Dursun ŞAHİN ; “İsimle Ateş Arasında’ya Dair Birkaç Kırık Söz”

İSİMLE ATEŞ ARASINDA’YA DAİR BİR KAÇ KIRIK SÖZ

Dursun ŞAHİN

renkler güneşden çıktılar

renkler güneşe girdiler

renkler güneşsiz öldüler

ne renk gerek bana

ne renksizlik

güneşler bir yerden çıktılar

güneşler bir yere girdiler

güneşler onsuz öldüler

ne aydınlık gerek bana

ne karanlık

şekiller bir yerden geldiler

şekiller bir yere gitdiler

şekiller görünmez oldular

büyük köse vur

bütün sesler bu sesde boğuldu

mansûr

mansûuur

(Mansûr – Âsaf Hâlet Çelebi)

Yıl 1362 mi 1363 mü bilinmez de I. Murad’ın “Yeniçeri Ocağı’nı kurduğu beyan edilir tarih kitaplarında. Ardından gelir gider isimler; Üçüncü Murad, Genç Osman, IV. Murad, III: Selim ve III.sü Mustafaların ve Sonunda ise II. Mahmud… ardından önemli bir not düşülür tarih kitaplarına kapanan yeniçeri ocağına dair.

Küçük kızın okuduğu tarih kitapları ne anlatır, nasıl anlatır bilinmez ama, bunlar isimle ateş arasında yer alan isimlerdir.

Oysa küçük kıza öğretilen kimi zevk ve safa düşkünü padişahlar, kimi de kurtları, kuşları doyuran padişahlardı. Hangisini yazar elleri şimdi…

Nedir anlattığı ? Devlet-i Âl-i Osmânî’nin sona giden süreci mi ? Yeniçerilerin tarihi mi ? Kokuların dili mi ? Aşk mı ?

Küçük kız yendi de tüm tarih bilgilerini tarihi yeniden yazdı. Çünkü, o artık bir yazıcıydı, hem dünü hem yarını nasıl da dillendirirdi.

Padişahla yeniçerinin isimleri arasında yazılmıştı bu hikaye. Oysa tarih söylemezdi yeniçeri adını Kabakçı gibi olmadıkça. Çünkü onlar özne değil nesneydiler tarih nazarında. Bu hikayede ise birer ateş oldular.

Bütün öykülerin sonunda olduğu gibi kar yağmadı bu kez. Oysa yüzyıllarca mangalların ve ocakların sıcaklığında kışlar geçirmeye alışkın olan defterler, hiç üşümedikleri kadar üşümekteydiler.

Söz yerini bulmuştu bu kez. Açılıp kapanan parantezlere sıkıştırılmış tarihleri hatırlatan şair acıtırken yürekleri, hep Genç kalacak Osmanlar, özünü arayan Nezukalar, Nihade’yle Nûr arasına sıkışmış Mansûr, sınanan yeniçeri kâtibi, vurulmuş eşinin etrafında pervane olan turnalar acıtmaz mı yürekleri…

Su ile ateş arasında yeni yangınlara gebe İstanbul bu kez bir su kenarında ya da bir evliya türbesinde duramadı da, himmetine muhtaçları himmetsiz koydu Hacı Bektaş…

Bu ateşte yanmak, benzemiyordu İbrahim’in yangınlarına ve dönüşmüyordu gül bahçesine. Şimdi hüznün arka bahçesindesiniz. Yanmamışsa hala ağaçlarınız, yapraklarını dökebilirsiniz.

Yine NUN’da başlayıp NUN’da biten bir maceranın ortasındasınız. Nezuka, Nusret, Numan, Nihâde, Nur… Değil mi ki, hüküm sadece bir NÛN, “KÜN FEYEKÛN” o da O’nun.

İsim yeniçeri ve padişah için ne ifade eder ? Nasıl da silinir birinin adı ve aynı adı taşısa da farklı kaderleri taşır bir padişah bir yeniçeri ?

Girift bir tarihin içinde akmam diye feryat eden Tuna boylarından kendisi gibi koparılıp getirilen filbahri kokularında ana kucağını hatırlamaya çalışan Nezuka…

II. Mahmud döneminde bir yeniçeri. İdam edilen Mansur’un yerinde bedeli ateşle ödenecek bir hayatın sahibi. Ki okuyucu Mansur diye bildi de, yazıcısı Numan bildi. Bu yüzden isimle başlayan hikâye bitecek ateşte ve öyleyse ortasındayız, ismin ya da yangının…

Ne zaman ki dökülür dişleri şın’ın bozulma başlar da ta derinden yayılır ocaklara ve Devlet-i Âl-i Osmânî bulamaz bedelini günahlarının. Yazıcının her bir kelimesi yürekleri acıtarak dökülür:

Düşme. Çürüme. Çökme ?

Bozulma. Nizamdan çıkma. Çözülme ?

Eskime. Değişme ?

Kokuların bilinmeyen dünyasını tanımanın zorluğunda duydu Mansur aşkı ki çıkmazdı, zordu, ulaşılmazdı. Çünkü o, siyah güle benzerdi.

Hayat kokular arasında başlar da alır aklını başından unuttururcasına Nûrunu, ziyasını, tüm aydınlıklarını…

İsminin başına sıra sayı sıfatı almayan Süleyman girmez de hikâyeye, hatırlatır sabrın acı meyvesini tatmış şehzadesinin :

“Ey serâser âleme Sultan Süleymân’ım baba

Tende cânım, canımın içinde cânânım baba”

diyerek kaleme aldığı mektubunu:

“Ey demâdem mahzar-ı tuğyân ü isyânım oğul

Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermânım oğul”

mısra’larıyla cevaplayan ve onun ölüm fermanını boynuna taktırmaktan çekinmeyen Süleyman’ı “Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayâl” diyerek yok saymak… Rüya mı gerçekten çektiklerimiz ?

O bir avuç kadınlardan değildi ama bir romanın sahifeleri arasında İstanbul, ondan üste buhurcu tanımamıştı. O ki kahramanıydı romanın, dört cildi boş bırakarak anlatmıştı yokluğu, kimsenin bilmediği kokuları sarardı İstanbul’u ve o olmasaydı yangın kokusu sonsuza dek saracaktı İstanbul’u sonsuza dek ve dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen yangın neş’esi şarkılar söylenecekti.

İstanbul’un çok yüzü varken yangınını anlatmak niyeydi ?

Sır kâtibi dönüşünce yeniçeri kâtibine tersyüz olur hikâyelerin gerçekleri. Sadece padişahın değil yeniçerinin yüreğini de görüverirsiniz. Yaşamalı ki kâtibü’l-esrâr yazılacaklar yazılabilsin. Değil mi ki padişah güvendi ona, güvendi yeniçeri, Yusuf, Züleyha güvendi. Öyleyse yaşamalı. Lekesiz alınlarda kalan izler de öyle demez mi zaten…

Ve sorular:

Nasıl mümkün olabilir maziye bu denli yakın, ama bir o kadar da uzak olmak… Bir padişah bir yeniçeri; bir Mansûr bir Nihâde bir Nûr bir Nûman; bir yazıcı bir okuyucu olabilmek, yine de ne ona yakın ne buna uzak… Yanarken de hissetmek iliklerinde ölümü, yakarken de. Ve ne tuhaf yine de vehim ve hayâl dünyasında yaşamaya devam etmek…

Hikâyet şikâyetse kimdendir şikâyetin ey Cân ?

İki ölüm arasına mı doğmadayız, yoksa iki hayat arasında mı ölüyüz ?

Hâlâ çığlıklar gelir (mi) Topkapı sarayından ve acır (mı) senin de yüreğin ?

Ve son soru dökülür: YANA-sın, söyle, kimden yanasın ?
Türk Edebiyatı, Ocak 2003, sayı 351, sf. 72,73

Leave a comment

Your comment