Mustafa AYYILDIZ, ; “İsim-Aşk-Ateş”

İsim-Aşk-Ateş

Mustafa Ayyıldız

Bazı yazılar soğukkanlılığın sınırlarını aşar, kontrol edemezsiniz. Bu yazıyı yazmak niyetinde değildim. Zira, hocam bu eser hakkında, remizler âlemine vakıf, ihtisas sahası eski edebiyat olanlar tarafından yazılmasını murat ediniyordu. Ama olmadı, yazmadan edemedim. Bir yanıyla, bir şeyler söylemek gereği, kalemimi icbar ediyordu. Gerçi eser hocanın diğer eserlerinden daha çok dikkat çekti, itibar gördü. Hilmi Yavuz’un adlandırmasıyla bizim edebiyat izler çevremiz roman türüne bigâne kalmadığını ortaya koydu. Hiçbir dünya görüşü ayırımı yapılmadan, Türk Edebiyatı, Gerçek Hayat, Virgül tarafından gündeme taşındı. Kapak yapıldı. Eser yerini buldu. Virgül’de özellikle şiirsel dil ve kurgu dikkate alındı. Eski âlemimizin gizemli hayatı da ilgi uyandırdı. Romanın hem kurgusu, hem de dili zaten ön işaretlerini, vermişti. Nun Masalları eski hayatımıza kapıyı aralamış, Tanpınar’ın hasretine cevap vermişti. Deneme’ler özellikle Yusuf u Züleyha, şiirsel bir anlatımı yine geleneğe ilintili ele almıştı. Kurguya konu olan alan kadar, şiirle söyleyen gelenek de hocanın şiirsel üslubunu belirginleştiriyordu. İsimle Ateş Arasında, bu iki özelliğin kemâle ererek tamamlanmasıyla dikkati çekti. Modern öncesi ve ilk devirlerin hâlâ yaşattığı, çoklukla yorumlanmış, işlenmiş, kültür kimliğini kazanmış, tasavvuf literatürü ve o potanın belirlediği hayat, kişisel kimlikte bu eserde buluştu. Canlı kanlı, ihtiraslı, itikatlı bir insan romanı, yanı başında sosyal bir olguyu da kurgulaştırdı. Bir yanda Numan ve Nihâde aynı kişiliklerle iki muamma grubu da roman gerçekliği içinde hayata kattı. Osmanlı’nın iki meçhul ama hem meşhur hem mahzun zümresi, Kadın ve Yeniçeri. Bu otantik kurgu, hem içten hem dıştan hep mahremiyetle ilgi odağı oldu. Aslında vaktiyle meçhul değildi. İnsanın ve toplumun zaten ilgi odağıydı. Zan değişti, uzağa düştüler ve yeniden keşfi beklediler. Nâzan Hoca, yıllardır yoğurduğu, canlı Osmanlı insanının romanını, onların konuştuğu lisanla işleme kudretini gösterdi. Onlar şiirle konuşan, teferruatla yaşayan, doğalla barışık hem de her dem aşkı yaşayan insanlardı. Bu insanların genişleyen, çoğalan mistik hayatı, model bir türe malzeme oldu.

Hayatiyet kazandı.

Eserin asıl iki hususiyeti daha öne çıkarılmalıdır. Birisi Osmanlı alemi, diğeri ise Osmanlı’nın kutsadığı lisan. Ama bunlara geçmeden Romanın kurmacasını özet mahiyette ele almak gerekir. Roman yer yer değişen anlatıcılarla, hale yatkın durumlarla anlatılıyor. Bazı Padişahlar, Yeniçeriler ve montajı çağrıştıran hikâyelerle sürükleniyor. Eserin aşk serüveni Numan’ın Nihâde’ye olan aşkı ile sergileniyor. Numan aşkını isme hapsedince Nihâde’den olup, Hoca’nın deyimiyle, varlıktan önce var olan isme mahkum, “aşk” kelâmı ve gönlün ateşi arasında kalıyor. “Rabbim! Onu senden çok sevmiştim ki rahip sıfatıyla girdin araya! Benim kalbim senin değil miydi Nihâde ‘den başkası sığmadı araya?” (s. 218) deme makamına eriyor. Diğer yandan devletin direği, kudrete ortak olma noktasına geliyor. Sonra öykünün paralelinde ve ortada devlet kelâmı kalıyor. Devlet ismi, ifna ateşi oluverir Yeniçeriye. Ateşi yakan ve içine düşen Numan’dır ve Yeniçeri esâme defterinden de düşüp, dara yürür ve ateşe düşer. Ateşin aslı kelâmın kendisi, hikmetin kapısıdır. Nihâde ocağın başında, aşkın arza inmiş ismidir. Kadın aşkın aynasıdır. Bu kapı felakete açılır, Numan bunu hisseder. Yeniçeri de aynı felakete göstere göstere yol alır. Her iki kutup sonunda şirk ve rakip günahından arınmak üzere ateşe yürürler.

Romanın şifre çözümleri, Nâzan Hoca’nın Gerçek Hayat (Gerçek Hayat, 18-24 Ekim 2002) taki mülakatında tamamlanmıştı. Söylenecek söz azalmıştı. Yine de bir kaç söz, romanın söz sanatına dönük yüzüne ve remzler alemine söylemek gerekir. Çünkü, evet hikmet kelimeye saklı. Var olmak isimle başladı. Osmanlı da varlığı silip yalnız kaldı. Buna işaret eden roman, Padişahların mahsus ismi değil, sayılarla ifadesini bulmasını varla yok arası, adanmışlığı öne çıkarıyor. Ayrıca bir insan özü de hususen öne çıkarılıyor. Ama kalan yalnız isim. İsmi anlamak, hikmete aşina olmak, ateşin gömleğini giyinmek anlamını taşıyor.

Hoca, eserde Mesnevi tarzı bir yapı gözettiğini, aralara yerleştirdiği hikâyelerle ritim kattığını zaten söylüyor. Ara ara postmodern ifadeleri de metne yerleştiriyor. Kariyle konuşup “Bu hikâyenin adını İsimle Ateş Arasında koydum” (s. 17)* tarzı söylemlere de yer veriyor. Gelenekle modernin vazgeçilmez ilgisini pekiştiriyor. Modern insanın mahrum kaldığı söyleyişi, âlemi ve hikmeti iğdiş zihinlerde, sükûn olsun için yeniden inşâ ediyor. Eski alemi anlamlı kılan tütsünün, gül’ün buhurun (s. 23) efsununa çağırıyor. İ. Özel’in şehirden öç alması gibi. “Bir şehrin sokakları buhur kokmuyorsa o şehirden öç almanın zamanıdır.” Yine mistik anlayışın uzantısı, yüzüne daim bakılamayan, bakmaya doyulamayan, Peygamber, mürşit ve sevgili (kadın) (s. 25) kültürün renkleri olarak yerli yerine oturuyor. Ama bütün bu detay bir yana, anlamlandırma dönüp dolaşıp isme karar kılıyor. İsimler, adlandırma, eşyanın hakikatine vukûfiyet ve insan oluş hep öne çıkarılıyor. Bütün kurgu şiirle inşâ ediliyor. Sözün en hâlis ve rafine şekli olan söyleyiş de anlamlandırmayla beraber yürüyor. Kuran’dan sık telmihler ise metni kavileştiriyor. Ama gelenek daha baskın, yer yer hurûfî remzler yoruma alan açıyor. “Bir şın aşkı aşk yapan” (s. 37). Yine harflerle örülen; Nâ-Nur-Nihâde anlam örgüsünde yerini alıyor (s. 39).

Eser bazı malumatı detaylı olarak işleyerek uçukluktan da kurtarılıyor. Bir yeniçerinin devşirilme şartları ve usulü ile bir yeniçerinin çocukluğu, annesi ve kendisinin dramı detaylandırılıyor (s. 47). Bir çok taktiği kullanan hoca, Kurâni ifadeler, hadisler yanında şiir montajları da yapıyor (s. 59). Eski şiirle bir ilgi kurmakla yetinmiyor. O âlemin natural tarzı gereği, bütün bir nebatat ile barışık, onlara birer masal addeden ve Lokmanı söylemin günlük hayatımıza getirdiği sıhhat ve selâmet ancak bu kadar kaleme, kelâma ve kağıda mutabık kalınabilirdi. Yine Peygamberi bir haz olarak çeşit çeşit kokuların, buhurdanlarla, gül suyuyla sokakları, haneleri, sineleri misk-ü anberle süsleyen sahifeler hazla seyrediliyor. Ama insan bütün bu barışıklığı ve sözü unutup en evvel varılan akdi de unutur, bu unutuş onu ateşe sürükler (s. 78). Bozulma, çözülme arza varan, unutan, insanın aşksız kalışını da karşılar. Sonuç hasret ateşidir, cehennem değil.

Hülâsa, Nâzan Hoca’nın hassas işçiliği, berrak muhayyilesi, sağlam kurgusu, şiirsel dili ilmik ilmik işlenen bir romana dönüşmüş. Tasavvufî neşve daha çok zihinsel derunîlikle, içsel alevlenişle örülüyor. Biraz hüzünlü ama ateşi kor bir aşkın etrafına halkalanmış, zengin bir kültürel doku, dokunun özü ise aşk. Tasnifi muhal ve zaid, en hâlis yanıyla aşk medeniyeti, aşkın beşerisi, ilahisi aynı alevden. Tanpınar rahat uyur artık, ceddin resmi yok ama beşer sıcaklığı bir romanla canlı hale getirilmiş.

* İsimle Ateş Arasında, Nâzan Bekiroğlu, Timaş Yay., İst. 2002.
Dergâh, Sayı 156, Şubat 2003, sf. 22

Leave a comment

Your comment