Mustafa AYYILDIZ, ; “İsim-Aşk-Ateş”

İsim-Aşk-Ateş

Mustafa Ayyıldız

Bazı yazılar soğukkanlılığın sınırlarını aşar, kontrol edemezsiniz. Bu yazıyı yazmak niyetinde değildim. Zira, hocam bu eser hakkında, remizler âlemine vakıf, ihtisas sahası eski edebiyat olanlar tarafından yazılmasını murat ediniyordu. Ama olmadı, yazmadan edemedim. Bir yanıyla, bir şeyler söylemek gereği, kalemimi icbar ediyordu. Gerçi eser hocanın diğer eserlerinden daha çok dikkat çekti, itibar gördü. Hilmi Yavuz’un adlandırmasıyla bizim edebiyat izler çevremiz roman türüne bigâne kalmadığını ortaya koydu. Hiçbir dünya görüşü ayırımı yapılmadan, Türk Edebiyatı, Gerçek Hayat, Virgül tarafından gündeme taşındı. Kapak yapıldı. Eser yerini buldu. Virgül’de özellikle şiirsel dil ve kurgu dikkate alındı. Eski âlemimizin gizemli hayatı da ilgi uyandırdı. Romanın hem kurgusu, hem de dili zaten ön işaretlerini, vermişti. Nun Masalları eski hayatımıza kapıyı aralamış, Tanpınar’ın hasretine cevap vermişti. Deneme’ler özellikle Yusuf u Züleyha, şiirsel bir anlatımı yine geleneğe ilintili ele almıştı. Kurguya konu olan alan kadar, şiirle söyleyen gelenek de hocanın şiirsel üslubunu belirginleştiriyordu. İsimle Ateş Arasında, bu iki özelliğin kemâle ererek tamamlanmasıyla dikkati çekti. Modern öncesi ve ilk devirlerin hâlâ yaşattığı, çoklukla yorumlanmış, işlenmiş, kültür kimliğini kazanmış, tasavvuf literatürü ve o potanın belirlediği hayat, kişisel kimlikte bu eserde buluştu. Canlı kanlı, ihtiraslı, itikatlı bir insan romanı, yanı başında sosyal bir olguyu da kurgulaştırdı. Bir yanda Numan ve Nihâde aynı kişiliklerle iki muamma grubu da roman gerçekliği içinde hayata kattı. Osmanlı’nın iki meçhul ama hem meşhur hem mahzun zümresi, Kadın ve Yeniçeri. Bu otantik kurgu, hem içten hem dıştan hep mahremiyetle ilgi odağı oldu. Aslında vaktiyle meçhul değildi. İnsanın ve toplumun zaten ilgi odağıydı. Zan değişti, uzağa düştüler ve yeniden keşfi beklediler. Nâzan Hoca, yıllardır yoğurduğu, canlı Osmanlı insanının romanını, onların konuştuğu lisanla işleme kudretini gösterdi. Onlar şiirle konuşan, teferruatla yaşayan, doğalla barışık hem de her dem aşkı yaşayan insanlardı. Bu insanların genişleyen, çoğalan mistik hayatı, model bir türe malzeme oldu.

Hayatiyet kazandı.

Eserin asıl iki hususiyeti daha öne çıkarılmalıdır. Birisi Osmanlı alemi, diğeri ise Osmanlı’nın kutsadığı lisan. Ama bunlara geçmeden Romanın kurmacasını özet mahiyette ele almak gerekir. Roman yer yer değişen anlatıcılarla, hale yatkın durumlarla anlatılıyor. Bazı Padişahlar, Yeniçeriler ve montajı çağrıştıran hikâyelerle sürükleniyor. Eserin aşk serüveni Numan’ın Nihâde’ye olan aşkı ile sergileniyor. Numan aşkını isme hapsedince Nihâde’den olup, Hoca’nın deyimiyle, varlıktan önce var olan isme mahkum, “aşk” kelâmı ve gönlün ateşi arasında kalıyor. “Rabbim! Onu senden çok sevmiştim ki rahip sıfatıyla girdin araya! Benim kalbim senin değil miydi Nihâde ‘den başkası sığmadı araya?” (s. 218) deme makamına eriyor. Diğer yandan devletin direği, kudrete ortak olma noktasına geliyor. Sonra öykünün paralelinde ve ortada devlet kelâmı kalıyor. Devlet ismi, ifna ateşi oluverir Yeniçeriye. Ateşi yakan ve içine düşen Numan’dır ve Yeniçeri esâme defterinden de düşüp, dara yürür ve ateşe düşer. Ateşin aslı kelâmın kendisi, hikmetin kapısıdır. Nihâde ocağın başında, aşkın arza inmiş ismidir. Kadın aşkın aynasıdır. Bu kapı felakete açılır, Numan bunu hisseder. Yeniçeri de aynı felakete göstere göstere yol alır. Her iki kutup sonunda şirk ve rakip günahından arınmak üzere ateşe yürürler.

Romanın şifre çözümleri, Nâzan Hoca’nın Gerçek Hayat (Gerçek Hayat, 18-24 Ekim 2002) taki mülakatında tamamlanmıştı. Söylenecek söz azalmıştı. Yine de bir kaç söz, romanın söz sanatına dönük yüzüne ve remzler alemine söylemek gerekir. Çünkü, evet hikmet kelimeye saklı. Var olmak isimle başladı. Osmanlı da varlığı silip yalnız kaldı. Buna işaret eden roman, Padişahların mahsus ismi değil, sayılarla ifadesini bulmasını varla yok arası, adanmışlığı öne çıkarıyor. Ayrıca bir insan özü de hususen öne çıkarılıyor. Ama kalan yalnız isim. İsmi anlamak, hikmete aşina olmak, ateşin gömleğini giyinmek anlamını taşıyor.

Hoca, eserde Mesnevi tarzı bir yapı gözettiğini, aralara yerleştirdiği hikâyelerle ritim kattığını zaten söylüyor. Ara ara postmodern ifadeleri de metne yerleştiriyor. Kariyle konuşup “Bu hikâyenin adını İsimle Ateş Arasında koydum” (s. 17)* tarzı söylemlere de yer veriyor. Gelenekle modernin vazgeçilmez ilgisini pekiştiriyor. Modern insanın mahrum kaldığı söyleyişi, âlemi ve hikmeti iğdiş zihinlerde, sükûn olsun için yeniden inşâ ediyor. Eski alemi anlamlı kılan tütsünün, gül’ün buhurun (s. 23) efsununa çağırıyor. İ. Özel’in şehirden öç alması gibi. “Bir şehrin sokakları buhur kokmuyorsa o şehirden öç almanın zamanıdır.” Yine mistik anlayışın uzantısı, yüzüne daim bakılamayan, bakmaya doyulamayan, Peygamber, mürşit ve sevgili (kadın) (s. 25) kültürün renkleri olarak yerli yerine oturuyor. Ama bütün bu detay bir yana, anlamlandırma dönüp dolaşıp isme karar kılıyor. İsimler, adlandırma, eşyanın hakikatine vukûfiyet ve insan oluş hep öne çıkarılıyor. Bütün kurgu şiirle inşâ ediliyor. Sözün en hâlis ve rafine şekli olan söyleyiş de anlamlandırmayla beraber yürüyor. Kuran’dan sık telmihler ise metni kavileştiriyor. Ama gelenek daha baskın, yer yer hurûfî remzler yoruma alan açıyor. “Bir şın aşkı aşk yapan” (s. 37). Yine harflerle örülen; Nâ-Nur-Nihâde anlam örgüsünde yerini alıyor (s. 39).

Eser bazı malumatı detaylı olarak işleyerek uçukluktan da kurtarılıyor. Bir yeniçerinin devşirilme şartları ve usulü ile bir yeniçerinin çocukluğu, annesi ve kendisinin dramı detaylandırılıyor (s. 47). Bir çok taktiği kullanan hoca, Kurâni ifadeler, hadisler yanında şiir montajları da yapıyor (s. 59). Eski şiirle bir ilgi kurmakla yetinmiyor. O âlemin natural tarzı gereği, bütün bir nebatat ile barışık, onlara birer masal addeden ve Lokmanı söylemin günlük hayatımıza getirdiği sıhhat ve selâmet ancak bu kadar kaleme, kelâma ve kağıda mutabık kalınabilirdi. Yine Peygamberi bir haz olarak çeşit çeşit kokuların, buhurdanlarla, gül suyuyla sokakları, haneleri, sineleri misk-ü anberle süsleyen sahifeler hazla seyrediliyor. Ama insan bütün bu barışıklığı ve sözü unutup en evvel varılan akdi de unutur, bu unutuş onu ateşe sürükler (s. 78). Bozulma, çözülme arza varan, unutan, insanın aşksız kalışını da karşılar. Sonuç hasret ateşidir, cehennem değil.

Hülâsa, Nâzan Hoca’nın hassas işçiliği, berrak muhayyilesi, sağlam kurgusu, şiirsel dili ilmik ilmik işlenen bir romana dönüşmüş. Tasavvufî neşve daha çok zihinsel derunîlikle, içsel alevlenişle örülüyor. Biraz hüzünlü ama ateşi kor bir aşkın etrafına halkalanmış, zengin bir kültürel doku, dokunun özü ise aşk. Tasnifi muhal ve zaid, en hâlis yanıyla aşk medeniyeti, aşkın beşerisi, ilahisi aynı alevden. Tanpınar rahat uyur artık, ceddin resmi yok ama beşer sıcaklığı bir romanla canlı hale getirilmiş.

* İsimle Ateş Arasında, Nâzan Bekiroğlu, Timaş Yay., İst. 2002.
Dergâh, Sayı 156, Şubat 2003, sf. 22

EROĞLU, Emine; Kitabın Meta Oluş Öyküsü Best-seller”, Özgür ve Bilge, Şubat 2003, sf.30-39 (İsimle Ateş Arasında)

Kitabın metâ oluş öyküsü

BEST-SELLER

(Özgür ve Bilge dergisinin “Best-seller” kavramını, farklı kesimlerden insanların fikirleri etrafında sorguladığı araştırma yazısından, İsimle Ateş Arasında’nın editörü Emine Eroğlu’nun fikirleri ve bu konuya dair Yazıcı Nazan Bekiroğlu ile Editör Emine Eroğlu’nun söyleşisi alınmıştır.)

Timaş Yayınları Editörü Emine Eroğlu, best-seller tarihinin modanın tarihiyle paralellik gösterdiğini söylüyor: “Bu kavramın arkasında, çok satan ve çok okunandan daha çok bizim beğenilerimizi, okuyucunun beğenilerini yönlendiren haricî etkenler yer alıyor. Yani ben bu kitabı okurken kendi beğenilerim doğrultusunda değil, kamuoyunun beğenileri doğrultusunda okuyorum. O konuda medyanın çok ciddî bir yönlendirici etkisi oluyor. Bizde de bu kavram çok yeni bir kavramdır. Tanzimat döneminde de insanların beğenilerini haricî unsurlar yönlendiriyordu; fakat bunlar sağlıklı haricî unsurlardı. Beğeni üstadı dediğimiz edebiyat üstatları, meselâ Ahmet Mithat Efendi halka kitap tavsiye ediyordu, halk da okuyordu. Onun tavsiyelerinin halk üzerinde yönlendirici bir etkisi vardı. Kanaat üstatları dediğimiz edebiyat büyükleri kitap tavsiye ederlerdi. Bizim bugün tanıdığımız birçok isim de o tavsiyelerle sivrilmiş ve büyümüşlerdir. O tavsiyelerin, okumadan önce olumlu izi vardır üzerinizde; eğer sizin için çok muteber biri tarafından tavsiye edilmişse onun olumlu başlangıcıyla kitabın sayfalarını çevirirsiniz, yani beğenmeye hazır olarak çevirirsiniz.

“Türkiye’ye gazetenin girmesiyle beraber köşe yazarları halka kitap tavsiye etmeye başladılar. Peyami Safa köşesinden kitap tavsiye ediyor ve bu kitapların satışları birden artıyordu. Böyle bir beğeni yönlendirmesi medyayla beraber kuvvet kazandı.

“Bizde kitapların duyurulması gazetenin tarihiyle, yani Tanzimat’la şekilleniyor. Fakat bu sağlıklı bir süreç; birileri kitap okuyorlar, okudukları kitabı çok beğeniyorlar, ‘Siz de okuyun’ diyorlar. Biz tabii o kişilerin kalemine güvendiğimiz için tavsiyelerine de güveniyoruz ve okuyoruz. Ama daha sonraki dönemlerde, yazılı medya yerini ne zaman ki görsel medyaya bırakıyor, o zaman iş çığırından çıkıyor. Bir sürü kitap, okunmadan, çok iyi anlaşılmadan, tavsiye edilmiyor, lanse ediliyor. Tavsiye etmekle lanse etmek arasında çok ciddî bir fark var. Yazılı medyanın günümüze kadar tavsiye edicilik fonksiyonu büyük bir ölçüde sağlıklı gelmişti; son dönemde yazılı medya da görsel medyadan çok aktif olarak etkilendiği için yazılı medyanın tavsiyeleri de artık bir lanseye dönüşüyor. Size poz poz yazar fotoğrafları veriyorlar ve kitabı mutlaka popülarize ediyorlar. Gazetelerden biri, ciddî bir yazar olan İskender Pala ile röportaj yapıyor ve bu edebiyat profesörünün haberini şöyle veriyor: İslamcıların Ahmet Altan’ı.’ Bu haberi divan edebiyatını sevdiren kişi olarak verse haberin çok ilgi çekmeyeceğini düşünüyor ve böyle bir haber mantığı ile tanıtıyor okuyucusuna. Bu çok sağlıksız bir gelişme. Bu sağlıksız gelişme görsel medyada çok daha kuvvetli şekilde kendisini hissettiriyor.”

Emine Eroğlu, best-seller’ların özelliklerini şöyle sayıyor: “Birincisi, bunların edebî kaliteden taviz veren metinler olması. İkincisi, popülarite dolayısıyla polemiğe açık metinler. Üçüncüsü de organize metinler, yani yazılırken ortaya çıkma stratejileri belirli olan metinler. Siz, daha ortaya çıkmadan Orhan Pamuk’un hangi konuda roman yazdığını biliyorsunuz. Şu tarihte çıkacak diye gününü bile biliyorsunuz. Yazar eserini yazarken onun reklam stratejileri planlanıyor, hattâ polemik stratejileri planlanıyor, kitap öyle piyasaya lanse ediliyor. Orhan Pamuk ve Ahmet Altan örnekleri Avrupa ve Amerika örnekleri olduğu için, tümüyle bu ayaklar üzerine oturuyor. Best-seller’in best-seller olarak lanse edilme programı aynen kopyalanarak alınıyor. Bir psikolojik savaş telkinine dönüştürülüyor kitabın lanse ediliş süreci. Bütün bunların temin edilebilmesi için de eser edebî kaliteden taviz veriyor ve spekülatif metin haline geliyor.”

Çok ciddi konulardan bahseden kitapların popülarize edilemediği için görsel medyaya taşınamadığını belirten Emine Eroğlu, ciddi fikirleri olmayan, üsluplandırma noktasında önemli eksiklikleri olan, problemli pek çok metnin rahat popülarize edildiği için görsel medyaya taşındığını söylüyor: “Yazarlar görsel açıdan medyaya malzeme veriyorsa, bir yazar hitabetiyle polemik üretebiliyorsa, doğrudan görsel medyaya taşınabiliyor. Polemik üretebilmek yazarlar için bir avantaja dönüştü.”

“Okuyucu medyanın tesirinde kitabı alıyor; bu hiç anlamadığı, hiç okuyamayacağı bir kitap da olabilir. Bir dönem Umberto Eco’nun Gülün Adı romanı Türkiye’de satış rekorları kırmış, zor bir postmodern metindi. Fakat gençler ellerinde Gülün Adt’yla dolaşmaktan adetâ bir reklam zevki alıyorlardı. Yani ‘Bakın, ben entellektüel bir kaygı taşıyorum’ görüntüsüyle elinde bu kitapla geziniyordu. Bir dönem Sofi’nin Dünyası ve Simyacı popülarize olmuştu. Medya birtakım şeyleri bize lanse edince, insanlar o konuda konuşurlarken, sizin o konuda söyleyecek sözünüz yoksa kendinizi dışlanmış hissediyorsunuz.”

Emine Eroğlu, büyük yayınevi olmanın avantajları olduğunu, yayınevinin kendisini ve yazarlarını tanıtmasının kolay olabileceğini vurguluyor: “Okuyucuyu daha önce bir kitapla yakalamışsanız, ikinci bir kitabı ortaya çıkardığınız zaman ‘Ben falanca yayıneviyim’ diye çıkarsınız. Yayınevleri kitaplarla beraber aynı zamanda kendi reklamını da yaparlar. Hakeza, yazarlarının reklamını yaparken de kendi reklamlarını yaparlar. O Timaş’ın, o Everest’in yazarıdır, o Can Yayınlarının yazarıdır. Öyle bakılır olaya. Bir yayınevi, yazan ve kitabı reklam ederken kendisini reklam ediyorsa bu şu anlama gelir: Yazar değişir, eser değişir, ama yayınevi sabit kalır. Veya yayınevi aynı yazarın başka bir eseriyle reklam yapar. Meselâ Tavuk Suyuna Çorba‘yı çıkarmış ve hatırı sayılır rakamlar elde etmiştir. Yeni bir kitap çıkardığı zaman üzerine hemen yazar, ‘Tavuk Suyuna Çorba yazarından’ diye. Bir kitabın sattığını gördüğü zaman da onu varyasyonlandırmıştır: çocukların yüreğini ısıtacak öyküler, babaların yüreğini ısıtacak öyküler… Hattâ meslekî platformlara ayırmıştır: doktorların yüreğini ısıtacak öyküler, öğretmenlerin yüreğini ısıtacak öyküler gibi. Siz bir yayın şirketi olarak, okuyucuyu kazanmanın bir yolunu buldunuz mu aynı potansiyeli aynı yolla kazanmayı tekrar denersiniz. Bütün dünya piyasalarında mistik romana bir rağbet olunca siz de mistik romanı yakalar ve okuyucuya sunarsınız. Bu bir yazardan çok yayınevine ait olan bir stratejidir. Yayınevi o konuda başarılı olursa arkasını da getirir. Bir de büyük yayınevleri yazarlara büyük tekliflerle gidebildikleri için iyi yazarları kendi bünyelerinde toplayabilme şansları da vardır. Dolayısıyla ortada dönen isimler sınırlı isimlerdir.”

Emine Eroğlu best-seller listelerinin sağlıklı rakamlara dayanmadığını belirtiyor: “Müzikteki ‘top 10’ listeleri nasıl belirleniyorsa best-seller listeleri de aynı şekilde belirleniyor. Her kesimin verdiği best-seller listesi birbirinden farklı oluyor. Meselâ İslâmî roman çok satar, gözardı edilir. Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı bütün zamanların en çok satılan romanıdır Türkiye’de. Halide Edip Adıvar’lardan, Halit Ziya Uşaklıgil’lerden çok daha fazla satmıştır. Ama hiçbir zaman best-seller listelerinde görünmedi. Çünkü listeleri herkes kendine göre hazırlıyor. Kim sesini daha çok duyurabilirse onun listesi gerçek best-seller listesi olarak kabul ediliyor. Bu listeler, ‘birilerinin en çok hangi kitabın çok satmasını istediği’ noktasında kanaat veriyor.”

Medya desteği almadan yüksek satış rakamlarına ulaşan, edebî değeri yüksek kitapların da olduğunu belirten Eroğlu, az da olsa sağlıklı bir okuyucu kitlesinin olduğunu söylüyor ve kitap piyasasında en sağlıklı sürecin tavsiye süreci olduğuna dikkat çekiyor:

“Nazan Bekiroğlu’nun İsimle Ateş Arasında adlı kitabını biz Kasım ayında çıkardık. Biz kitaplarımızı ikişer bin olarak basıyoruz, iyi satacak bir kitapsa 5 bin basıyoruz. İsimle Ateş Arasındaki ise 30 bin olarak bastık, bu bizim için iyi bir sınama oldu. 30 bin basmış olmanın pazarlama ve dağıtım açısından bir avantajı vardı. Kitapçılara kitapları ikişer üçer bırakmaktansa ellişer yüzer bırakma şansı veriyordu bu bize—tabii satılamama durumunda kitapları geri alma riskini göğüsleyebiliyorsanız. Biz bu riski göğüsledik, 30 bin bastık. Şu andaki depo rakamlarımız 28 bininin Aralık sonunda tükenmiş olduğunu gösteriyor; yani iki ay içinde tüketmiş bulunuyoruz. Nazan Bekiroğlu bir defa televizyona çıkmadı bu kitabı için. Yazılı medyada da sınırlı olarak röportajları yayınlandı. Buna rağmen yüksek bir satış rakamı elde edebildik. Bunun arkasındaki değer gerçek değerdir. İstanbul’da yaşamayan, görsel medyada yer almayan, sempozyum panel diye ortalıkta gezmeyen bir yazar düşünün. Anadolu’nun bir köşesinde üniversite hocası olan bu bayan bir kitap yazıyor. Konuşulmaktan hoşlanmayan, hele özel hayatının malzeme yapılmasına asla tahammülü olmayan birisi. Kitabı iki ayda 28 bin satabiliyor. Türkiye’de medyanın rüzgârından etkilenmeyen, gerçek değerleri araştıran ve okumayı bilen bir okuyucu kitlesi de var. Nazan Bekiroğlu’nun okuyucu kitlesine baktığınız zaman şunu görüyorsunuz hep: seviyeli bir okuyucu kitlesi. Her kesimden okuyucusu var. Bugün Selim İleri Bekiroğlu’dan çok fazla takdirle bahseder, Mustafa Kutlu kalemini yüceltir, onun her kesimden okuyucusu vardır. Ve bu okuyucu seviyeli bir okuyucudur. Bekiroğlu’nun kitabını her okuyan bir yakınına, bir dostuna da mutlaka tavsiye eder, okutur. Kitap piyasasında en sağlıklı süreç, tavsiye sürecidir. Yazılı medya buna çok büyük destek verebilir ve bu destek gereklidir de. Sözlü tavsiye çok uzak alanlara ulaşmayabilir. Radyoların, gazetelerin, hattâ televizyonların tavsiye mekanizmasıyla okuyucuya kitapları sunmaları gerekir. Oysa tavsiye mekanizmasını sarsan bir süreç yaşıyoruz best-seller sürecinde.”

Emine Eroğlu, ideal bir best-seller’da, yazarın eserîni örtaya koyarken ‘Geniş kitlelere ulaşayım, kim ne der, kim ne düşünür, falancaya da göz kırpayım, filancayı da gözardı etmeyeyim’ gibi kaygılardan uzak olması gerektiğini düşünüyor:
“Eğer bir yazarın ortaya koyacağı bir eser varsa, bütünüyle bir tek okuyucu için bile yazsa eserinden taviz vermemelidir. Nazan Bekiroğlu öyle biridir. Eserini ortaya koyarken ‘Kim ne düşünür?’ diye düşünmemiştir. Çok satacakmış, az satacakmış, şu cümle yahut kelimeler falancayı rahatsız edecekmiş gibi kaygılardan arınmış olarak eserini ortaya koyar. Ama şu kaygıyı duyar: Acaba bir bilgi yanlışı olabilir mi?’ Bunun için İsimle Ateş Arasında adlı kitabını yazarken çok derin tarihî araştırmalar yapmıştır. Bir yazarın bu tarz kaygılarla eserini ortaya koyması gerekir. ‘Kurguda bir problem var mı? Verilen bilgilerde aksayan bir nokta var mı?’ gibi düşünceler gerçek bir yazara yakışan kaygılardır. Bekiroğlu’nda bu kaygılar var; kitap yazdığı dönemlerde gazetelerde makale bile neşretmemiştir. Bir yayıncı olarak kitabımı iyi pazarlayabilmek bana yakışır; bir pazarlama müdürüne, bir medya mensubuna yakışır. Bir yazara pazarlamacı olmak yakışmaz, bir yazara yazar olmak yakışır.”
Kitap tanıtımlarında en sağlıklı yolun tavsiye süreci olduğunu belirten Eroğlu, edebî kamuoyunu oluşturan kanaat önderlerinin parmaklarını mutlaka gerçek değerlere yönlendirmesi gerektiğini söylüyor: “Okuyucunun medyanın furyasından etkilenmemesi için bu gerekli. Bizde edebî kamuoyu o noktada yeterince oluşmuş değildir. Medyanın best-seller furyalarının arkasındaki temel gerçeklerden biri de budur. Gerçek kuvvetli edebî bir kamuoyumuz olsaydı, bu tarz furyalar okuyucu üzerinde bu kadar etkili olmazdı. Çünkü bir direnç olurdu, bir set örülmüş olurdu. Edebî kamuoyu da kanaat önderleriyle oluşur. Yazar eserini ortaya koyduktan sonra kanaat önderleri parmaklarını o eserin üzerine basıp ‘İşte hakiki eser budur’ diyebilmeli, bu özelliği taşıyabilmeli. Ondan sonra, okuyucular da kanaat önderlerinin tavsiyelerine riayet edip o kitaba yönelirlerse bu best-seller telâşları olmadan gerçek kitaplar gerçek okuyucularına ulaşmış olurlar. En sağlıklı süreç de bu olur.”
Kanaat önderlerinin kimler olabileceği sorusuna da Eroğlu şu cevabı veriyor: “Her grubun kendi uzmanları, kanaat önderleri olabilir. Bu bir öykü kitabı veya romansa Mustafa Kutlu bir kanaat önderidir. Kutlu fikir beyan eder, söyler ve siz onun görüşlerine itibar edersiniz. Bu bir tarih kitabı ise Halûk Dursun, İlber Ortaylı, Halil İnalcık parmaklarını onun üzerine basarlar, siz o kitabı o şekilde görürsünüz. Uluslararası strateji kitabı ise Ahmet Davutoğlu parmağını onun üstüne basar, siz de dersiniz ki ‘Bunda bir değer olmalı.’ Dergiler, gazeteler, görsel medya da buna destek verebilir. Meselâ Kanal 7’nin haber müdürü Ahmet Hakan pek çok insanın gözünde bir kanaat önderidir. Ahmet Hakan bir kitabı tavsiye ettiği zaman onun satış trendi yükselir. Öyleyse bu, insana bir sorumluluk yükler. Ahmet Hakan’ın televizyona ‘Kur’an’ın şifresini çözdüm’ diyen adamı çıkarmaması gerekir. Kanal 7 bir kitabın kapağını gösterse, yazarıyla iki dakika sohbet etse veya hiç sohbet etmeden kitap hakkında biraz bilgi verse, özellikle Anadolu’da o kitabın satışları birden hızlanıverir. Ahmet Turan Alkan’ın çok güzel tespitleri var bu konuda: ‘Ben okuyucularıma asla ben biliyorum ve anlatıyorum, siz bilmiyorsunuz, okuyup öğrenin demedim, demem de. Onun için dir’li cümleler kullanmam.’ Onun yerine şunu tavsiye eder. ‘Ben şu yoldan yürüyorum; hadi birlikte yürüyelim, birlikte görelim.’ Kanaat önderlerinin de okuyucuya bu tarzda tavsiyelerde bulunması gerekir. ‘Ben okudum, şöyle istifade ettim, şunları buldum, haydi beraber bu hakikatlere ulaşalım.’ Bu bir kanaat önderliğidir. Bu tarz bir tavsiye mekanizmasının işletilmesi lâzım. Yazarın eserini yazması yetmez, tavsiye mekanizmasının çok kuvvetle çalıştırılması lâzım. Ve edebi kamuoyunun mutlaka oluşturulması lâzım.


(Peki yazıcı ne diyor ?)

“KİTAPLARIMA MEDYA DESTEĞİ İSTEMEDİM”

“Piyasaya hak eden bir kitap sunabilmişseniz; bilinçli, kalrteli ve sadık bir okur kitlesinin reklâmından daha iyi reklâm olmaz.”

NUN MASALLARI, Şair Nigâr Hanım, Halide Edip Adıvar, Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha, Mavi Lâle ve İsimle Ateş Arasında eserlerinin sahibi, Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu hem yazar, hem kanaat önderi, hem de bir öğretmen. Karadeniz Teknik Üniversitesi Fatih Eğitim Fakültesinde edebiyat dersleri veren Nazan Bekiroğlu best-seller kitaplarının özelliklerinden bahsederken bu kavramın şaibeli olduğunu ve tedirginlik uyandırdığım belirtiyor:

“Bu tedirginlik, terim ve kelime olarak içerdiği anlamlar arasındaki mesafeden kaynaklanıyor. Best-seller: çok satan. Eğer satmak-satılmak, okunmak anlamına geliyorsa ve bu da yazar için anlaşılmanın ve geleceğe seslenmenin kapılarını hiç olmazsa bir ümit olarak açık tutuyorsa, çok satan bir kitap sahibi olmaya kimsenin itirazı yok. Bu güzel. Ama kavram, bir anlam kaymasına maruz kalarak terimleşince, durum değişiyor: Çok satan, ama kıymeti kendinden menkul bir satışla değil, haricî bir destekle satan; çok satan, ama bir yazarı mutlu edecek bir okunuşla değil, kitabı metâlaştıran bir okunuşla okunan; etkisi, izleri, hayatiyeti, kısacası kıymeti gelip geçici olan gibi bir anlam kazanıyor. Ki çoğu best-seller sahiplerinin bile kalbini korkuyla titreten, bu mânânın içerdiği gelip geçicilik. Gelip geçici; çünkü sosyolojik şartların hazırladığı bu olguda mesele pazar ve piyasa meselesidir artık. Marka, seri üretim, reklam ve tüketim. Sonra bir yenisi. Bu pazarın, bu piyasanın kendi koşulları, kendi çarkı çoktan oluşmuş vaziyette. Her ticarî sistem gibi kuralları var. Bağlantıları, projeleri çoktan tespit edilmiş vaziyette. Eğer bu pazarın içinde yer almak istiyorsanız kuralları peşinen kabul etmek ve oyunu kurallarına göre oynamak zorundasınız. Sosyolojik şartların hazırladığı ve eseri de, yazarı da metâlaştıran bu ticarî olguda medya, projenin en etkin kısmını teşkil ediyor. Tabii meselenin bir de diğer yüzü var. Bu arzı besleyen talep kısmı, okuyucu kısmı var. Entellektüel olmayan okuyucu da piyasayı tutan, kendisinden çokça bahsedilen bir romanı okuyarak kültürel var oluşa katılmak istiyor ve fazla zahmet çekmeden, raftan indirilip veya kaldırımdan kaldırılıp önüne sürülüverilmiş bir kitabı (ki bu çoğunlukla roman oluyor) okumakla kültürel gerçekleşmeye katıldığını zannetmekten mutlu oluyor ve kendisini entellektüel okuyucu arasında vehmediyor. Tam bir çark, dönüp duruyor.”

Nazan Bekiroğlu, kaliteyle best-seller arasında ne olumlu, ne de olumsuz mânâda hiçbir ilişkinin olmadığını düşünüyor:

“Çok satanlar arasında ciddî anlamda iyi olanlar, geleceğe kalabileceğini kuvvetle sezdiğim kitaplar var. Gülün Adî bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Keza Nietzsche Ağladığında. Bunlar hem çok iyi, hem de çok iyi satan ve popüler olabilmiş romanlar. Bunun yanı sıra satış rakamları yüz binleri vurduğu halde, yirmi otuz yıl sonra belki sadece edebiyat sosyolojisinin şu an sizinle konuştuğumuz best-seller olgusunun bir örneği olarak adı zikredilebilecek olan, ama hiçbir edebiyat fakültesinde hiçbir hoca tarafından şahsına özgü bir roman örneği olarak öğrenciye takdim edilmeyecek olan kitaplar da var. Ve bunu görmek için kâhin filân olmaya da gerek yok. Netice olarak best-seller olmak bir romanın iyi olması için ne gerekli, ne yeterli şart. Olsa da olur, olmasa da olur. Varlığı mâni değil, yokluğu mâni değil. Çok iyi olduğunu sezdiğiniz, fakat ne popüler, ne best-seller olmuş kitapların varlığım da işaret etmek mümkün. Ki bunların son yıldaki en çarpıcı örneklerinden biri, sade duruşuyla Tahsin Yücel’in Yalan’ı olmalı.”

Piyasada birçok kitap mevcut ve medyanın dışında da bu kitaplar hakkında bilgi verecek, yönlendirecek merciler yok. Gerçekten değerli ve yıllarca okunabilecek kitapların gerçek değerinin kısa vadeli formüllerle ortaya çıkarılamayacağını söyleyen Bekiroğlu, bu tür kitapları ancak ehlinin sezebileceğini, bunun dahi yanılma riski içerdiğini vurguluyor:

“Gerçek kitap kendini zaman içinde gösterir. Bu hususta da kitap adına kendisine güvenebileceğimiz kriterler, zamana direnmek ve halkın uzun vadedeki beğenisini canlı tutabilmektir. Başka bir şey de kalmıyor geriye. Suların durulmasını, sapla samanın birbirinden ayrılmasını beklemek bazan çok zaman kaybına neden olabiliyor. Ama edebiyat da günlük birşey değil ki zaten.”

Nazan Bekiroğlu mümkün olduğunca medyadan uzak durmaya çalışıyor ve kitapları çok fazla medya desteği olmadan yüksek tirajlara ulaşıyor. Bekiroğlu medyadan uzak kalmasının nedenlerini söyle açıklıyor:

“Benim kitaplarımda medya desteği olmaması benim seçimim, benim duruşum. Ben öyle istediğim ve buna izin verdiğim için. Bu yıla kadar medya ile ilişkim fotoğrafı esirgenmemiş söyleşilerden daha ileri gitmiyordu. Bu duruş, İsimle Ateş Arasında için yayınevinin yürüttüğü flu da olsa fotoğraflı bir reklam kampanyası ile nispeten yumuşadı; editörle aynı sayfadayız şu anda, hadi söyleyelim, bir hayli de tartıştıktan sonra. TV-radyo programı kabul etmediğim için yine de buna tam medya desteği demiyorum. Tabii bu reklam kampanyası olmasaydı İsim-Ateş bu sayıya ulaşır mıydı, bu benim de merak konum. Ama bildiğim şu ki, bir yandan daha çok okuyucuya (bu okuyucu sizin olan, ama sizin varlığınızdan haberi olmayan okuyucu) ulaşmanızı sağlayan reklam sizi mutmain kılarken, diğer yandan da hissediyorsunuz ki, benim tarzım bu değil. Hasılı, bir çelişkidir başlıyor. Neden bu kadar baskı rakamına ulaşıyorsunuz, sorusunun cevabına gelince: Bir kere tipik best-seller kitaplarla mukayese edilmeyecek bir rakamdır yirmi bin, otuz bin. Bizim çevrelere göre nisbî bir satış yüksekliği olarak addedilebilir belki. Neden? Eğer piyasaya hak eden bir kitap sunabilmişseniz; bilinçli, kaliteli ve sadık bir okur kitlesinin reklamından daha iyi reklam olamaz. Her okuyanın bir kişiye okuttuğunu ve bunun nasıl büyüyen bir potansiyel oluşturduğunu düşünün. Üstelik sürekli…”

Nazan Bekiroğlu, eserlerini kaleme alırken, okuyucularının beğenilerini ve beklentilerini asla dikkate almadığını belirtiyor:

“Okuyucunun neyi beğeneceğini, neyi beğenmeyeceğini hesaba katarak yazmaya başlayan yazar, kısa vadede değilse de uzun vadede yenilgiyi peşinen kabul etmek mecburiyetindedir. Okuyucu hayatî anlamda önemlidir benim için, ama metnin yazılma serüveninde değil, yazılmış metnin ‘gerçekleştirilme’ serüveninde. Okuyucuyu ölümcül olarak hesaba katmam, yazdığım bittikten sonra başlar. O zaman yazdığım metni bütünleyen taraf olarak girer okuyucu devreye. Kendisiyle aynı mânâ ve his kuşağında kanat çırptığım okuyucuyu beklerim. Ve haber gelmeye başlar. Ve o zaman benim gerçek okuyucumun, beni isim ve ateş arasında dahi, ben bir yangından arda kalırken dahi yalnız bırakmayan, yani ki beni en ‘anlaşılmaz’ olduğum zamanda dahi anlayan okuyucu olduğunu fark ederim. Bu da bana yeter.”

Nazan Bekiroğlu’nun son eseri İsimle Ateş Arasında Osmanlı İmparatorluğu hakkında geniş bilgi ve bakış açısı veriyor. Geniş bir araştırmayı gerektiren bu romanın hayat hikâyesini Bekiroğlu şöyle anlatıyor:

“Buna araştırma safhasından daha ziyade biriktirme safhası diyelim isterseniz. Çünkü hiç kimse kütüphaneye kapanıp da iki ay sonra oradan bir roman yazmış olarak çıkamaz. Bu anlamda benim yazma safham, aşk ve Osmanlı tarihi üzerinden süregelen bir birikimin neticesi. Osmanlı tarihi ile ilgim her halde kitap denen nesneyi ve babamı hatırladığım günden başlıyor. Aşk ise benim için varlığın en kestirme onay yolu, dışımdaki bütünle, mutlak ve kalıcı olanla ilişki kurmanın harikulade güzergâhı.”

Bekiroğlu, bu kitabın yazma süreci olan iki yıl boyunca sadece koku ile ilgili şeyler aradığını ve ana meselelerine eklediğini belirtiyor: “Netice olarak bu kitabın yazılma serüvenine benim ömrüm ve ona ilâve iki yıl olarak bakılabilir.”

Nazan Bekiroğlu, hergün pek çok kitabın yayınlandığı günümüzde okuyuculara medyanın etkisinde kalmadan kitap seçme konusundaki görüşlerini söyle açıklıyor:

“Seçme, iyi kelime. Çünkü ülkemizde dahi, hergün yayımlanan kitap sayısı ve insanın okuma kapasitesi göz önüne alındığı zaman, en olgun okuyucunun bile, bırakın herşeyi, bütüne göre çok şeyi okuması imkânsız. O zaman kalıyor geriye seçerek okumak. Neye göre? Buna karar verecek olan olgun okuyucunun kendisidir elbet. Güzergâh güçlüğü çekenler ise, bir yerden başlamalı ve o yeri suda halkalar gibi genişleterek okumaya devam etmeli herhalde. Örneğin klasiklerden, hele Rus klasiklerinden; bizde de meselâ Cemil Meriç’ten, Nurettin Topçu’dan veya Kemal Tahir’den veya benzer bir başka isimden, ama dağınık değil, mutlaka bir yerden başlamak makul. Öğrencilerime de bunu tavsiye ederim.”

Azade, nr.2, yıl 2, 2003 (Genel, İsimle Ateş Arasında ağırlıklı)

*Her yazıcının – hatta her insanın – bir yazı macerası vardır. Kimi çocukluk yıllarında yazının büyüsüne kapılırken kimisi altmışından sonra katılmıştır bu kervana. Sizin yazı maceranız nasıl başlamıştır. Anlatır mısınız?

*Pek çok defa soruldu, ben de söyledim; daha ilkokul ya da ortaokul sıralarında, yazar olmak için yaratıldığını fark eden talihli yazarlardan değilim ben. Kendimi her anlamda fark etmem çok geç ve güç olmuştur. Fakülte yıllarında bile pek çok şeyin farkında değildim. Ancak bu fark etmeyiş içinde daima huzursuzdum. Güzellik eksikliği çekiyor olduğumu fakat bunun adını koyamadığımı da çok sonraları aklım başıma gelince fark ettim. Güzelliğin kaynağı belli fakat bunu o zaman bilmiyordum. Arayış ama ne aradığını bilememek. Bu ilk dönem. Belirsiz arayışlar dönemi. Ve çok acı. Bulmak için bilmek gerekiyor. Bir süre tam anlamıyla resme vurdum kendimi, minyatür filan. Programsız, bilinçsiz duygu ve düşünce temrinleri. Çok dolu fakat zor yıllardı. Ve en önemlisi paylaşabileceğim hiç kimse yoktu. Öyle yanlış kapılar çaldım, dünyalar bir araya gelse anlamayacaklara öyle güzel hikâyeler anlattım ki. Pişman değilim, helâl ü hoş olsun. Sonra kendini ifade ihtiyacı kaçınılmaz olunca, ve dahi bunun yolunun resim değil de edebiyat, şiir değil de düzyazı olduğunu fark edince hayatım biraz yoluna girdi diyebilirim.

*Biraz mahrem bir soru olacak ama okuyucu sevdiği yazıcıların hayatına dair birçok teferruatı merak eder. Özellikle de yazıyla ilgili anlarını. Mesela bir kitabınızda ‘saat gecenin sıfır üçlerinde’ uyanık olduğunuzu söylüyorsunuz. Eğer bir sakıncası yoksa yazı öncesi, yazı sırasında ve yazıdan sonra yaptıklarınız, yaşadıklarınız ve duyduklarınızı bizimle paylaşmanızı rica edeceğiz?

*Geceyi gündüzden daima daha çok sevenlerdenim. Onun, sırrın kapılarını daha çok açtığını ve insanın kendi içine yönelik gözü daha keskin kıldığını biliyorum. Belki bu yüzden pek çokları için gecenin bitimi olarak alkışlanan şafak vakti bende hiç sevinç uyandırmadı. Üstelik bir tür mutsuzluk ile karşılıyorum daima sabahları. Hayatın sırrını bir şafak vaktinin sevincinde çözenlerden değilim, gecenin karanlığında arayanlardanım. Üstelik bu sevinçsizliği uzun müddet hayatın sırrına yönelik bendeki bir eksiklik gibi taşıdım. Ta ki benimle aynı şeyleri hisseden ve bunu bir eksiklik olara taşımayan biriyle karşılaşıncaya kadar.

Yazıyı ölümüne bir dil işçiliği olarak görmeme rağmen (alelâde tek cümle kurmaya niyetim yok gibi görünüyor), nasıl yazdığımı hatırlamıyorum. Çünkü cümle aniden kendi melodisi ve yapısıyla geliyor ve bütün içindeki karesine yerleşiyor. Böylece bir yanıyla mutlaka ilhama dayanan ama bir yanıyla da dil işçiliğini önemseyen bir yazı anlayışımın varlığından bahsedebilirim. Kalbime inen bir ilham yoksa benden yazı çıkmaz. Ama hiçbir yazıyı da indiği anın dağınıklığı ile sunmayı göze alamam.

*Hikâye, deneme ve roman. Romanlarınızda (Yûsuf ile Züleyha’yı da roman sayarsak), hep bir şiir kokusu var. Sözgelimi yatmadan önce bir şiir antolojisini rasgele açıp bir şiir okuduğumuz gibi, aynı şeyi Yûsuf ile Züleyha’da da yapabiliyoruz. Belki bir gün üzerinde ‘türü: şiir’ yazan bir kitabınızla karşılaşabilir miyiz? Yoksa, şiiri zaten tüm hayatınıza ve yazılarınıza bulaştırdığınızı mı söylüyorsunuz?

*Üzerinde “şiir” yazan bir kitabım olmayacak. Şiirsellik düzyazılarıma bulaşmış vaziyette. Edebi eserin, roman ya da hikâye de olsa, Vırgınıa Woolf’un dediği gibi yüksek sesle okunmak için yazıldığına inandığım için belki bu duruş. Fakat bu şiirsellik fonetik ve imaj düzeni itibarıyle nesri ezmemeli. Yani hikâyedeki şiirsellik sadece seci ile sınırlysa birş eyler aksıyor demektir.

*Işıklı nisan yağmuru, sarmaşık gülü, duman ve buğu, siyah gül, ıtır, kuşlar, gökyüzü…Bunlar bir romanda görmeye alışkın olmadığımız şeyler. İsimle Ateş Arasında, değişik bir tarz / farklı bir soluk diyebilir miyiz?

*İsimle Ateş Arasında’yı yazarken ne yaptığımı biliyordum, neyle karşılaşacağımı da. Kendime sorduğum şey bütün bunları göze alıp alamayacağım oldu. Örneğin alışıldık roman kalıplarının dışında, bunun hemen karşıma dikileceğini, demir leblebi, bunun da karşıma dikileceğini biliyordum. Fakat öyle geldi, öyle hissettim, başka türlü anlatmama imkân yoktu. O zaman göze aldım ve yazdığımı okuyucuyla paylaştım. Bir okuyucunun dediği gibi ilk bölüm, sözün başı peşin bir uyarı zaten: Ey okuyucu bak ben burada duruyorum ve durduğum yeri esirgemeden peşinen ve açık kalplilikle uyarıyorum.

Fakat yine de. İsimle Ateş Arasında zannedildiği kadar da farklı bir soluk mu?

Farklı bir soluk? İsimle Ateş Arasında’yı alışıldık roman kalıplarından farklı kılan şey öyle zannediyorum ki bir yandan Osmanlı ve yeniçerinin, diğer yandan Numan ve Nihade’nin hikâyesi paralel bir akışla süre giderken, üçüncü katmandaki on iki küçük hikâyenin oluşturduğu yapı. Bunların ilk bakışta ana meseleler ile organik anlamdaki ilişkisizliği. Ki romanı demir leblebiye dönüştüren, vasat okuyucu nezdinde zor okunur kılan da bu özelliği zannediyorum. Fakat on iki küçük hikâyenin her biri ana meselelere bir ilgi ile bağlı.

*Yazılarında okuyucuya içini açan bir yazıcı olarak bir yazıda okuyucunun yeri neresidir? Bir yazıcı okuyucu için mi yazar, yoksa kendi “ben”ini ifade etmek için mi yazar?

*Yazı hitaptır. Her hitabın bir muhatabı vardır, muhatap olmazsa hitap eksik kalır. Yazıda okuyucunun yeri bu muhataplık noktasındadır. Ve okuyucu benim için hayati kıymettedir ancak bu kıymet yazının yazılma serüveninde değil, yazının bitişinden sonraki “gerçekleşme” serüveninde devreye girer. Yazıcı meseleleriyle benini ifade eder ve sonra okuyucudan onay bekler. Kendisi ile aynı mana ve his kuşağında kanat çırpmış okuyucunun onayına muhtaç olması bu yüzdendir..   ·

*İsimle Ateş Arasında isimli romanınızın son kısmında bir itiraf var. Anlattığınız her hikayenin bir yalan olduğunu söylüyorsunuz. Ama daha büyük bir gerçeği anlatmak için…Yazının yazıdan öte amacı var mıdır? Anlatır mısınız.

*Elbette yazının yazıdan öte amacı var. Yaradılışı beyhude olmayan insan, yazısı beyhude olmayan yazıcı. Yazı kalıcı, saf, bitimsiz olanı, hasılı mutlak gerçeği işaret eder ve bizatihi yazıcının kendisi gibi okuyucunun da o gerçekle ilişki kurmasını sağlamak ister. Türlü suret sıkıntıdan sonra yazı bittiğinde onu yazanı mutlu eden şey anladım diyen bir sestir, anladım yani işaret ettiğin şeyi gördüm, haklısın o var, ve ben seni onaylıyorum,. Bu yüzden yazıcı okuyucuya muhtaçtır. Dinin söylediğini bir kez de kendi nefsinde tecrübe etmek için. .

*Neden iki şey arasında ; bunlar isim ve ateş dahi olsa ? Niçin o araya – o oraya kadar geri çekilmiş yani niçin “ateş hattında” değil ya da ne bileyim isim peşinde ? Neden o arada – o orada ürperti gibi durulur da rahat durulmaz ?

*Ya tahammül ya sefer, kolaydır. Kendini ve ne istediğini bilen ve buna gidebilecek gücü olanların cümle kapısı. Fakat bir de ne tahammül ne sefer var. Benim için ne tahammül ne sefer daima trajedinin cümle kapısını teşkil etti. Neyi anlatmak ihtiyacındasınız? Gemilerini karadan yürüten Fatih mi, bir labirentte kısılıp kalmış üçüncü Mustafa mı? Hangisini anlatırken kendinizi daha iyi ifade edebiliyorsunuz?

*Yazının çilesi var ve bu çileyi çekemeyen bir çok kişi yorulup geri dönüyor. Bu bağlamda genç yazıcılara neler söyleyebilirsiniz?

Fazla bir şey söyleyemem. Geri dönüyorsa; yazmazsa ölmüyor demektir. O zaman yazmasın zaten. Ne kendi bir şey kaybeder ne de yazı âlemi.