Semin GÜMÜŞEL; “Mesaj Vermek İçin “aşk”ı kullanan yazarların yerini,cemaat yerine tek insana hitap eden yazarlar aldı”, Aktüel, sayı 4, 7 – 13 Ocak 2003

İslami kesimde “Barbara Cartland” dönemi sona erdi! Yıllarca her türlü mesajı “aşk” üzerinden veren Sevim Asımgil, Şule Yüksel Şenler ve Emine Şenlikoğlu gibi yazarlar artık ilgi görmüyor. Bu kesimin yeni gözdeleri Nazan Bekiroğlu, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ve Cihan Aktaş. Bazıları 70 baskı yapan bu kitapların ve yazarların ortak özelliğiyse cemaat okuruna değil, bireye yönelmeleri.

Semin GÜMÜŞEL

“Ne mükemmel bir insan… Ne temiz bir Müslüman… Onun kılmış olduğu namazı ve dinine olan bağlılığını hafife aldığım, alaya kalktığım günleri hatırladıkça kendimden nasıl utanıyorum bilseniz. Fakat Allah’a ibadetteki lezzet ve saadetten, o kadar habersizdim ki, o zamanlar…”

İslami hayat yolunu seçmiş Bilal’le, sosyetik bir aile çevresinde büyümüş Feyza arasındaki aşkın hazin hikâyesini anlatan bu satırlar “Huzur Sokağı” adlı romandan alınma. Kitap, muhafazakâr kesim tarafından bir dönem adeta hatmedilmiş, 83 kez basılarak 200 bin dolayında satılmıştı. İslami kesimin genç kızları için bir nevi yaşam kılavuzu olan roman mesajlarla dolu “hidayet romanları”nın ilki ve en ünlüsüydü. Şenler’i zaman içinde Dr. Sevim Asımgil ve Emine Şenlikoğlu gibi yazarlar izledi. Adı geçen son iki yazarın kitabının satış rakamları zamanla azaldı ve söz konusu kesimin en çok okuduğu yazarlar değişti.

İşte bu süreç ve değişim, Galatasaray Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. İpek Merçil’in doktora tezinin konusunu oluşturuyor: İslamcı kadın aydınların 1962-2002 arasında yer alan 40 yıllık dönemdeki edebi üretimleri! Araştırmanın en önemli sonuçlarından biri bu çalışmalarda “aşk”ın çok önemli bir yer tutması. Öyle ki, kapağında “aşk” kelimesi geçen kitaplar çok satılmış, bu konuya duyulan açlık yıllarca adeta sömürülmüş. Ama bu kavram söz konusu okur kitlesi için tükenmiş artık. Belki de bu yüzden hidayet romanları eskisi kadar tercih edilmiyor. Tabii zamanla okuyucunun ve yazarın kalitesinin yükseldiği de önemli bir etkin. Asıl ilginç olansa bu romanların yerini alan çalışmalar ve isimler. Merçil’in, ikinci nesil İslamcı kadın aydınlar olarak tanımladığı adlar şunlar:

Cihan Aktaş, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Halime Toros, Nazife Şişman, Hidayet Şefkatli Tuksal, Yıldız Ramazanoğlu, Mualla Gülnaz, Sibel Eraslan, vs… Bu yazarlardan en çok öne çıkanlarsa Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu, Dr. Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ve Cihan Aktaş.

Hidayet romanları yerine bu yazarların tercih edilmesinin nedeni, o yazarların eserlerinde gizli. Barbarosoğlu gündelik yaşamı ve yaşadıklarını anlatıyor. Aktaş sorunların karşısında nasıl çözüm üretileceğini ele alıyor, Bekiroğlu’ysa arayış ve aşkı! Ama üçünün en önemli ortak özelliği, bireyi anlamlandırmaları. Elbette dini değerlerden uzaklaşmadan! İnanç her satırda hissediliyor çünkü. Üçünün de edebi dilinin güçlü olduğu da göze çarpıyor.

Okur profili de değişti

Bu yazarların okur profili genellikle gençlerden oluşuyor; lise ya da üniversite öğrencileri, üniversite mezunları ya da ev kadınları. Okurun yelpazesi de zamanla genişlemiş; eskiden sadece kendilerine dayatılan isimleri okuyanlar artık kendi zevklerine göre kitap seçiyor, daha özgür ve seçici davranıyorlar. Bu kitlenin bir özelliği de yazara sadık ve bilinçli olmaları. Timaş Yayınları Editörü Emine Eroğlu’na göre, bir yazarın makalesi iki ayrı yerde yayınlansa okuyucu yazarın kendini tekrarlamasından rahatsızlık duyuyor. Özellikle kadın okuyucular bir araya gelerek küçük okuma kulüpleri kuruyor. Geçmiş yıllardaki cemaat destekli konferans salonu toplantılarının yerini de edebiyat sohbetleri almış. Bu süreçte kitap satışlarıyla birlikte bu tür kitapları basan yayınevlerinin çoğaldığı görülüyor.
Söz konusu yazarları öncekilerden ayıran ve kendi aralarında ortak payda oluşturan en önemli farklılıksa bireye hitap etmeleri. “Tek tip” veya “güruh” olarak algılanmaya ve yönlendirilmeye alışmış gençler kendilerini farklı hissedebiliyor onların sayesinde. Kültür Üniversitesi Öğretim Üyesi, yazar ve eleştirmen Prof. Dr. Iskender Pala okuyucu kitlesindeki bu değişimi şu sözlerle açıklıyor: “İnsanlar, toplum de birey olarak yer alabilmek için, İslami ya da İslamcı bir kimliğin yetmediğini, entelektüel kimlik taşımak gerektiğini fark etti. İslami kadın yazarların ön plana çıkmasının sebebi, uzun zamandır İslamcı kesimin ıskaladığı ve yeni farkına vardığı sorunları çözme metodu. Bu isimler sorunlara çözüm üreten insanlar. Okuluyla, medyasıyla, düzenle, kendi iç dünyasıyla, hayatla kavgalı insanların asıl ihtiyaçlarını fark ederek onları birey yerine koydular. Bekiroğlu denemeye yakın üslubuyla, Barbarosoğlu çözüm üreten, bilimsel yaklaşımıyla ve Aktaş da tecrübelerinin birikimiyle bu gençlerin neye ihtiyaçları olduğu sorusunun cevabını iyi biliyor”.

Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu bu kesimdeki en popüler yazar, aşkı en güzel anlatanlardan. Kitapları çok satılıyor. Karadeniz Teknik Üniversitesi Edebiyat Bölümü Dekanı olan Bekiroğlu’nu yalnız muhafazakâr kesimin okuduğu da söylenemez, İslamcı bir kimliği yok çünkü. Hiç reklam yapılmadığı halde kitapları 70 baskıya ulaşıyor. Kullandığı edebi dil ve felsefi yaklaşımı açısından zor bir yazar olarak nitelendiriliyor. Çok sadık ve özel bir okur kitlesi var. Bir röportajında dağın ötesiyle ilgili olduğunu söylemiş. Aşka getirdiği tanım da ilginç: “Aşk yol göstericidir!” “Cümle Kapısı” adlı son kitabında Nazım Hikmet ve Piraye’den bahsediyor, “Yusuf ile Züleyha” kitabındaysa tarifi güç bir aşkı anlatmış.

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu da bir sosyoloji doktoru, 41 yaşında. 1996’dan beri Yeni Şafak Gazetesi’nde köşe yazarken edinmiş ilk okuyucularını. Öykülerinde kadının ya da erkeğin ontolojik yalnızlığını, zihniyet dönüşümünü anlatıyor. Okurlarının hayata karşı bağışıklık sistemlerini güçlendirmek için, yaşadığı gibi yazıyor. En çok satan kitabının adı “imaj ve Takva”. Cemaat okurundan birey okura geçildiğinin altını çiziyor. Karabıyık’a göre, hidayet romanlarına 2000’lerde ilginin azalmasının nedeni o romanların kızlar hidayete erince son ermesi. Halbuki “Hidayete eren kızların yaşadığı sert bir hayat var dışarıda”. Önümüzdeki hafta, islami kesimde ilk defa bir kadın yazarın kaleminden içinde kadın olmayan romanı yayımlanacak: “Hiçbir yer!”

İran’da yaşayan Cihan Aktaş’ın söylemiyse biraz daha siyasi, biraz daha feminist. Hem hikâye hem inceleme yazıları yazıyor. “Bana Uzun Mektuplar Yaz” adlı romanı Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2002’de yılın romanı seçildi. Konusu, yatılı okula giden bir genç kızın iç çatışmaları. Aktaş, bu dünyaya has soruları olan insan için yazdığını söylüyor.

Sami HOCAOĞLU, ; “İbretlik bir hikaye”

İbretlik bir hikaye

Sami HOCAOĞLU
Adı: İsimle Ateş Arasında. Bir romandan daha fazla bir şey bu. Aşk olsun Nazan Bekiroroğlu’na? Zaten “aşk” olmasaydı, yazıya, sanata, estetiğe, öğrenmeye dair her şeyi içeren “meşk” de olmazdı.
Osmanlı hakkında yazmak için sadece Osmanlı’yı iyi bilmek yetmez. Osmanlı’yı Osmanlı eden değerlerin bir numaralısı olan İslam’ı da çok iyi bilmek gerek. Ama, Kur’an’sız bir İslam bilgisi de ne ola ki? Bu olsa olsa, İslam’sız Osmanlı bilgisine benzer.
İsimle Ateş Arasında yazarı, işini ciddiye almış. İslam’sız Osmanlı’nın, Kur’an’sız İslam’ın bilinemeyeceğinin farkına varmış. Bilgisini ve kültürünü romanına kendine özgü bir üslupla yansıtmış. Romanın zamanında ilerlerken yer yer yürümekte zorlansanız da, sizi sizden alıp alıp götüren sayfalar bu açığı kapatıyor.
Maksadım, roman eleştirisi yapmak değil. Esasen, edebi bir ürünün en adil ve mutedil eleştirmeni (=eleği) zamandır. Zaman, kendi kalburuna konulan şeyleri biteviye eleştirir. Zamanın kolları hiç yorulmadan bu kalburu sallar. En sonunda kimileri kalburun üstünde kalır, kimileri de altına geçer.
Ama benim asıl değinmek istediğim, bu topraklarda üretilen değerlerin, bu topraklarla irtibatının sahiciliği sorunu.
Son yıllarda tarihi romanlar hayli moda. Konusu tarih olan bir roman, sadece “bu topraklarda” üretilmekle kalmayıp, “bu topraklar hakkında” üretilmiş bir üründür. İyi de, tasavvur ve aklının bu topraklara aidiyeti kuşkulu bir yazar, bu topraklar üzerine kimin tasavvur ve aklıyla üretecektir ki?

Ödünç alınmış bir tasavvur ve akılla ne kadar başarılabilir bu işler? Elbette bu, “bir kovboyun yerliler üzerine yersiz denemeleri” olmaktan öte gitmez.
Ödünç tasavvur ve akılla bu topraklara ve bu toprakların insanına bakma sorunu keşke sadece edebiyatçıların sorunu olsaydı. Onlar, bu ülkedeki özelde 80, genelde 150 yıllık “ideolojik klonlamanın” ürünlerinden sadece biri.
Resmi ideolojinin yeni bir tür elde etmek için kurduğu laboratuvarlar olan şu eğitim (“eritim” mi demeliydim?) sürecinden, içinde güçlü bir isyan ve itiraz olmadan geçen hangi fani, kendini bu klonlamadan kurtarabilir ki?
Ama arada bir tatlı kazalar da olmuyor değil. Nazan Bekiroğlu ve romanı işte bu tatlı kazalardan biri.
Roman, Osmanlı deyince ilk elde akla gelen üç beş kurumdan biri olan Yeniçeri Ocağı’nı ele alıyor. Fütuhat toprağı olan Balkanların Hıristiyan ahalisinden -tabir caizse- “zekat” olarak toplanan “pencik”lerin 400 yıl süren trajik hikayesi bu.
Yeniçeri adayı Nezuka’nın ana kucağından alınışının acıklı öyküsüyle başlıyor roman.
Yeniçerilerin Osmanlı’nın ikbal ve gücünü temsil ettiği dönemler… Yeniçeri Ocağının bozuluşunun tipik bir göstergesi olan “esame ticareti”… Asıl adı Numan olan birinin Ocak defterine kayıtlı Mansur’un ismini satın alması… ”Ev, evlilik. Nur, Nihade, aşk, çiçekler ve buhur…
Sonunda II. Mahmud’un milletin baştacı iken başbelası haline gelmiş olan ordunun topyekun ortadan kaldırılmasına ilişkin fermanı. Dünün gözbebeği olan ordu öylesine bir nefret odağı haline gelmiş ki, ona dair isimler, ünvanlar, libaslar ve simgeler bile yasaklanıyor. Nihayet, halkın da eline geçirdiği baltalar, nacaklar, kamalar, kılıçlarla katıldığı topyekün bir tenkil harekatı sonucunda, yeniçeri kışlalarının ateşe verilmesiyle hikaye son buluyor. Yani her şey “isimle ateş arasında” olup bitiyor.
Romanın hikayesinin en öğretici tarafı halktan kopmuş, halka yabancılaşmış bir ordunun ilelebet yaşayamayacağı gerçeği.
Yeniçeri ordusu, Osmanlı’yı cihan devleti yapan orduydu. Bu nedenle yeniçeriler kendilerinin devlet için ne denli vazgeçilmez olduklarını iyi bilirlerdi. Bu durum onlarda aşırı bir gurura ve şımarıklığa yol açtı. Ne söz dinlediler, ne hukuk. Kendilerini hukukun/şeriatın üstünde gördüler.
Devlet içinde devlet oldular.
Önceleri “milletin ordusu” idiler. Sonraları milleti “ordunun milleti” olarak gördüler.
En sonunda “millete karşı bir devlet” haline geldiler.
Dün milletin değer ve menfaatlerini savunurken, gün oldu kendi menfaatlerini milletin değer ve menfaatlerinin üstünde görmeye başladılar.
Evvelce milletin inanç ve değerlerinin güvencesiydiler. Fakat gitgide milletin inanç ve değerlerini tehdit eder hale geldiler. Milletin ocağından beslenip milleti tehdit ettiler. En sonunda tehdit ettikleri millet tarafından yok edildiler.
Çok ibretlik bir hikaye değil mi? Bugün de herkesin ibret nazarlarıyla üzerinde bir kez değil, bin kez düşünmeleri gereken yaşanmış bir tarih.
Nasıl hatırlamayız Kur’an Şairi Mehmed Akif’in “İbret alınsaydı tarih tekerrür mü ederdi?” diyen çığlığını?
Bu çığlığı bize hatırlattığı için, Bekiroğlu’na bir kez daha teşekkürler.
Yeni Şafak, 10 Ocak 2003, sf. 8

Dursun ŞAHİN ; “İsimle Ateş Arasında’ya Dair Birkaç Kırık Söz”

İSİMLE ATEŞ ARASINDA’YA DAİR BİR KAÇ KIRIK SÖZ

Dursun ŞAHİN

renkler güneşden çıktılar

renkler güneşe girdiler

renkler güneşsiz öldüler

ne renk gerek bana

ne renksizlik

güneşler bir yerden çıktılar

güneşler bir yere girdiler

güneşler onsuz öldüler

ne aydınlık gerek bana

ne karanlık

şekiller bir yerden geldiler

şekiller bir yere gitdiler

şekiller görünmez oldular

büyük köse vur

bütün sesler bu sesde boğuldu

mansûr

mansûuur

(Mansûr – Âsaf Hâlet Çelebi)

Yıl 1362 mi 1363 mü bilinmez de I. Murad’ın “Yeniçeri Ocağı’nı kurduğu beyan edilir tarih kitaplarında. Ardından gelir gider isimler; Üçüncü Murad, Genç Osman, IV. Murad, III: Selim ve III.sü Mustafaların ve Sonunda ise II. Mahmud… ardından önemli bir not düşülür tarih kitaplarına kapanan yeniçeri ocağına dair.

Küçük kızın okuduğu tarih kitapları ne anlatır, nasıl anlatır bilinmez ama, bunlar isimle ateş arasında yer alan isimlerdir.

Oysa küçük kıza öğretilen kimi zevk ve safa düşkünü padişahlar, kimi de kurtları, kuşları doyuran padişahlardı. Hangisini yazar elleri şimdi…

Nedir anlattığı ? Devlet-i Âl-i Osmânî’nin sona giden süreci mi ? Yeniçerilerin tarihi mi ? Kokuların dili mi ? Aşk mı ?

Küçük kız yendi de tüm tarih bilgilerini tarihi yeniden yazdı. Çünkü, o artık bir yazıcıydı, hem dünü hem yarını nasıl da dillendirirdi.

Padişahla yeniçerinin isimleri arasında yazılmıştı bu hikaye. Oysa tarih söylemezdi yeniçeri adını Kabakçı gibi olmadıkça. Çünkü onlar özne değil nesneydiler tarih nazarında. Bu hikayede ise birer ateş oldular.

Bütün öykülerin sonunda olduğu gibi kar yağmadı bu kez. Oysa yüzyıllarca mangalların ve ocakların sıcaklığında kışlar geçirmeye alışkın olan defterler, hiç üşümedikleri kadar üşümekteydiler.

Söz yerini bulmuştu bu kez. Açılıp kapanan parantezlere sıkıştırılmış tarihleri hatırlatan şair acıtırken yürekleri, hep Genç kalacak Osmanlar, özünü arayan Nezukalar, Nihade’yle Nûr arasına sıkışmış Mansûr, sınanan yeniçeri kâtibi, vurulmuş eşinin etrafında pervane olan turnalar acıtmaz mı yürekleri…

Su ile ateş arasında yeni yangınlara gebe İstanbul bu kez bir su kenarında ya da bir evliya türbesinde duramadı da, himmetine muhtaçları himmetsiz koydu Hacı Bektaş…

Bu ateşte yanmak, benzemiyordu İbrahim’in yangınlarına ve dönüşmüyordu gül bahçesine. Şimdi hüznün arka bahçesindesiniz. Yanmamışsa hala ağaçlarınız, yapraklarını dökebilirsiniz.

Yine NUN’da başlayıp NUN’da biten bir maceranın ortasındasınız. Nezuka, Nusret, Numan, Nihâde, Nur… Değil mi ki, hüküm sadece bir NÛN, “KÜN FEYEKÛN” o da O’nun.

İsim yeniçeri ve padişah için ne ifade eder ? Nasıl da silinir birinin adı ve aynı adı taşısa da farklı kaderleri taşır bir padişah bir yeniçeri ?

Girift bir tarihin içinde akmam diye feryat eden Tuna boylarından kendisi gibi koparılıp getirilen filbahri kokularında ana kucağını hatırlamaya çalışan Nezuka…

II. Mahmud döneminde bir yeniçeri. İdam edilen Mansur’un yerinde bedeli ateşle ödenecek bir hayatın sahibi. Ki okuyucu Mansur diye bildi de, yazıcısı Numan bildi. Bu yüzden isimle başlayan hikâye bitecek ateşte ve öyleyse ortasındayız, ismin ya da yangının…

Ne zaman ki dökülür dişleri şın’ın bozulma başlar da ta derinden yayılır ocaklara ve Devlet-i Âl-i Osmânî bulamaz bedelini günahlarının. Yazıcının her bir kelimesi yürekleri acıtarak dökülür:

Düşme. Çürüme. Çökme ?

Bozulma. Nizamdan çıkma. Çözülme ?

Eskime. Değişme ?

Kokuların bilinmeyen dünyasını tanımanın zorluğunda duydu Mansur aşkı ki çıkmazdı, zordu, ulaşılmazdı. Çünkü o, siyah güle benzerdi.

Hayat kokular arasında başlar da alır aklını başından unuttururcasına Nûrunu, ziyasını, tüm aydınlıklarını…

İsminin başına sıra sayı sıfatı almayan Süleyman girmez de hikâyeye, hatırlatır sabrın acı meyvesini tatmış şehzadesinin :

“Ey serâser âleme Sultan Süleymân’ım baba

Tende cânım, canımın içinde cânânım baba”

diyerek kaleme aldığı mektubunu:

“Ey demâdem mahzar-ı tuğyân ü isyânım oğul

Takmayan boynuna hergiz tavk-ı fermânım oğul”

mısra’larıyla cevaplayan ve onun ölüm fermanını boynuna taktırmaktan çekinmeyen Süleyman’ı “Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayâl” diyerek yok saymak… Rüya mı gerçekten çektiklerimiz ?

O bir avuç kadınlardan değildi ama bir romanın sahifeleri arasında İstanbul, ondan üste buhurcu tanımamıştı. O ki kahramanıydı romanın, dört cildi boş bırakarak anlatmıştı yokluğu, kimsenin bilmediği kokuları sarardı İstanbul’u ve o olmasaydı yangın kokusu sonsuza dek saracaktı İstanbul’u sonsuza dek ve dünyanın hiçbir yerinde görülmeyen yangın neş’esi şarkılar söylenecekti.

İstanbul’un çok yüzü varken yangınını anlatmak niyeydi ?

Sır kâtibi dönüşünce yeniçeri kâtibine tersyüz olur hikâyelerin gerçekleri. Sadece padişahın değil yeniçerinin yüreğini de görüverirsiniz. Yaşamalı ki kâtibü’l-esrâr yazılacaklar yazılabilsin. Değil mi ki padişah güvendi ona, güvendi yeniçeri, Yusuf, Züleyha güvendi. Öyleyse yaşamalı. Lekesiz alınlarda kalan izler de öyle demez mi zaten…

Ve sorular:

Nasıl mümkün olabilir maziye bu denli yakın, ama bir o kadar da uzak olmak… Bir padişah bir yeniçeri; bir Mansûr bir Nihâde bir Nûr bir Nûman; bir yazıcı bir okuyucu olabilmek, yine de ne ona yakın ne buna uzak… Yanarken de hissetmek iliklerinde ölümü, yakarken de. Ve ne tuhaf yine de vehim ve hayâl dünyasında yaşamaya devam etmek…

Hikâyet şikâyetse kimdendir şikâyetin ey Cân ?

İki ölüm arasına mı doğmadayız, yoksa iki hayat arasında mı ölüyüz ?

Hâlâ çığlıklar gelir (mi) Topkapı sarayından ve acır (mı) senin de yüreğin ?

Ve son soru dökülür: YANA-sın, söyle, kimden yanasın ?
Türk Edebiyatı, Ocak 2003, sayı 351, sf. 72,73