DURSUN, Ercüment: “Bu dünyadaki aşk aslından bir surettir”, Vakit, 11 Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

Bu dünyadaki aşk aslından bir surettir

Nazan bekiroğlu’yla “İsimle Ateş Arasında” romanı üzerine Ercüment Dursun’un yapmış olduğu “yazdırılmış tarihe karşı”, “tarihi” konuşmayı sunuyoruz…

KONUŞAN : ERCÜMENT DURSUN

-Sizin ifadenizle “isim, koku, hatıra, karanlık, ateş ve suya dair yazılmış” bu romanda ne söylemek istediniz Nazan Hanım?

-Tek şey değil, bir arada duran çok şey. Ama hepsinin üzerinde galiba şunu söylemek istedim ki: İsmin, kokunun, suyun, bu arada ateşin ve karanlığın aslı bambaşka bir yerde duruyor. Çünkü biz sadece hatırlayıcılarız. Bize kalan sadece, vurup geçen hatıralarla sarsılmak ama tanıyamamak.

-Kusursuz aşk da mı bu dünyada durmuyor? Neden?

-Her şey gibi aşkın da kusursuzu bir başka âlemde duruyor. Bu dünyadaki, aslından eksiltilmiş bir suret, bu yüzden kusur içeriyor.  Aşklar da devletler gibi doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar. Aşk yalanlansın diye değil ama, gerçek aşkın mahiyeti daha iyi anlaşılsın diye.

-Yani geriye sadece hasret mi kalıyor?

-Elbette. Ama ruh kaynağına hasret çekerken kimi çektiği hasretin adını koyabilirken kimisi koyamıyor.

-Romanınızın bir tezi de resmi tarihin güvenilir olmadığı. Tarihe güvenmiyor musunuz?

-Yazdırılmış tarihe güvenmiyorum. Tarihin geçmişle aynı şey olmadığını fark ettiğim günden beri, resmi tarihin hükümleriyle bireysel tarihçelerin ne kadar uyuşmaz olduğunu anlatmayı deniyorum.

-Tarihe duyduğunuz güvensizlik noktasında tarihçilerden gelecek tepkiler sizi korkutmuyor mu?

-Tabii ki hayır. Saptırılmış tarih kavramını tarihçilerden öğrenmedik mi?

-Osmanlı asırlarından sizin ilginizi çekenler hangileri oluyor?

-Güneşe hayran olmamak ve ışıktan gözleri kamaşmamak mümkün değil. Kuranlar ve yükseltenler. Bir yanda bozkırda buğday tarlası, diğer yanda olgunlaşmış saltanat meyvesinin cazibesi, şehir ve saray. Fakat devletin ömrü üzerinde şahsi dehaları kadar nasiplerinin de cömertliği ile duranların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlı’nın. Kaderden başka hiçbir sözcük o asırlarda hiçbir kilide anahtar olmuyor ve trajik padişahlarla aniden burun buruna geliveriyorsunuz. Kadersiz kahramanlar onlar. Tarihin kendilerine yüklediği rolü üstlenmekten başka hiçbir çareleri de yok.

-Trajedileri nerede başlıyor?

-Şimdi Fatih’in yerine IV. Murad’ı, Kanuni’nin yerine III. Mustafa’yı koyuversek, ne olurdu? Bunu düşünmenin anlamı yok , yok ama insan düşünmeden de edemiyor. O zaman içiniz sızlıyor, ürperiyorsunuz. “Herkes kendi kaderini yaşar”, bu çok doğru, padişah da olsanız. Rol biçilmiş, onu giyeceksiniz. Benim kuvvetle hissettiğim trajedi belki “saptırılmış tarihin” onları acımasızca mahkûm ettiğini fark etmemden kaynaklanıyor. Ne yapsın, tam kırk yıl şimşir ağacının acı kokusuyla sarmalanmış bir kafesin içine hapsedilmiş şehzade, padişah olunca ne yapsın? Hiçbir şey, çırpınmaktan başka hiçbir şey. Öyle de oluyor ama onların çoğu inmeden ya da kalpten ölüveriyor. Cephelerden gelen kötü haberler üzerine. I. Abdülhamid, III. Mustafa çaresiz, en fazla kendi kalplerinden vaz geçebiliyorlar. Bu çok beşerî. Ve ben yazıcı konumumla en fazla onlarla ilgiliyim.

-Bu padişahlardan biriyle karşılaşmanız mümkün olsa?

-Biriyle değil, hepsiyle karşılaşmak isterim.

-Biriyle?

-III. Mustafa. Bir labirentte sıkışıp kalmış. Savaş bitse orduyu düzeltecek. Ordu bozuk savaş bitmiyor. Sosyal düzen, devlet kademeleri, her şey bozuk. Her şeyin farkında ama ne yapsın? Onu anlıyorum. Kalbim kopacak sanıyorum. Roman, hikâye, yazı, sanat burada tümü iflâs ediyor. Ki anlatılmasına kelimeler yetmiyor.

-Neden yazar değil de yazıcı? Bu bir tevazu mu?

-Mütevazı olduğunu fark edenin tevazudan bahsetme hakkı yok. Dolayısıyla sorunun bu kısmına cevap verme tasarrufunda değilim. Diğer yandan yazıcı’nın sadece “printer” anlamına gelmediğini görecek göze de sahibim. (Gerçi printer anabilgisayara bağlıysa bunda da mahzur yok!). Yazıcı, kâtip demektir ve kâtip de kendisine yazdırılan metin karşısında iradesi, müdahil alanı sıfırlanan âdemdir. Lâkin imlâ hatalarının sorumlusudur. Böylece yazarlığın, “hikmeti kendinden menkul” duruşuna bir alternatif olarak daha çok yazıcı olmaya talep edersiniz. O bir yandan sözü kendisine değil, asıl sahibi olana irca ederken kusurlarından da kendisini sorumlu tutar. Şahsi bir duruş.

-Romanınızın koku katmanı ve filbahri çiçeğine yüklenen ezel hatırası ilgi çekici.  Filbahri çiçeğini yeni nesiller tanıyor mu?

-Zannetmiyorum. Bahçesi olmayan, filbahriyi (fûl-i bahrî) ya da diğer ismiyle limon çiçeğini nasıl tanısın?

-Peki siz nasıl tanıdınız ve sizin için anlamı ne?

-Ben kendisini çok geç fark eden biriyim. Şimdi düşünüyorum da, fakültede olduğum yıllarda bile, çektiğim mahiyeti meçhul bir arayış acısı mevcut olmakla birlikte, çocukça resim arayışlarımın dışında, bir bilincim yoktu. Fakülteyi bitirdiğim yıl oldu büyük uyanış. 79’ yazı. Uyanışımın refakatinde iki katlı eski bir Trabzon evinin bahçesindeki bir filbahri fidanı vardır.  Sonraları ’94 yazında ikinci bir uyanıştan ya da ikinci bir kendini buluştan söz edebilirim hayatımda, o zaman da ömrümün galiba en güzel yıllarını geçirdiğim kumsalda, hanımeliler bulunan bir bahçede dört buçuk yıl yaşadım. O bahçede yıldızların, servilerin tepesine kadar  inebileceğini, gökyüzünün başımın üzerinde dönebileceğini, denizin bir sis perdesi arkasına nasıl sığınabileceğini, şehirde hiç fark etmediğimiz şeyleri, toprağın şubat sonundan itibaren nasıl uyandığını fark ettim. Papatyalı bir Nisan toprağına gerçekten ama gerçekten yüz üstü kapandığım bir gün oluşa vasıtasız katılmanın ne anlama geldiğini fark ettim. Orada da ön bahçede bir filbahri fidanı vardı. Yine refakatteydi. Kokusu. Bana her kokudan daha fazla hatırlatıyor.

-Peki tanıyor musunuz?

-Hayır, hatırlıyorum ama tanıyamıyorum. Yani adını koyamıyorum hatırladığım şeyin. Ve bu çok güzel ama çok acı. Hazdan acıya geçilen o ürpertici an parçası. Sadece aslının orada durduğunu biliyorum. Burada duran sureti.

Leave a comment

Your comment