Azade, nr.2, yıl 2, 2003 (Genel, İsimle Ateş Arasında ağırlıklı)

*Her yazıcının – hatta her insanın – bir yazı macerası vardır. Kimi çocukluk yıllarında yazının büyüsüne kapılırken kimisi altmışından sonra katılmıştır bu kervana. Sizin yazı maceranız nasıl başlamıştır. Anlatır mısınız?

*Pek çok defa soruldu, ben de söyledim; daha ilkokul ya da ortaokul sıralarında, yazar olmak için yaratıldığını fark eden talihli yazarlardan değilim ben. Kendimi her anlamda fark etmem çok geç ve güç olmuştur. Fakülte yıllarında bile pek çok şeyin farkında değildim. Ancak bu fark etmeyiş içinde daima huzursuzdum. Güzellik eksikliği çekiyor olduğumu fakat bunun adını koyamadığımı da çok sonraları aklım başıma gelince fark ettim. Güzelliğin kaynağı belli fakat bunu o zaman bilmiyordum. Arayış ama ne aradığını bilememek. Bu ilk dönem. Belirsiz arayışlar dönemi. Ve çok acı. Bulmak için bilmek gerekiyor. Bir süre tam anlamıyla resme vurdum kendimi, minyatür filan. Programsız, bilinçsiz duygu ve düşünce temrinleri. Çok dolu fakat zor yıllardı. Ve en önemlisi paylaşabileceğim hiç kimse yoktu. Öyle yanlış kapılar çaldım, dünyalar bir araya gelse anlamayacaklara öyle güzel hikâyeler anlattım ki. Pişman değilim, helâl ü hoş olsun. Sonra kendini ifade ihtiyacı kaçınılmaz olunca, ve dahi bunun yolunun resim değil de edebiyat, şiir değil de düzyazı olduğunu fark edince hayatım biraz yoluna girdi diyebilirim.

*Biraz mahrem bir soru olacak ama okuyucu sevdiği yazıcıların hayatına dair birçok teferruatı merak eder. Özellikle de yazıyla ilgili anlarını. Mesela bir kitabınızda ‘saat gecenin sıfır üçlerinde’ uyanık olduğunuzu söylüyorsunuz. Eğer bir sakıncası yoksa yazı öncesi, yazı sırasında ve yazıdan sonra yaptıklarınız, yaşadıklarınız ve duyduklarınızı bizimle paylaşmanızı rica edeceğiz?

*Geceyi gündüzden daima daha çok sevenlerdenim. Onun, sırrın kapılarını daha çok açtığını ve insanın kendi içine yönelik gözü daha keskin kıldığını biliyorum. Belki bu yüzden pek çokları için gecenin bitimi olarak alkışlanan şafak vakti bende hiç sevinç uyandırmadı. Üstelik bir tür mutsuzluk ile karşılıyorum daima sabahları. Hayatın sırrını bir şafak vaktinin sevincinde çözenlerden değilim, gecenin karanlığında arayanlardanım. Üstelik bu sevinçsizliği uzun müddet hayatın sırrına yönelik bendeki bir eksiklik gibi taşıdım. Ta ki benimle aynı şeyleri hisseden ve bunu bir eksiklik olara taşımayan biriyle karşılaşıncaya kadar.

Yazıyı ölümüne bir dil işçiliği olarak görmeme rağmen (alelâde tek cümle kurmaya niyetim yok gibi görünüyor), nasıl yazdığımı hatırlamıyorum. Çünkü cümle aniden kendi melodisi ve yapısıyla geliyor ve bütün içindeki karesine yerleşiyor. Böylece bir yanıyla mutlaka ilhama dayanan ama bir yanıyla da dil işçiliğini önemseyen bir yazı anlayışımın varlığından bahsedebilirim. Kalbime inen bir ilham yoksa benden yazı çıkmaz. Ama hiçbir yazıyı da indiği anın dağınıklığı ile sunmayı göze alamam.

*Hikâye, deneme ve roman. Romanlarınızda (Yûsuf ile Züleyha’yı da roman sayarsak), hep bir şiir kokusu var. Sözgelimi yatmadan önce bir şiir antolojisini rasgele açıp bir şiir okuduğumuz gibi, aynı şeyi Yûsuf ile Züleyha’da da yapabiliyoruz. Belki bir gün üzerinde ‘türü: şiir’ yazan bir kitabınızla karşılaşabilir miyiz? Yoksa, şiiri zaten tüm hayatınıza ve yazılarınıza bulaştırdığınızı mı söylüyorsunuz?

*Üzerinde “şiir” yazan bir kitabım olmayacak. Şiirsellik düzyazılarıma bulaşmış vaziyette. Edebi eserin, roman ya da hikâye de olsa, Vırgınıa Woolf’un dediği gibi yüksek sesle okunmak için yazıldığına inandığım için belki bu duruş. Fakat bu şiirsellik fonetik ve imaj düzeni itibarıyle nesri ezmemeli. Yani hikâyedeki şiirsellik sadece seci ile sınırlysa birş eyler aksıyor demektir.

*Işıklı nisan yağmuru, sarmaşık gülü, duman ve buğu, siyah gül, ıtır, kuşlar, gökyüzü…Bunlar bir romanda görmeye alışkın olmadığımız şeyler. İsimle Ateş Arasında, değişik bir tarz / farklı bir soluk diyebilir miyiz?

*İsimle Ateş Arasında’yı yazarken ne yaptığımı biliyordum, neyle karşılaşacağımı da. Kendime sorduğum şey bütün bunları göze alıp alamayacağım oldu. Örneğin alışıldık roman kalıplarının dışında, bunun hemen karşıma dikileceğini, demir leblebi, bunun da karşıma dikileceğini biliyordum. Fakat öyle geldi, öyle hissettim, başka türlü anlatmama imkân yoktu. O zaman göze aldım ve yazdığımı okuyucuyla paylaştım. Bir okuyucunun dediği gibi ilk bölüm, sözün başı peşin bir uyarı zaten: Ey okuyucu bak ben burada duruyorum ve durduğum yeri esirgemeden peşinen ve açık kalplilikle uyarıyorum.

Fakat yine de. İsimle Ateş Arasında zannedildiği kadar da farklı bir soluk mu?

Farklı bir soluk? İsimle Ateş Arasında’yı alışıldık roman kalıplarından farklı kılan şey öyle zannediyorum ki bir yandan Osmanlı ve yeniçerinin, diğer yandan Numan ve Nihade’nin hikâyesi paralel bir akışla süre giderken, üçüncü katmandaki on iki küçük hikâyenin oluşturduğu yapı. Bunların ilk bakışta ana meseleler ile organik anlamdaki ilişkisizliği. Ki romanı demir leblebiye dönüştüren, vasat okuyucu nezdinde zor okunur kılan da bu özelliği zannediyorum. Fakat on iki küçük hikâyenin her biri ana meselelere bir ilgi ile bağlı.

*Yazılarında okuyucuya içini açan bir yazıcı olarak bir yazıda okuyucunun yeri neresidir? Bir yazıcı okuyucu için mi yazar, yoksa kendi “ben”ini ifade etmek için mi yazar?

*Yazı hitaptır. Her hitabın bir muhatabı vardır, muhatap olmazsa hitap eksik kalır. Yazıda okuyucunun yeri bu muhataplık noktasındadır. Ve okuyucu benim için hayati kıymettedir ancak bu kıymet yazının yazılma serüveninde değil, yazının bitişinden sonraki “gerçekleşme” serüveninde devreye girer. Yazıcı meseleleriyle benini ifade eder ve sonra okuyucudan onay bekler. Kendisi ile aynı mana ve his kuşağında kanat çırpmış okuyucunun onayına muhtaç olması bu yüzdendir..   ·

*İsimle Ateş Arasında isimli romanınızın son kısmında bir itiraf var. Anlattığınız her hikayenin bir yalan olduğunu söylüyorsunuz. Ama daha büyük bir gerçeği anlatmak için…Yazının yazıdan öte amacı var mıdır? Anlatır mısınız.

*Elbette yazının yazıdan öte amacı var. Yaradılışı beyhude olmayan insan, yazısı beyhude olmayan yazıcı. Yazı kalıcı, saf, bitimsiz olanı, hasılı mutlak gerçeği işaret eder ve bizatihi yazıcının kendisi gibi okuyucunun da o gerçekle ilişki kurmasını sağlamak ister. Türlü suret sıkıntıdan sonra yazı bittiğinde onu yazanı mutlu eden şey anladım diyen bir sestir, anladım yani işaret ettiğin şeyi gördüm, haklısın o var, ve ben seni onaylıyorum,. Bu yüzden yazıcı okuyucuya muhtaçtır. Dinin söylediğini bir kez de kendi nefsinde tecrübe etmek için. .

*Neden iki şey arasında ; bunlar isim ve ateş dahi olsa ? Niçin o araya – o oraya kadar geri çekilmiş yani niçin “ateş hattında” değil ya da ne bileyim isim peşinde ? Neden o arada – o orada ürperti gibi durulur da rahat durulmaz ?

*Ya tahammül ya sefer, kolaydır. Kendini ve ne istediğini bilen ve buna gidebilecek gücü olanların cümle kapısı. Fakat bir de ne tahammül ne sefer var. Benim için ne tahammül ne sefer daima trajedinin cümle kapısını teşkil etti. Neyi anlatmak ihtiyacındasınız? Gemilerini karadan yürüten Fatih mi, bir labirentte kısılıp kalmış üçüncü Mustafa mı? Hangisini anlatırken kendinizi daha iyi ifade edebiliyorsunuz?

*Yazının çilesi var ve bu çileyi çekemeyen bir çok kişi yorulup geri dönüyor. Bu bağlamda genç yazıcılara neler söyleyebilirsiniz?

Fazla bir şey söyleyemem. Geri dönüyorsa; yazmazsa ölmüyor demektir. O zaman yazmasın zaten. Ne kendi bir şey kaybeder ne de yazı âlemi.

Leave a comment

Your comment