Reyhane KEMERLİ İsim İle Ateş Arasında-Nazan Bekiroğlu

…İsim İle Ateş Arasında/Nazan Bekiroğlu-Okuyan-Yazan: Reyhane KEMERLİ,Dar Vakit E-Dergi, Yıl:1,Sayı:2 …
Gerçeğin yanılabilirliğini farkettiğimde,yer ve gök bir bilinmeze doğru uzanırken korktum kendimden ve ismi anımsadım. Her hayatın bir başka hayatı barındırdığını gördüm içinde.Oysa hayatları tek tek yaşamak bizi zorluyordu ve fazla içinde kalıyorduk yaşamın. Oysa varlığımızdan, benliğimizden, kendimizden koptuğumuz anda başlıyordu hayat. Oysa elimizin altında duran bir yolu vardı başka bir hayata açılan kapıyı bulmanın ve bilinmezin, tatmadığımızın ve duymadığımızın kelimelerle tarife dökülemeyen buğusuna dokunmanın. Bir aşk kelimesi vardı,bir de okumak…

Aşk da ne çok benziyordu bir kitaba. Alemi okumak, insanı okumak, dünyada Tanrıyı okumak gibiydi. Canlıların suretinde Allah’ı hatırlamak ve insan olan yanımızla, hep unutan yanımızla unutmaya benziyordu. Yokluk ve varlık arasında gidip gelmek,ateşin içinde yürümek gibiydi. İnanmaktı aşk sormadan, şüphe duymadan inanmak.Bir taraftan yanarken bir taraftan serpilmesi gibiydi suyun toprağa. Bir kitapta bir aşkı tanımaktı isim ile ateş arasında. Tarihi, aşkı ve isyanı farketmediğimiz yanlarıyla görmek,bir kokuyu kelimelere dökememenin
sizde uyandırdığı duyguların elbiselere bürünüp çeşit çeşit kılıklarla dans etmesi gibiydi gözünüzün önünde. İnce boyunlu bir karanfili elinde tutmak gibiydi,oysa karanfil kokusunu asla tutamazdık bu yüzden karanfil kokusu gibiydi aşk ve bir kitabın sizde uyandırdığı duyguların mahmur bakışlarla hayatı süzüşü gibiydi.Dünyayı tersine çevirip öyle seyretmekti, çünkü aşık olan için dünya dönmeden ya da yer tarafından çekilmeden de biz, devam ederdi yaşam ve ölüm, çünkü mantık çoktan aşkın sonsuz karanlığında kaybolmuştu, aşkın aydınlığıysa inançtaydı ve boyun eğişte.

“Hepsinin illeti su, sebebi su, cevheri su.Ama yine de suyun kokusu
yoktu.Koku, koku özünün havaya karışması ile gerçekleşen bir şeydi.Bu
yüzden değil mi ki üzerine su dokunan sardunya,buharlaşan su damlacıklarının uçucu olan koku zerreciklerini de havaya kaldırmasıyla kokusunu salıyordu. Islanan gülün kokusunu daha iyi salması bu yüzdendi.Her şey dengedeki hikmetteydi.Suyun kokusu olsaydı bütün kokular birbirine karışırdı. Hele yağmurdan sonra!”

Suydu o da, alemlere rahmetti, en sevilendi, hayattı, onun varlığında,
büyüklüğünde ve su gibi mukaddes oluşunda, su gibi aziz oluşunda bizim
varlığımız küçülüyordu.Biz ancak onu severek varolabilir, ancak onu
severek büyüyebilirdik

“Suya versin bağban gülzarı zahmet çekmesin
Bir gül açılmaz yüzün teg verse bin gülzare su”

Onun gidişiyle o ana kadar su verilmiş gül bahçesi suya verildi,
tarumar oldu.Onu unuttukça içimizdeki gül bahçesini seller alıp götürdü.

Yangınımız çok büyüktü, suyumuz az.Bu yüzden hep yandık, çok yandık,
tekrar tekrar yandık.Sular fayda etmezdi bu yaraya.

“Çok iyi hatırlayıp da bir türlü tanıyamadığım çok uzak bir hatıranın
kokusu.Ruh ve ten birbirine dokunamaz demesindi kimse.Bir bedene
hapsolarak geçici bir tutsaklığa mahkum edilmiş fakat mahiyeti sınırsızca özgür olan ruhum dokundu kendi kafesine.O an kokuyla bildiğimi ömrümün evvelinde ne görmekle ne işitmekle ne de dokunmakla bildimdi.Ruhum kafesinden sıyrılarak yükseldi.Gözyaşının ferahlığıyla yıkanmış kocaman bir tebessümdü bu. Uyumuşum.Uyanmışım.Bir de baktım ki acı çeken bir ceset olarak kendimi bir rüyada bırakmışım.Bu dünyadan yükselerek, kendime ve türlü suret acılarıma, hepsinin gelip geçici olduğunu kavrayabileceğim bir noktadan bakmışım.Beni içine alan sonsuz ırmakta bir damlaymışım.Işığın ve suyun ruhuna karışmışım.”

Unutuyorduk…

Nisyandan ibarettik ve her isimde hatırlatılsa da hatırla emri gene de
unutuyorduk. Onun ruhundan üflendiğimizi, onun vasıflarından aldıklarımızı, aynalık görevimizi, güllerin sulanması gerektiğini..
Amaçları unutup amaçlarda takılışımız bu yüzdendi.Çünkü ayrıntılarda
boğulmamız başlamıştı, çoğulluk içinde kayboluşumuz.Şeytan ayrıntılarda
gizliydi ve hızla su alıyorduk, ateş sönüyordu git gide.

Bir gün insan şah damarını unuttu ve olan oldu, kan kesildi, nefes
kesildi, ten soldu, güller kurudu.Artık döndüğümüz her yerde sevdiğimizi değil, aşkı değil korkuyu görür olduk. Akıl girmişti araya, aşk bitiyordu, izah etmeye, mazeretler bulmaya çalışıyorduk, korkumuzu ört pas etmek için, şüpheyi ört pas etmek için. Oysa şüphe giren toprakta güller büyüyemezdi. Aşka şüphe karışmıştı, suyun rengi bulandı. Sonsuzu sonluda göremezdik artık çünkü mantık buna izin vermezdi.Çünkü
sonsuzun açıklamasını yapamaz ancak ruhumuzun kapalı kapılarının
ardında bulabilirdik onu, inanarak.Güller yetişmeliydi inançla, oysa şüphe böcekleri çoktan sarmıştı toprağı. Ben varım dediğimizde sevgilimize, seni sevdiğim için varsın sen dediğimizde yok oluş başladı. Salt boyun eğişin yerini karşı çıkışlar aldığında, sevgilinin emirlerini sorgulamaya başladığımızda, kalbimizden, ateşte büyümüş kızıl bir gül çıkarıp veremediğimizde ona. Kuruduğunda topraklarımız,
ya fazla sudan ya da susuzluktan tarumar olduğumuzda.Çünkü aşk ikisinin
arasında bir yerlerdeydi, sönmeden yanmak, için için yanmak, erimek,
etrafı yakmadan içine yanmaktı.Su serpildikçe büyüyen bir yangındı.Daha çoğunu istemezdik, verilenden fazlasını sorgulamazdık, çünkü yanmak
lütuftu. Oysa istediğimizde fazlasını, dahasını,söndü ateş, korku girdi kalbe.

“Akletmenin istilasına uğradım ben.Aşkı kalbimle değil aklımla
onaylamanın telaşına düştüm ben.Oysa kalbin tafsilatı ancak kalp olduğunda sükunet var. Kalbin tafsilatı fikr olunca muamma. Kalbin fikri ikna edemediği yerin adı nifak. Fikrin terazisine düşen aşkın yekununda kopan kıyametin bir bedende nasıl menzil bulduğuna en yakın tanık tutuldum ben. Fikrin ve muammanın ayrıntısına böyle düşüverdi. Aşkı taşıyan her kalbin muhkem olduğunu zannediyordum oysa.Meğer aşk indiği kalbi ihya ediyordu ya, ihya edemezse yok ediyordu. Kazasız belasız kurtulmanın imkanı yoktu.”

Özümüzü unutunca daha çok yüklendik akla, daha çok zorladık,
açıklamalara dayandırdık etten duvarlarımızı.Bir lafız, bir ses, bir isim uçuramadık göğe. Hu diyemedik. Kendimize yabancı kaldık gitgide, söndü nuru kalbimizin, aklın ışığına el açtık, akıl da bizi tek başına ancak kurumuş bir gül bahçesinin yıkık dökük kapısına kadar getirebildi. Yasalarla, kanunlarla, açıklamalarla kaplandıkça etrafımız bölündük, çoğaldık, tesbihin taneleri koptuğunda tesbih de yoktu artık.
Varlığı yokluğumuzda değil varlığımızda aramaya başladığımızda
merkezden uzaklaşmaya ve dağılmaya başlamıştık. Önce ilham terketti bu şehri, sonra hüzün sonra göz yaşı.Yalnız korkunun ve şüphenin karanlık adımları ve kendi gölgelerinden korkan insanlar kaldı. O’nu kaybettik halbuki kaybetmemiz gereken kendimizdik.Bu müthiş yanılgının içinde katmerlenip çoğalan yanılgılar icat edip durduk. Yargılarımızın doğruluğunu ispata kalkıştık.Halbuki aşkın ispata ihtiyacı yoktu, en çok da bu yüzden, tarifi imkansız kokular, elle tutulması mümkünsüz duygular gibi vardı, en çok varolabilendi. Kainatı kaplayan nuru onu unutan bedenlerimizle kapladık, ışığı, nuru örttü bedenlerimiz, inanç yerini inkara, şüphe yerini isyana bırakmıştı.Unuttuk sözümüzü.Gene bölündük, daha çok bölündük. Nefsani aşktan ilahi aşka geçişimizi de engellemişti kesif bedenlerimiz.Sıkıştık kaldık sonu ve başı iç içe geçmiş fasit bir dairenin içinde.

“Çünkü aşkın alevi de olsa imanın ateşi de olsa eğer beslenmezse her
ateş sönüyordu.”

Ateş söndü,isim kaldı ama “kağıdı tutuşturmuyordu yangının ismi.”
Dar Vakit E-Dergi, Yıl:1,Sayı: 2

Hasan ÖZTÜRK ; isimle ateş arasında: OSMANLIYA DAİR HİKAYAT

…isimle ateş arasında: OSMANLIYA DAİR HİKAYAT – Hasan ÖZTÜRK

MAVİ-YEŞİL, nr. 24, sf.3…
İsimle Ateş Arasında, akademisyen kimliğiyle sanatçılık ruhunu barıştırabilen az sayıda kişilerden biri olan Nazan Bekiroğlu’nun ilk romanı. Adıyla ilk kez Dergah sayfalarında karşılaştığım Nazan Bekiroğlu, nedense bende hoş bir Tanpınar havası çağrıştırır.Bu çağrıştırma ayrı iki yönlerini bir arada kullanabilmelerinden, geçmişe yaşanmış olana bir çeşit kültür özlemiyle bakışlarından ve edebi eserin mesaj yerine estetik kimlikle oluşuna özen göstermelerinden belki de. Geçmişin bir yerinde yaşanmış bitmiş gibi saklı kalan aşkları, cinselliğin iğreti şehvetiyle allayıp pullamadan canlandırmaları da atlanmaması gereken bir ayrıntılarıdır bence.
Dergah dergisinin elli beş sayılık dilimindeki öyküleri değerlendiren yazımda (Kasım 1994, s.57) Nazan Bekiroğlu ile ilgili olarak; ”Osmanlının siyasi ve askeri tarihine hamasi duygularla bakan mesaj yüklü, bildirge nitelikli hikaye/romanlar yerine Nazan Bekiroğlu’nun, Osmanlıyı yaşayan ve hisseden insanların tarihi olarak değerlendiren ‘teknik ve tematik tembelliğe tahammülü olmayan’ sevgi yüklü hikayelerini okumalısınız. Yazarı, hikayelerinin kitaplaşmasını pek istemiyor. Yazarının muhalefetine rağmen Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinin kitaplaşmasına dergi katkıda bulunmalıdır.” şeklindeki değerlendirmeme şimdi iki küçük ekleme yapabilirim ancak. Ekleyeceklerimin ilki yazarın hikayelerinin Nun Masalları (Dergah, 1991) adıyla kitaplaşması ikincisi de onun okunacakları listesine İsimle Ateş Arasında (Tiaş, 2002) romanının da eklenmesidir.
Türk edebiyatında 1980’Ii yılların ortasından sonra tarihi roman yazarlığının önem kazandığı gözlenmektedir. Roman türleri arasından yazımı en zor olanı olarak gösterilen tarihi roman türüne karşılık bu yöneliş, dünyanın gündemindeki küreselleşme sürecinde yeni kimlik arayışlarının yönlendirmesiyle tarihin yeniden yorumlanması çabasının ürünü olarak değerlendirilmelidir.
Siyasal/toplumsal hayattaki sivilleşme hareketiyle ivme kazanan tarihin yeniden yorumlanması bir bakıma resmi tarih tezinin de sorgulanmasıdır. Bu yeni girişimde edebiyatçı/yazarların, akademisyen/tarihçilerden önce davrandığını belirtmek gerek.
Yeniçeri katibi Numan’ın ağzıyla ”devletlerin insanlar gibi aşkların da devletler gibi ömürleri olduğuna neredeyse delil olarak yazılan İsimle Ateş Arasında, ”konunun bitimi, zaman mührünü yemiş olması” durumuyla tarihi roman olarak değerlendirilecektir. Padişahla/devletle neredeyse aynileşen yeniçeri ocağının kuruluşuyla başlayan roman, Osmanlı tarihinin zaman çizgisini sürdürüp yeniçeri ocağının lağvıyla sonlanır.
Padişahların ve yeniçerilerin romanını tarih bilgilerimizle okurken ”tahrif edilmiş” olay veya kişilerle de karşılaştığımız olmuyor. Bu, anlatılanların gerçek/belge olduğu anlamına gelmiyor elbette. Aslına bakılırsa -tarihin kendisi de belgesi de gerçek değil, kurmaca. ”Tarih diye bir şey yok aslında. Kalem kimin elindeyse tarih yazıyor hem de yeniden yazıyor.(…)Sadece olanı ve biteni anlatmayan tarih, yenenlerin, düne baktığında görmek istediği ve yarınlara göstermek istediği tarih. Belge diyor tarihçi. Nedir ki belge? Bizi yenenin, sizin görmenize izin verdiği şey değil mi ? Gördüğünüz, görmenize izin verilen şeyden ibaret değil mi ? Kalemi elinde tutan taraf, şayet zamanın en vahşi savaşını barış için başlattığını belgelere şerh düşerse belgeyi kim ne yapsın?(İAA/s.279)Yaygın tanımıyla, yaşanmış ve yaşanabilir olanı anlatan romanın yaşanmış/yazılmış olanı belgedir ki o da romancı için öncelikli malzemedir. Romancının göstereceği ustalık, yaşanabilir olanı kurgulayarak edebi eser oluşturmaktır. Mehmet Kaplan’ın, ”Tarihi romanı sanat eseri olarak değerli kılan, tarihi kaynak ve gerçeklere uygun olmaktan ziyade kendi içinde bir dünya teşkil etmesidir.” cümlesiyle vurgulamak istediği de bu özellik olmalıdır.
İsimle Ateş Arasında, ardında garip bir hüzün yumağı oluşturan bozulmaların öyküsü olarak okunabilir. Vakanüvis titizliğinde bir tür deneme biçimiyle yazılan bozulma öyküsü, redd-i miras ve yüce devlet karşıtlığı arasına sıkıştırılmış Osmanlı devletinin, ”tam ortasından bir bıçakla kesilmiş gibi okumak mümkün olmayan” öyküleridir. Yüce devlet tepesinden bakıyorsanız eğer II. Murat’ın, oğlunun elli beş gün süren sünnet düğünü eğlencelerinin sonunda düğünü şenlendiren ”canbaz, hokkabaz, peredebaz taifesi”ni padişah iradesine rağmen yeniçeri ocağına yazmayan yeniçeri ağasını azledip yerine itaatkar yeni bir ağa tayin etmesini içinize sindirmeniz zor olabilir. Bozulmanın başlangıcı kabul edilen bu ”anlatılan inanması zor bir masal gibi” olsa da. Redd-i miras kutbu ise duruş yeriniz eğer ”bir yeniçerinin yediği meyvenin bedeli olan akçeleri dallara yapraklara astığı masal değil” demeniz mümkün olmayabilir. İrdeleyen/anlamaya çalışan bir anlayışla bakıyorsanız tarihinize iV. Murat
döneminin bir memurun denetlenmesiyle sağlama çıkarılmasına; II. Mahmut’un yüzünü batıya dönmüşken derin/tekelci devleti diriltmesine; şehzadelerin erken taht sevdasına; bozulmuş olanın yeniçeriler gibi görünmesine karşılık yazının, ciltlerin, tuğranın, kumaşın, mimarinin, sarayın, bahçelerin, musikinin ve bütünüyle hayatın bozulmasına; Osmanlının bozulmasını aklın terazisinin de Gazzali’nin de durdurmaya yetmediğine; nasıl olacak da ”Osmanlının ilerlemek istediği yer birkaç asır geride” kalacağına anlam verebilmeniz için ders notlarınızı gözden geçirmeniz gerekebilir. .
Gök kubbenin altında yeni bir şey yok. Bu bağlamda İsimle Ateş Arasında bilinmeyeni değil, şimdiye dek söylenmiş olanı ”bütün söylemek istediğini, farklı hikayelerde açığa çıkan ortak sözcüklerle ifadeye iktifa edip” söylüyor ya ayrıcalığı burada. Nazan Bekiroğlu, bir öyküsündeki ”hissetmekle dışardan bakmak ne kadar farklı” cümlesini şimdi Osmanlıyı tanımak isteyenler için söylemiş olamaz mı ne dersiniz?

Mavi-Yeşil, nr.24, sf.3

Nihal Bengisu KARACA , Aşkın esamesi yok Cin ile Cennet arasında

Aşkın esamesi yok Cin ile Cennet arasında

Nihal Bengisu Karaca

“Nazan Bekiroğlu’nun hikâye ile roman arasında, koşmayan, coşmayan ama imgelemde derin izler bırakacak kitabı ‘İsimle Ateş Arasında’,aşkın kimyasını ve mantalitesini,padişahın ve yeniçerilerin,siyasetin ve iktidarın, cihadın ve kazan kaldırmanın, ulema ve sadrazamın arasında, ‘devlet meselelerine’ denk bir zaviyeden söyleyebilmiş ilginç bir kitap”

Bir şeyin bir varlık, bir oluş olmasından önceki hali ‘isim’; ilk ve saf. İsim, varlığın hayali. Evrenden önce var olan, evrenin hayalini barındıran ‘söz’ü nitelikli kılan. Tezahür etmiş, yaşanmış, görülmüş ve tüketilmiş, hayat manzumesinde anlamlı bir yer almış, sonra önemsenmemiş, bozulmuş ya da unutulmaya bırakılmış olandan arda kalan son şey. İsim, bir şeyin daha ‘şey’ olmadan var olan şekli. Şeyin yok olmaya yaklaşma süreci isminin kolay kolay hatırlanamaması ile ölçülebilir, yok olma anı isminin tamamen unutulması ile. Yine de birileri halen bu saptamayı yapacak kadar vakıfsa ismine, şey hâlâ var demektir.

Mutlak yokluk kimsenin altını çizemediği gerçekliktir. İsmi olmayan bir şeyin var olduğunu kanıtlayabilmek ne mümkün? İsmi olan bir şeyin aslında olmadığını ispat etmek ise güç. Hep bir muamma kalır, hep bir şüphe. ‘Ateş’ olmayan yerden duman çıkar mı? Var olduğunu bildiğin şeyi isimlendirememenin son kertesi cinnet. İnsan isim koyabilirse teselli bulur, anlam kazanır, acı bir gün çiçek verebilir ama tanıdık, tanımlandık bir iklimle, yapıştırılmamış, eklenmemiş, aynı yataktan geldiğine ikna olduğu bir anlamla. Değilse yangın yeridir şuur, ateş… İsmini koyamadığın bir şeyle dua bile edemezsin çünkü. Akıl haline isim arama telaşında neyi yakaracaksın Tanrı’ya? En fazla ‘hal’ dersin, ‘bu hal’… Tanrı katında aman dilerken düştüğün kekeme durumla duanın dışında kalırsın. Çünkü duanın kolları yalpalayan dilin şirazesini saramaz. Tıpkı Aşk’ın ‘aşkın’ olanı taşıyamayan aklın sorgulama, tanımlama, kodlama alışkanlığına güç yetirememesi gibi.

Nazan Bekiroğlu “yazıcı” nitelemesini yazar tahtına tercih ettiği yerden tarihi ve aşkı tutmaya çalışıyor. “Bunların hepsini ben uydurdum” diyorsa da aldanmayın; “daha yüksek bir gerçeğe işaret etmek için” yaptığı, âşinâ olduğumuz bir tanımla ‘yeniden kurgulamak’. Bunda abes olan bir şey de yok; yenenlerin ve yenilenlerin, yananların ve yakanların mazeretlerine birini diğerine üstün gelmeyecek şekilde bakabilmek, yaşanırken vahşi olan hayata hiç değilse yazılırken şefkat gösterebilmeyi gerektiriyor, şefkat demeyip, adalet ve merhamet de diyebiliriz buna. Payitahtta birine sahip olmak diğerini nakzetmeyi gerektirirken, yani bir padişah hem merhametli hem adaletli olamazken; çünkü şiarı adaletle hükmetmek olan bir padişahın özel iltimaslara neden olacak hissi tarafının “merhamet et” seslerini bastırması gerekli iken, şimdi, kazanmış ve kaybetmemiş olmanın başka tartılarla ölçüldüğü zaman diliminde, 2000’li yıllarda, adalet ve merhameti aynı kapta eritip kalemini ona batırma lüksü var yazarın. Üstelik alaşımın içine kimi yazarların irrite olduğu o ön sıfatı, kadın tarafını katmaktan, hatta bunu okuyucuya hatırlatmaktan geri durmuyor Nazan Bekiroğlu.

‘İsimle Ateş Arasında’, isim, aşk ve ateş cetvelinde ilerleyen hikâyelerden oluşuyor. Padişahların askerinin yanında savaşmaz olduğu, esame ticaretinin yaygınlaştığı ve yeniçerinin her bahaneyle kazan kaldırdığı, tarihçilerin ‘gerileme dönemi’ dediği bir zaman diliminde Osmanlı’nın serencamı ile, hayatı Mansur adlı yeniçerinin ismini satın almakla değişen bir adamın sevdiği kadının yanında, bir aktar dükkanının güzel kokuları arasında aşka ‘düşmesi’ birbirine paralel kanallarda ilerliyor. Yeniçerilerin isim ticaretine başlamasıyla gölgelenen ocağın namusu, yeniçerilerin isimlerinin yazılı olduğu defter, asıl adı Numan olan Mansur’un bir türlü isim koyup tanımlayamadığı aşkı, romanı, ‘isim’ vurgusunun imgesel zemini üzerinde ağır ağır ‘ateş’e yaklaştırıyor. Kendisini daha sonraları ‘Adli’ diye ‘andırmak’ isteyen padişah 2. Mahmud’un topa tutup, ateşe verdiği Yeniçeri Ocağı ile siyah gözlü koku büyücüsü karısını kendisinin yükseldiği aşk katına bir türlü çıkaramayan Mansur’un ateşler içinde kalışı katlanma yerinden üst üste biniyor.

Ateş uyarıcı değil, yakıcı. ‘İsimle Ateş Arasında’, yazarın “günahı bu dünyada su öbür dünyada ateş arındırır” sözüne yaptığı atıfla yerini yurdunu şaşırmış ateşin öyküsü daha çok. Vareden, besleyen, ısıtan, hayat veren ateşin değil; devlete rakip, padişaha kâbus olmuş bir kurumun ölümünü çoğaltan bir ateş; sevdiği kadınla arası tek bir ‘isim’in varlığı ve tek bir ‘isim’in yokluğu yüzünden mesafelenen adamı önce içerden sonra dışardan yakan ateş. İsimle ateş gibi, bir şeyle bir şey arasında kalma halini duyumsanır kılmak için uğranılan sayısız durak ve küçük hikâyecikler, sonuç ateş ise sorun aşk, dedirtiyor insana.

Mansur’un Nihade’ye olan aşkı, yeniçerilerin “ten ve can kadar” yakın, “kandilliğin içindeki alev” kadar teslim oldukları Hünkâr’a duydukları ‘aşk’tan farklı değil. Bu yakınlığın ölçüsü ne sarayın dilsiz duvarlarıyla, ne haremin içli ve dolambaçlı duvarlarıyla ne de Divan’ın siyaset kokan duvarlarıyla sınırlı. Bu yakınlık “savaş meydanları kadar sade ve açık”. Orada “kul ile şah birbirinin dilinden, her erkeğin bir diğer erkeğin dilinden anladığı kadar” anlıyor. Padişahın aşka karşılık verişi savaş meydanında hayatını yeniçerilerinki kadar hiçe sayılmış bir hayat gibi ileri sürmeyi göze alması. Siyah Sancak-ı Şerifin altında yeniçerilerin adımının genişliğince yol alıp, onlar kadar özlemli onlar kadar yorgun olması. İşte o zaman “… Biz artık hepimiz padişahtık. Bütün sualleri cevaplanmış bir kalp kadar doyurulmuş kalplerimizin heyecanıyla ona âşıktık”. Tam da bu nokta ‘aşk’la malûl kalpleri karartan. Zira her şeyin hem bir ömrü, hem de ömrün bitimini haber veren bir yumuşak karnı var, “bütün sualleri cevaplanmış bir kalp kadar doyurulmuş kalplerin” içine sualler sızması zamanla ağır ağır oluyor… Yeniçeriler aşkla bağlı oldukları padişahlarının kendilerini terk etmesiyle başlıyorlar şüpheye; eski Numan yeni Mansur, uğruna eski karısını ve küçük kızını terk etmeyi göze aldığı yeni eşi ve biricik sevgilisi Nihade’nin aşkını yetersiz bulmakla. ‘Aklın çocuğu’ şüphe, aralarında aşk olan tarafların iklimine çürük yumurta gibi bulaşıyor. Sualler doyurulmuş kalpleri açlığa sürüklüyor, siyaset ve kelam mideden kalbe yürüyen ‘yanma’ hissiyle acımaya başlıyor, derken yangın tüm gövdeyi sarıyor; aşkta ve devlette. Bekiroğlu ‘kendisine erilen aşk’ ya da içine ‘düşülen aşk’ ayrımı yapmıyor. Kusursuz bir aşk var, ama o aşkın ‘ismi’dir… ve “… o da her şeyin ismi gibi sadece âlemlerin üstündeki âlemde” durmaktadır. “Her şey gibi aşk da O’nun güzel isimlerinden birinin yansıması”dır. Ne yazık ki “aynanın mahiyeti yansımanın mahiyetini” değiştirir, eğri büğrü aynanın insafına kalmıştır her şey gibi en kusursuzu yine O’nun katında olandan payımıza düşen.

Mansur’un ağzından devletlerin ömrü gibi aşkların da bir ömrü olduğunu, eninde sonunda bitimli olduklarını, en mükemmel aşkın bile onu veren tarafından bir gün geri alınacağını söylüyor Bekiroğlu. O halde, devletin tüm kurumlarıyla kokuşup bozuşması da aşkların gün gelip bitmesi ya da ‘bitimli oldukları’ korkusunu kalplere zerketmesi de bir yerde kader, hikmetleri kendilerinden menkul ve hatta belki yaşayacak olanın yazacağı güne kadar kalsın diye dayanıksız bir ‘isim’le çeperlenip, korunmuş. Belki yazıcı bunun için ‘Füsus’tan bir cümleyle giriyor kitaba: “Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamdolsun.” Yazıcı, her şeyin üzerinden onca zaman geçmiş olmasının verdiği kazançla, bir bütünün tamamına birden bakabilmenin sağladığı olanaklarla, kelimeleri kalplerine inmiş hikmetlerden soyma işine soyunuyor. Her şeyi mükemmel yaratabilecekken onları mükemmelliğini eksilterek yaratan Tanrı’nın hükmündeki hikmet.

Bekiroğlu, tarihi kazanan tarafın yazdığını bilip mağlupların eline tutuşturuyor kalemi; ama sıra kazanan tarafı giriştikleri yıkımda mazur kılacak sebeplere geldiğinde gerçeği ıskalama pahasına

mağdurun tarafında yer alma hatasına düşmekten de koruyor kendini. Mahmud’ların, Selim’lerin, Bayezid’lerin, Mustafa’ların, bir ‘Fatih’, bir ‘Yavuz’, bir ‘Kanuni’ gibi ünvanlanamamış, ne yapıp ettilerse de tarihin şanlı köşebentlerinde kendilerini layıkıyla kalıcı kılacak bir ‘isim’le konuşlanamamış padişahlar kırmızı koltukta hesap verircesine terliyorlar. Yıllar sonra, kendilerini anlayacak birilerini bulmuş olma ihtimalinin verdiği bir ‘iç dökme’ haliyle ve hangi isimle anıldıklarının yahut nasıl da isimsiz kalıp hatırlanmadıklarının bilinciyle çoğunlukla hüzünlü anekdotlar eşliğinde konuşuyorlar. Kendi aşkının tarihçesini yeniçeri katibinin esame defteri kadar titiz, kalem kalem tutan, ama aşkını aklıyla tartmaya engel olamayıp vehm ile teslimiyet, hal ile söz, akıl ile kalp arasında kalan; aynı anda iki şey olunamayacağını büyük bir bedel ödeyerek anlayan Mansur (ya da Numan), cismini zihnimize nakşeden ama yüreği gibi sesi de gizli kalan Nihade’nin aksine, kendi, Nihade ve tüm âşıklar; aşkını aklı ile onaylamaya kalkmış tüm bedbahtlar adına söz alıyor.

Ancak kafası da kalemi gibi kararlı olan, düşünceleri cümleleri kadar ‘dolu’ ve hatta okuyucunun soluk almasına bile olanak vermeyecek kadar yüklü olan yazarın kitabını romana özgü formdan koparan bir öğe bu ‘konuşmalar’, anlatmalar… Buradan yazarın ‘konuşma dilinde’ yazdığı gibi bir sonuç çıkmasın: Asla… Bekiroğlu, her cümlesi uzun uzun düşünülmüş ve öyle kağıda dökülmüş ve okuyucusundan da aynı titizliği istediğini hiç çekinmeden, yüksek sesle isteyen bir kitaba imza atıyor. Kasdettiğim yazarın kitaba giren az sayıdaki karakterin halini izhar etmesine sonsuz olanak tanıması ama aynı tavrı bir roman formu için uygun bir olay örgüsü kurgulamaktan esirgemesi. Cennetten cinnete giden yolda adım adım ilerleyen Mansur’un kendisini kaybettiğini, şuurunu yitirdiğini varsaymamızın istenildiği bölümlerde bile duygularını bir mantık dizgesi içinde ve neredeyse hiç sayıklamadan ‘aktardığını’, bunları yaşayan sanki kendisi değilmiş bir başkasıymış gibi paylaştığını söylersem niyetimin ne olduğu anlaşılır diye umuyorum. Karakterlerin düşüncelerini, romanın zamanını okuyucu için ‘şimdiki zaman’ kılacak, okuyucuda “ben bu karakteri tanıyorum” duygusu uyandıracak malzemeden daha üstün tutuyor yazar. Karakterler, yazıcının kendilerine baktığı açıyla sınırlı, her biri bir diğerinin üslubuyla aslında yazarın uslubuyla anlatan, ama nedense bu deneyimlere bizi tanık tutmayan, yalnızca uslu birer ‘dinleyici’ olmamızı isteyen bir edep-terbiye dairesinde hareket ediyorlar; ellerine verilmiş metni okur gibi, her biri. Yazar belki zamanın yalnızca kendisini değil mekânı da başkalaştırdığı bu düzlemden geriye bakarken bize gösterebileceğinin tarih kitaplarının sunduğu bilgiden süzülebilen ve içindeki aynaya yansıyanla sınırlı olduğunu ve bu mesafeleri azaltmak bağlamında kendisine düşenin söz konusu yansımaları son kertesine kadar ayırıp incelemek olduğunu düşünüyor. Yazar, Umberto Eco’nun “modern zamanlarda metin okuyucu ile yazarın birlikte hazırladıkları bir piknik sepetidir” deyişinin tam aksinin sağlamasını yaparcasına ancak ‘acı’ ile kodlanmış bir aşk tasavvurunun sıkletini karşılayacak sözcüklerin tümünü ‘tek başına’ bulmaya girişiyor; Mansur gibi. Anlamı birbiriyle paslaşa paslaşa açılan cümleler, okuyucunun içinde tamamlanacak küçük yorum paylarını kıskanırcasına çoğalıp, donanıyorlar. Belki şöyle de kurulabilecek olan bir cümle, ya da böyle anlatılacak bir hal, bizzat yazıcının kaleminden çıkmış satırlar arasında zaten yer almış bulunuyorlar. Belki de isim ve ateş arasına çokça güzel çiçek ismi ve kokusu sığdırmış yazarın zahmeti hafifletmek maksadı taşıyan ‘göz kamaştırıcı’ yardımseverliği bunun nedeni. Ama kesin olan, aşkın kimyasını ve mantalitesini, padişahın ve yeniçerinin, siyasetin ve iktidarın, cihadın ve kazan kaldırmanın, ulema ve sadrazamın arasında, ‘devlet meselelerine’ denk bir zaviyeden söyleyebilmiş ilginç bir kitap bu. Hikâye ile roman arasında, koşmayan, coşmayan ama imgelemde derin izler bırakacak bir kitap ‘İsimle Ateş Arasında’…. •
Hürriyet Gösteri, sayı 247, Nisan 2003, sf. 40-41

Dursun Ali TÖKEL, İsimle ateş arasında: İltifata buyrun

İsimle ateş arasında: İltifata buyrun

Dursun Ali Tökel

İltifat et sühan erbabına kim anlardır

Medh-i şâhân-ı cihân-bâna veren unvanı

Kim bilirdi şuarâ olmasa ger sâbıkda

Dehre devletle gelip yine giden sultânı

Haşre dek âb-ı hayât-ı sühan-ı Bakî’dir

Andırıp zinde kılan nâm-ı Süleyman Hân’ı

Nef’î

Kendilerinden marifetler sâdır olanlar, o marifetle toplumunun, tarihinin, mesleğinin, uzayıp giden belirsiz zamanlar boyunca milletinin yüzünü ak edenler, iyi ki şâirin “marifet iltifata tâbidir l müşterisiz meta zâyidir.” sözünü dinlemiyorlar. Eğer dinleselerdi, kendilerinin medâr-ı iftihar olduğundan şüphe edilmeyen o marifetler hangi çılgın ruhun hiç bir mükâfat beklemeyen yüceliğiyle insanlığa miras kalabilirdi? Peygamberler, mutlaklığı en yüce varlıktan onaylanan hakikatleri insanlığa tebliğ eder ve bu tebliğ karşılığında da insanların şaşkın bakışları arasında onlara “biz bu yaptığımız karşılığında sizden hiç bir ücret istemiyoruz.” derken, marifetin iltifatla bir alakasının olamayacağını da göstermiş oluyorlardı. Tarihin; gizli veya açık, gerçek veya efsane; bütün toplum, coğrafya ve zamanlara yayılmış esrarengiz sayfalan arasında, marifeti karşılığında bırakın iltifatı, sadece azap ve işkence görmüş nice ehl-i marifete rastlamak az mı olağan bir rastlantıdır? Ama ne tuhaftır ki, marifetleri karşılığında devrinin insanından sadece ret, inkar ve işkence görenler, gelecek zamanlar boyunca en çok yaşayanlar olmuştur. Muazzep ehl-i marifet muazzez olur da, mütecaviz cahiller ancak nefes aldıkça yaşarlar ve ömürleri de sayılı nefesleri kadar olur. Marifeti alkışlarla yüceltilenler, çok zaman geçmez yuhlarda nisyânın karanlık dehlizlerine yuvarlanır giderler. Marifetleri anlaşılamayanlar, ebediyete kalıcılığın sırrını yakalamış olurlar, eğer bir vakit gelir de anlaşılırlık mümkün olursa o vakit artık epeyi geç olmuştur; zaman, alkışın değil, kaybolacak bir yüceliğin eyvah ve tünleri arasında çırpınmanın zamanıdır artık. Yüce ruhların çok azı bu kuralın istisnası olmuştur ve onlar da kuralların istisnası yaşasın diye varlığın değişmez zannedilen kayıtlarına muhalefet şerhiyle uyarıcılar olarak düşülmüşlerdir.

Kitapla ülfeti hiç eksik olmayan tarihin en şerefli ve mütebahhir ruhları, okumaksızın insanın yinelemeyeceğini bütün zamanlar boyunca haykırıp dursunlar, bu uyarı çok az insan tarafından dikkate alınmıştır. Ve biz de maalesef bu uyarılara en az kulak veren toplumlar arasındayız. Okumamanın hiç durmaksızın şikayetini yapıp duranlar, yazanların haline baktıklarında neler görüyorlar? Her şeye rağmen, marifetlerine iltifat beklemeyen birileri yazıp durmaktadırlar, çılgın bir hissin, yenilmez bir arzunun, önüne geçilmez bir hevesin, karşı konulmaz bir kabulün esiri olan bu ruhlar bir şeyler demenin, bir şeyler haykırmanın, bir şeyler ifşa etmenin peşini bırakmamaktadırlar. Denilme, haykırma, ifşa edilme de onların peşini bırakmamaktadır. Lakin bu insanlar ne yazmaktadırlar, neyi yazmaktadırlar, kuru bir hevesin kurbanı, şöhret olmanın basit ilkelliği, kazanmanın malulü, konuşulmanın tutsağı mıdırlar? Yazdıklarında isabetleri, derinlikleri, ufukları, mesajları nedir, neyi anlatmanın peşindedirler, insanlığın zavallı ufkuna hangi kapıları açmaktadırlar, ne kadar kendileridirler, ne kadar başkalarıdırlar, toplumuna, insanına hangi bilinmezi bilinir kılmakta, bu bilinirlikle insana hangi erdemin kapılarını açmaktadırlar? Yazdıkları okunduğunda insanlar, hangi yitik hazinelerinin farkına varmakta, hangi yüce değerlere kanat açmakta, hangi sırla hemhâl olup, öğrenmenin, bilmenin, bir sırra vâkıf olmanın hazzını yaşamaktadırlar? Yazmakta bu kadar ısrar edenlerin, tarihin sırlı köşelerinde kalmış kendileri gibi bir iltifat beklemeyen ruhlarla irtibatı nedir, onlardan haberdar mıdırlar, onlarla aynı ıstırabın karşı konulmaz sancısını yaşamakta mıdırlar, kendi dünyalarından bîhaber olanlara onlardan bir nebze olsun taze ve iç açıcı kokular mı getirmekte yahut onların da karanlıkta bıraktıklarına mı katılmaktadırlar?

Bütün bu sorulara kim cevap verecek? Zira yazanlar, netliği benim seviyemde anlaşılacak cevaplara tenezzül etmezler, etselerdi onlar da ben gibi olurlardı ve marifet bekleyecek neleri kalırdı? Onlar ancak, ifşası uçsuz bucaksız kapılar açacak sırlara değinirler, hemen anlaşılacak kuru bir cümlenin ifşa edecek neyi vardır? Bütün bu sorulara ancak okuyanlar cevap verecek, yazanın hedeflediği bir donanımla eserin karşısında duranlar, ampirik düzlemden çıkıp, okurluk düzeyi ideali bulanlar, işte ancak onlar bütün bu soruların cevaplarını vermeye soyunacaklar. Cevap veren eğer soru soran, ifşaya kapı açan kadar bir birikime sahip değilse vereceği cevabın ne anlamı olacak? Elinizin hemen altında duran ve marifet beklemeyen – beklese ne yazar, bulamayacak ki!- bir ruhun nice azaplı kıvranmalar, sancılı ve buhranlı anlar, bin doğuma eş olacak ıstıraplar akabinde var olan bir eser binlerce ırmağın suyuyla sulanmış bir okyanus olarak iltifatınızı ve mütecessis nazarlarla iştigalinizi beklemektedir. Okuyun, ama yazanı tarafından bilinmesini istenilen sırları merak edin, onları deşifre etmek için bir çaba içine girin, binlerce bahçeden derlenmiş, binlerce kokuya karşı duyularınızı harekete geçirin neredeyse bir imkânsızı başaran o muazzep ruha karşı takdirlerinizi iletin ve bunu da başkalarıyla paylaşın. Öyle bir çaba içine girin ki, o yazanlar sizlere daha güzelini vermek için sizden bin beter çabalara girsin! Marifeti anlaşıldıkça, marifeti daha da yüce işlere soyunsun. Bunu esirgemeyin, zira esirgediğiniz sadece iltifatınızla kalmayacak, geleceğinizi de harcamak durumunda kalacaksınız. Onları yalnızlığa itmeyin, asıl yalnızlığa ittiğiniz nesilleriniz ve geleceğiniz olacak. Yalnızlığa itmeyen milletlerle, yarıştan kopmuş olacaksınız. Bu kötülüğü kendinize ve geleceğinize yapmayın. Ey okuyanlar, okumayanlara ne diyelim bari sizler uyanık olun!

Bütün bu sözleri, hakkında bir şeyler demek istediğim bir kitap hakkında demek istediklerime giriş için yaptım. Kitapla haşir neşiri fazla olanlar, beğendiğini, karşı konulmaz bir iç güdüyle başkalarıyla paylaşmaktan da derin bir haz duyarlar. Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında adlı eserini okuyup da bitirince, kendimi bütün bunları söylemekten alamadım. Hem ilim-(Profesör), hem de sanat ehli (denemeci – hikayeci – romancı) olan bu yazarımızın, uçsuz bucaksız kaynaklarla süslediği bu romanı, marifete iltifatla cevap vermesi gerekenlerden ne kadar nasipdâr olmuş? Bunun cevabı nereden bulunacak? İşi gücü yayın ve matbuat dünyasını takip etmek olan bir insan bu cevaba ulaşmakta pek de güçlük çekmiyor. Nazan Hanım’ın sitesine girenler bu cevabı almakta gecikmiyorlar. Benim gibi, bu yüce marifete, ayniyle yüce bir iltifat bekleyenler buldukları cevap karşısında da ancak şaşırıp kalıyorlar. Bütün asırların ezeli hakikati yine tecelli ediyor ve marifet yine iltifattan mahrum kalıyor.

Adını bile yeni duyduğunuz çiçeklerden, kokuların imaline, gülün nasıl damıtıldığından, ayet ve hadislerin esrarengiz dünyasına, yeniçerilerin, vuran kıran takım olmaları dışında bir insan olarak ruhlarının o trajik âlemine, aşkın karşı konulmaz yıkıcılığından, başka bir hale çeviren ebedi iksirine, Osmanlı tarihinin belgeli tarihinden, savaşlar dışında, belgelere sinmeyen insanî ıstırabına, devşirme geleneğinin yazılı kaynaklarından, hiç de yazılmayan trajik anne öykülerine, anlatmanın ucuz popülaritesi yerine, felsefik derinlikle süslenmiş imanın gizemine, hattın çizgilerle sunulan büyüsünden, minyatürün renkler cümbüşüne, harflerin gizeminden sayıların yalın diline, kuranların cihanı kendine dar gören sınırsız bakışından, yıkanların silinip gidişine, îmâ ile başlayan, ama ifşa ile bitiren sanatkârın bunu hangi tazyikin gücüyle yaptığının sorulmasına kadar, pek de alışık olmadığımız bir dünyaya kapı açıyor bu eser.

Sizlerden mükemmel bir donanım bekliyor. İmgelerin ve simgelerin sırrına davet ediyor. Mensubu bulunduğu medeniyetin üst ve alt bütün dilleriyle sizlere hitap ediyor. Anlamak için Kur’an’dan, hadislerden imâ ile seçilmiş kutsaldan haberdar olmanız gerekiyor. Kokuları, çiçekleri tanımanız, yeniçerinin ve devşirmenin tarihine bakmanız, Osmanlıyı bir hayli deşifre etmeniz isteniyor. Şiire yaklaşan ve sentaksı bir hayli bozulmuş bir sanatkar diliyle karşı karşıya olduğunuza göre okumada sabırlı davranmanız, metinler arası uzun bir yolculuğa çıkmanız bekleniyor. Sayfalar ilerledikçe olayların bir birinden daha da koptuğunu, zihninizin olay akışını bir türlü takip edemediğini, dolayısıyla “ne diyor bu”ya takılıp kalacağınızı biliyor, ama sabırla son bölümleri beklemenizi tavsiye ediyor ve sihirli bir dokunuşla bütün bu kadar alâkasızmış gibi gelen kopukluğun nasıl mükemmel bir ustalıkla bir birine bağlanacağını görmenizi istiyor. Size aşkın ne kadar çaresiz bırakacağını, bu çaresizlikle bambaşka dünyaların kapılarının nasıl da açıldığını anlatıyor. Tarihi, hiç de sizin bildiğiniz gibi kılıcın ve gücün kahrediciliğiyle yorumlamıyor, fakat kalemin sihrine bulanmış bir tarihin hiç de tarih olmadığını hemen yanı başınızda yaşayanların, hiç de o tarih deyip de bir köşeye attığınızda bir farkı olmadığını imaya çalışıyor. Ey okuyucu, varlığın birbirinden kopukmuş gibi gelen uzaklarda kaldığını zannettiğin gerçekleriyle seni yüz yüze getiriyor. Anlatmak için seçtiği aracıların yalan, ama o araçlarla dile getirmeye çalıştıklarının ezeli doğrular olduğunu söylüyor. Diyor ki, romandaki bir yeniçerinin devşirilmek amacıyla annesinden koparılması ve bu koparılanların da adının şu veya bu olması yalandı ama yavrusundan koparılan bir annenin acısı asla yalan değildi, tarih değildi, sadece Osmanlı da değildi. Bu acıyı temsil için seçilenler yalandı ama bu acıyı yaşamak doğruların en doğrusuydu. Diyor ki, yeniçerileri tarihten silen, yeniçeri adını duymaya bile tahammül edemeyen ve onların kökünü kurutan II. Mahmut maalesef İstanbul’da Yeniçeriler Caddesi’nde yatıyordu.

İsim ve ateşin olabilecek bütün kombinasyonlarına, bütün çağrışımlarına, bu kelimelerle gelen kutsal ve dünyevî bütün anlamlara davet ediyor seni. Bu iki kelimeyle üç yüz sayfa nasıl doldurulur? Bu imkansızı mümkün yapmanın gizemine çağırıyor seni. Bir yazarın, nasıl olup da bu kadar farklı kaynağı, iki kelime etrafında bu kadar gizemli bütünlükle kullanabildiğine şaşmanı bekliyor. Şaşmak, şaşırılana içten de olsa iltifat etmektir.

Yazan, muhtemel ve hatta mutlaktır ki okuyucusunun okuduğu hakkında neler düşündüğünü bilmek istiyor. Ey okuyucu, zaten nâdirâttan olan bu tür eserlerin yazanlarına iltifat et. Duygularını yaz ve habersiz olanları uyarmaya gayret et. Şaşkınlığını, reddini, inkarını, hayret ve sabrını başkalarıyla da paylaş. Ortaya çıkanın değerlendirilmesi, hasretle beklenilen daha nicelerini ortaya çıkaracaktır. Susarak ve yazmayarak, yazılacak o güzelim dünyaların kapılarını kapama. İltifatı eksik etme, marifet ehli beklemiyorsa da. Zira iltifatımız nadir olanı çok kılacak. Ve şikayetlerimizde o nadir olanlar çoğaldıkça azalacak. Tarihten psikolojiye, sanat tarihinden edebiyata kadar daha pek çok ilmin ihtisas erbabına seslenen bu esere, ehl-i vukuf niye bîgâne kalsın? Üşenmeyip ellerine kalemleri alsın da eserin neliğine dâir tekellümâtta bulunsunlar. Eli kalem tutan erbâb-ı üdebâ niye bir araya gelip de bu eseri tartışma dünyasına getirmezler, yazana bir ayna tutup da nelere muktedir olduğunu l olmadığını göstermezler?

Epiğrafta kendisinden alıntı yaptığımız Nef’î’ye kulak verelim. Sühan erbabı bir ebedî çağrı olarak demiş diyeceğini, bu sözleri şimdiye kadar yalanlayan mı çıktı?

Dergah, nr.158, Nisan 2003, sf. 21*22