Dursun Ali TÖKEL, İsimle ateş arasında: İltifata buyrun

İsimle ateş arasında: İltifata buyrun

Dursun Ali Tökel

İltifat et sühan erbabına kim anlardır

Medh-i şâhân-ı cihân-bâna veren unvanı

Kim bilirdi şuarâ olmasa ger sâbıkda

Dehre devletle gelip yine giden sultânı

Haşre dek âb-ı hayât-ı sühan-ı Bakî’dir

Andırıp zinde kılan nâm-ı Süleyman Hân’ı

Nef’î

Kendilerinden marifetler sâdır olanlar, o marifetle toplumunun, tarihinin, mesleğinin, uzayıp giden belirsiz zamanlar boyunca milletinin yüzünü ak edenler, iyi ki şâirin “marifet iltifata tâbidir l müşterisiz meta zâyidir.” sözünü dinlemiyorlar. Eğer dinleselerdi, kendilerinin medâr-ı iftihar olduğundan şüphe edilmeyen o marifetler hangi çılgın ruhun hiç bir mükâfat beklemeyen yüceliğiyle insanlığa miras kalabilirdi? Peygamberler, mutlaklığı en yüce varlıktan onaylanan hakikatleri insanlığa tebliğ eder ve bu tebliğ karşılığında da insanların şaşkın bakışları arasında onlara “biz bu yaptığımız karşılığında sizden hiç bir ücret istemiyoruz.” derken, marifetin iltifatla bir alakasının olamayacağını da göstermiş oluyorlardı. Tarihin; gizli veya açık, gerçek veya efsane; bütün toplum, coğrafya ve zamanlara yayılmış esrarengiz sayfalan arasında, marifeti karşılığında bırakın iltifatı, sadece azap ve işkence görmüş nice ehl-i marifete rastlamak az mı olağan bir rastlantıdır? Ama ne tuhaftır ki, marifetleri karşılığında devrinin insanından sadece ret, inkar ve işkence görenler, gelecek zamanlar boyunca en çok yaşayanlar olmuştur. Muazzep ehl-i marifet muazzez olur da, mütecaviz cahiller ancak nefes aldıkça yaşarlar ve ömürleri de sayılı nefesleri kadar olur. Marifeti alkışlarla yüceltilenler, çok zaman geçmez yuhlarda nisyânın karanlık dehlizlerine yuvarlanır giderler. Marifetleri anlaşılamayanlar, ebediyete kalıcılığın sırrını yakalamış olurlar, eğer bir vakit gelir de anlaşılırlık mümkün olursa o vakit artık epeyi geç olmuştur; zaman, alkışın değil, kaybolacak bir yüceliğin eyvah ve tünleri arasında çırpınmanın zamanıdır artık. Yüce ruhların çok azı bu kuralın istisnası olmuştur ve onlar da kuralların istisnası yaşasın diye varlığın değişmez zannedilen kayıtlarına muhalefet şerhiyle uyarıcılar olarak düşülmüşlerdir.

Kitapla ülfeti hiç eksik olmayan tarihin en şerefli ve mütebahhir ruhları, okumaksızın insanın yinelemeyeceğini bütün zamanlar boyunca haykırıp dursunlar, bu uyarı çok az insan tarafından dikkate alınmıştır. Ve biz de maalesef bu uyarılara en az kulak veren toplumlar arasındayız. Okumamanın hiç durmaksızın şikayetini yapıp duranlar, yazanların haline baktıklarında neler görüyorlar? Her şeye rağmen, marifetlerine iltifat beklemeyen birileri yazıp durmaktadırlar, çılgın bir hissin, yenilmez bir arzunun, önüne geçilmez bir hevesin, karşı konulmaz bir kabulün esiri olan bu ruhlar bir şeyler demenin, bir şeyler haykırmanın, bir şeyler ifşa etmenin peşini bırakmamaktadırlar. Denilme, haykırma, ifşa edilme de onların peşini bırakmamaktadır. Lakin bu insanlar ne yazmaktadırlar, neyi yazmaktadırlar, kuru bir hevesin kurbanı, şöhret olmanın basit ilkelliği, kazanmanın malulü, konuşulmanın tutsağı mıdırlar? Yazdıklarında isabetleri, derinlikleri, ufukları, mesajları nedir, neyi anlatmanın peşindedirler, insanlığın zavallı ufkuna hangi kapıları açmaktadırlar, ne kadar kendileridirler, ne kadar başkalarıdırlar, toplumuna, insanına hangi bilinmezi bilinir kılmakta, bu bilinirlikle insana hangi erdemin kapılarını açmaktadırlar? Yazdıkları okunduğunda insanlar, hangi yitik hazinelerinin farkına varmakta, hangi yüce değerlere kanat açmakta, hangi sırla hemhâl olup, öğrenmenin, bilmenin, bir sırra vâkıf olmanın hazzını yaşamaktadırlar? Yazmakta bu kadar ısrar edenlerin, tarihin sırlı köşelerinde kalmış kendileri gibi bir iltifat beklemeyen ruhlarla irtibatı nedir, onlardan haberdar mıdırlar, onlarla aynı ıstırabın karşı konulmaz sancısını yaşamakta mıdırlar, kendi dünyalarından bîhaber olanlara onlardan bir nebze olsun taze ve iç açıcı kokular mı getirmekte yahut onların da karanlıkta bıraktıklarına mı katılmaktadırlar?

Bütün bu sorulara kim cevap verecek? Zira yazanlar, netliği benim seviyemde anlaşılacak cevaplara tenezzül etmezler, etselerdi onlar da ben gibi olurlardı ve marifet bekleyecek neleri kalırdı? Onlar ancak, ifşası uçsuz bucaksız kapılar açacak sırlara değinirler, hemen anlaşılacak kuru bir cümlenin ifşa edecek neyi vardır? Bütün bu sorulara ancak okuyanlar cevap verecek, yazanın hedeflediği bir donanımla eserin karşısında duranlar, ampirik düzlemden çıkıp, okurluk düzeyi ideali bulanlar, işte ancak onlar bütün bu soruların cevaplarını vermeye soyunacaklar. Cevap veren eğer soru soran, ifşaya kapı açan kadar bir birikime sahip değilse vereceği cevabın ne anlamı olacak? Elinizin hemen altında duran ve marifet beklemeyen – beklese ne yazar, bulamayacak ki!- bir ruhun nice azaplı kıvranmalar, sancılı ve buhranlı anlar, bin doğuma eş olacak ıstıraplar akabinde var olan bir eser binlerce ırmağın suyuyla sulanmış bir okyanus olarak iltifatınızı ve mütecessis nazarlarla iştigalinizi beklemektedir. Okuyun, ama yazanı tarafından bilinmesini istenilen sırları merak edin, onları deşifre etmek için bir çaba içine girin, binlerce bahçeden derlenmiş, binlerce kokuya karşı duyularınızı harekete geçirin neredeyse bir imkânsızı başaran o muazzep ruha karşı takdirlerinizi iletin ve bunu da başkalarıyla paylaşın. Öyle bir çaba içine girin ki, o yazanlar sizlere daha güzelini vermek için sizden bin beter çabalara girsin! Marifeti anlaşıldıkça, marifeti daha da yüce işlere soyunsun. Bunu esirgemeyin, zira esirgediğiniz sadece iltifatınızla kalmayacak, geleceğinizi de harcamak durumunda kalacaksınız. Onları yalnızlığa itmeyin, asıl yalnızlığa ittiğiniz nesilleriniz ve geleceğiniz olacak. Yalnızlığa itmeyen milletlerle, yarıştan kopmuş olacaksınız. Bu kötülüğü kendinize ve geleceğinize yapmayın. Ey okuyanlar, okumayanlara ne diyelim bari sizler uyanık olun!

Bütün bu sözleri, hakkında bir şeyler demek istediğim bir kitap hakkında demek istediklerime giriş için yaptım. Kitapla haşir neşiri fazla olanlar, beğendiğini, karşı konulmaz bir iç güdüyle başkalarıyla paylaşmaktan da derin bir haz duyarlar. Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında adlı eserini okuyup da bitirince, kendimi bütün bunları söylemekten alamadım. Hem ilim-(Profesör), hem de sanat ehli (denemeci – hikayeci – romancı) olan bu yazarımızın, uçsuz bucaksız kaynaklarla süslediği bu romanı, marifete iltifatla cevap vermesi gerekenlerden ne kadar nasipdâr olmuş? Bunun cevabı nereden bulunacak? İşi gücü yayın ve matbuat dünyasını takip etmek olan bir insan bu cevaba ulaşmakta pek de güçlük çekmiyor. Nazan Hanım’ın sitesine girenler bu cevabı almakta gecikmiyorlar. Benim gibi, bu yüce marifete, ayniyle yüce bir iltifat bekleyenler buldukları cevap karşısında da ancak şaşırıp kalıyorlar. Bütün asırların ezeli hakikati yine tecelli ediyor ve marifet yine iltifattan mahrum kalıyor.

Adını bile yeni duyduğunuz çiçeklerden, kokuların imaline, gülün nasıl damıtıldığından, ayet ve hadislerin esrarengiz dünyasına, yeniçerilerin, vuran kıran takım olmaları dışında bir insan olarak ruhlarının o trajik âlemine, aşkın karşı konulmaz yıkıcılığından, başka bir hale çeviren ebedi iksirine, Osmanlı tarihinin belgeli tarihinden, savaşlar dışında, belgelere sinmeyen insanî ıstırabına, devşirme geleneğinin yazılı kaynaklarından, hiç de yazılmayan trajik anne öykülerine, anlatmanın ucuz popülaritesi yerine, felsefik derinlikle süslenmiş imanın gizemine, hattın çizgilerle sunulan büyüsünden, minyatürün renkler cümbüşüne, harflerin gizeminden sayıların yalın diline, kuranların cihanı kendine dar gören sınırsız bakışından, yıkanların silinip gidişine, îmâ ile başlayan, ama ifşa ile bitiren sanatkârın bunu hangi tazyikin gücüyle yaptığının sorulmasına kadar, pek de alışık olmadığımız bir dünyaya kapı açıyor bu eser.

Sizlerden mükemmel bir donanım bekliyor. İmgelerin ve simgelerin sırrına davet ediyor. Mensubu bulunduğu medeniyetin üst ve alt bütün dilleriyle sizlere hitap ediyor. Anlamak için Kur’an’dan, hadislerden imâ ile seçilmiş kutsaldan haberdar olmanız gerekiyor. Kokuları, çiçekleri tanımanız, yeniçerinin ve devşirmenin tarihine bakmanız, Osmanlıyı bir hayli deşifre etmeniz isteniyor. Şiire yaklaşan ve sentaksı bir hayli bozulmuş bir sanatkar diliyle karşı karşıya olduğunuza göre okumada sabırlı davranmanız, metinler arası uzun bir yolculuğa çıkmanız bekleniyor. Sayfalar ilerledikçe olayların bir birinden daha da koptuğunu, zihninizin olay akışını bir türlü takip edemediğini, dolayısıyla “ne diyor bu”ya takılıp kalacağınızı biliyor, ama sabırla son bölümleri beklemenizi tavsiye ediyor ve sihirli bir dokunuşla bütün bu kadar alâkasızmış gibi gelen kopukluğun nasıl mükemmel bir ustalıkla bir birine bağlanacağını görmenizi istiyor. Size aşkın ne kadar çaresiz bırakacağını, bu çaresizlikle bambaşka dünyaların kapılarının nasıl da açıldığını anlatıyor. Tarihi, hiç de sizin bildiğiniz gibi kılıcın ve gücün kahrediciliğiyle yorumlamıyor, fakat kalemin sihrine bulanmış bir tarihin hiç de tarih olmadığını hemen yanı başınızda yaşayanların, hiç de o tarih deyip de bir köşeye attığınızda bir farkı olmadığını imaya çalışıyor. Ey okuyucu, varlığın birbirinden kopukmuş gibi gelen uzaklarda kaldığını zannettiğin gerçekleriyle seni yüz yüze getiriyor. Anlatmak için seçtiği aracıların yalan, ama o araçlarla dile getirmeye çalıştıklarının ezeli doğrular olduğunu söylüyor. Diyor ki, romandaki bir yeniçerinin devşirilmek amacıyla annesinden koparılması ve bu koparılanların da adının şu veya bu olması yalandı ama yavrusundan koparılan bir annenin acısı asla yalan değildi, tarih değildi, sadece Osmanlı da değildi. Bu acıyı temsil için seçilenler yalandı ama bu acıyı yaşamak doğruların en doğrusuydu. Diyor ki, yeniçerileri tarihten silen, yeniçeri adını duymaya bile tahammül edemeyen ve onların kökünü kurutan II. Mahmut maalesef İstanbul’da Yeniçeriler Caddesi’nde yatıyordu.

İsim ve ateşin olabilecek bütün kombinasyonlarına, bütün çağrışımlarına, bu kelimelerle gelen kutsal ve dünyevî bütün anlamlara davet ediyor seni. Bu iki kelimeyle üç yüz sayfa nasıl doldurulur? Bu imkansızı mümkün yapmanın gizemine çağırıyor seni. Bir yazarın, nasıl olup da bu kadar farklı kaynağı, iki kelime etrafında bu kadar gizemli bütünlükle kullanabildiğine şaşmanı bekliyor. Şaşmak, şaşırılana içten de olsa iltifat etmektir.

Yazan, muhtemel ve hatta mutlaktır ki okuyucusunun okuduğu hakkında neler düşündüğünü bilmek istiyor. Ey okuyucu, zaten nâdirâttan olan bu tür eserlerin yazanlarına iltifat et. Duygularını yaz ve habersiz olanları uyarmaya gayret et. Şaşkınlığını, reddini, inkarını, hayret ve sabrını başkalarıyla da paylaş. Ortaya çıkanın değerlendirilmesi, hasretle beklenilen daha nicelerini ortaya çıkaracaktır. Susarak ve yazmayarak, yazılacak o güzelim dünyaların kapılarını kapama. İltifatı eksik etme, marifet ehli beklemiyorsa da. Zira iltifatımız nadir olanı çok kılacak. Ve şikayetlerimizde o nadir olanlar çoğaldıkça azalacak. Tarihten psikolojiye, sanat tarihinden edebiyata kadar daha pek çok ilmin ihtisas erbabına seslenen bu esere, ehl-i vukuf niye bîgâne kalsın? Üşenmeyip ellerine kalemleri alsın da eserin neliğine dâir tekellümâtta bulunsunlar. Eli kalem tutan erbâb-ı üdebâ niye bir araya gelip de bu eseri tartışma dünyasına getirmezler, yazana bir ayna tutup da nelere muktedir olduğunu l olmadığını göstermezler?

Epiğrafta kendisinden alıntı yaptığımız Nef’î’ye kulak verelim. Sühan erbabı bir ebedî çağrı olarak demiş diyeceğini, bu sözleri şimdiye kadar yalanlayan mı çıktı?

Dergah, nr.158, Nisan 2003, sf. 21*22

Leave a comment

Your comment