“Aşkın tükenişe varan yolculuğu”, Dergibi.Com, 3 Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

Aşkın tükenişe varan yolculuğu

Nun Masalları adlı hikaye kitabından sonra uzun bir sessizliğe gömülen Nazan Bekiroğlu, en son Yusuf ile Zuleyha’yla okur karşısına çıkmıştı. Ara dönemde dergi ve gazete sayfalarında yer alan deneme ve makalelerinden oluşan Mor Mürekkep ve Mavi Lale’yi saymazsak pek sık ürün veren bir kalem değil Bekiroğlu. Sadık ve özel bir okur kitlesinin oluştuğunu bildiğimiz Nazan Bekiroğlu, en son bir sürpriz yaparak romanla çıktı okurlarının karşısına.

İsimle Ateş Arasında, adını verdiği bu romanında Nun Masalları’ndaki atmosfere benzer ama hikayeden biraz öte, romandan biraz beri bir dünyaya, ama aynı duyarlıkların hakim olduğu bir dünyaya götürüyor. Nazan Bekiroğlu ile son kitabı İsimle Ateş Arasında’nın serüvenini, son dönemde yükseliş gösteren tarihi romanlara, Osmanlı’ya, aşka, kadına ve kokulara dair uzun bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ercüment DURSUN
ercumentdursun@lycos.com

• Sizi şimdiye kadar bir hikâyeci olarak tanıdık. Yûsuf ile Züleyha’da hacimli metnin ilk örneğini vermiştiniz. Şimdi de bir roman. Neden roman ve neden İsimle Ateş Arasında?

Bu soru çok soruluyor, ve ben benzer sorulara benzer cevapları veriyorum, bağışlansın. Hikâye bitip de içinizdekinin bitmediğini fark ederseniz eğer, hattatın öyküsüne her bitti dediğinizde, o yeni bir öyküyle dikilirse karşınıza. O zaman ya Nun Masalları’ndaki gibi bir birbirine bağlı öyküler yazmaya başlarsınız, ya da büyük metni tercih edersiniz. Çünkü büyük metin, yazarını, onun içini, hissini, fikrini daha geniş bir zaman aralığında derleyip toparlar. Bu, romanın hikâyeye göre daha kolay sayılabilecek yanıdır. Şimdi bir roman yazmış olmamın nedenine, anlatma ihtiyacı, diyelim. Yûsuf ile Züleyha’dan bu yana kendimi geniş hacimli metinle daha iyi ifade edebildiğimi fark etmiştim. Bu defa da anlatmak istediklerime bir hikâyenin hacmi yetmeyecekti, bu yüzden roman. Bir veya iki değil, o kadar çok hikâye anlatmak istiyordum ki. Bu yüzden roman.

Neden İsimle Ateş Arasında, buna gelince. Çok defa bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı kalırız biz. Aynı anda tek şey olmak, en azından bazı kıymetler bakımından, çok beşeri gibi durmuyor. Bu romanın dünyasında da her şey, bir şeyle bir şey arasında asılı. Bu arada kalmışlığın simgesel yükünü en fazla taşıyabilecek olan değerler bir yandan isim bir yandan ateş gibi göründü bana.

Hem felsefi, hem imgesel/sembolik ve hem de gerçeklik düzleminde. Romanın üç katmanı var. Hem padişah ve yeniçerinin, hem Numan ve Nihade’nin, hem de küçük hikâyelerin anlatıldığı katmanlarda geçerli ismin ve ateşin temsil ettiği kıymetlerin çatışması: Padişah isimle ateş arasındadır. Her şey bir isim etrafında döner saltanatta. O, koruması gereken bir hanedan ismidir en fazla ve nihayetinde ilâhi bir ismin yüceltilmesine hizmet eder. İktidarının hem onaylayıcısı ve hem de tehdidi olan yeniçerisi, o ise bir ateş ismidir. Yakıcı ve sonunda kendisi de yanan. Bir yeniçeri olan Sinan, “semender”e benzetir yeniçerileri, ateşte yanmayan masal yaratığı. Diğer yandan Numan’ın aşk hikâyesinde Numan isimle ateş arasındadır. İsim, Numan’ın kelâm yanını, akıl yanını temsil eder. İsim, bütün bir felsefedir çünkü.

İlm-i kelâm, Allah’ın varlığını ve ona ait bahisleri İslâm’ın izin verdiği ölçüler içinde de olsa akıl ve mantık yoluyla çözmeye çalışan ilmin adıdır. Nutk, Arapça’da aynı zamanda hem konuşma hem düşünme anlamına geliyor. Nutk ve mantık aynı kökten gelme. Kelâm düşünmenin, düşünme kelâmın eseri. Ve bunlar aklın sahasında kalan oluşlar. Bu yorumlar çok uzatılabilir. Neticede, Numan, kendisini başlangıçta sadece aşk zanneder. Oysa baskın bir kelâmcılığı vardır. Fark etmek, öğrenmek, anlamak, zannetmek, adlandırmak Numan’ın en çok kullandığı fiiller. Nitekim uyuyan aklı Nihade’nin vurduğu darbelerle açığa çıkar ve Numan’ı yakar sonunda. Okyanus bir kalp ve serçe kadar akla sahip olmakla övünen, bir gün zannettiği gibi olmadığını, ve aklın ve onun çocukları olan şüphe ile vesvesenin pençesine düştüğünü fark eder. Bu yüzden “İsimle Ateş Arasında”.

Bütün bu ayrıntılar bir yana, romanın isme dair bütün açılımlarının, ilk sahifede yer alan “Füsus, ilk cümle” kabulüne dayalı olduğunu belirterek bu cevabı bitirmek isterim. “Hikmetleri kelimelerin kalbine indiren Allah’a hamd olsun”. “Allah’ın kelimeleri”, yine Füsus’da M. Arabi’nin ifadesiyle, mevcut varlıkların ayân-ı sabitesinden başka bir şey değildir. Ayan-ı sabite ise gelmiş ve gelecek bütün şeylerin ve hadiselerin gayb âleminde ve ilâhi bilinçteki tasavvuru, yani onların ismidir. Yani ki Âdem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir. Vahdet-i vücud’un yirmi yedi meselesinin/”hikmet”inin, yirmi yedi Peygamberin ismine izafe edilerek tefsir edildiği Füsus’da, ilk bahsin Âdem fassı olması ve onda da ünlü “Âdem’e isimler öğretildi” âyetinin yorumlanması, bu romanın yazılma sürecinde beni çok ilgilendirdi.

• Nasıl yazdınız bu romanı? Yûsuf ile Züleyha’yı âdeta kendiliğinden, su akar gibi yazdığınızı çeşitli söyleşileriniz vesilesiyle biliyoruz. Bu da öyle mi oldu?

Yûsuf ile Züleyha, haklısınız, âdeta kendiliğinden, su gibi akarak yazılmıştı. Bunu arayarak buldum. Yûsuf ile Züleyha âni ilhamlarla, bölüm bölüm, hiç olmazsa geniş metin parçaları halinde yazılmıştı. Orada en son yaptığım bölümlerin ses ve tema ritmini düzene koymaktı. Fakat bu romanda her şey cümle cümle, en fazla paragraf paragraf geldi. Hatta bazen bir tek kelime veya bir tek imaj. Sonra bütün o cümlelerin, paragrafların, imajların bir kanaviçe üzerinde bir kadının renk ve motif tanzimi gibi yerlerine yerleştirilmesi gerekti. Bu yanıyla meşakkatliydi. Diğer yandan bir tek cümlenin bile büyük bir metnin bütünü içinde sadece kendisinin doldurabileceği bir yere sahip olduğunu en baştan kabul ederek yazmış olmam zannımca hikâyelerine ayrılarak yazılmış bu romanı en fazla roman kılan yanı.

• Romanınızın üç katmanı var. Bunların ilkinde bütün bir Osmanlı tarihi, devlet ve onun Yeniçeri ordusu ölçeğinde yoruma tabi tutulmuş. İkinci katman bir isim ticaretinde esame satın alan taraf olarak hayatı değişen Numan’ın tutkulu aşkının acı hikâyesi. Üçüncü katmanda ise çoğu, padişahlar ağzından anlatılan on bir küçük öykü var. Ve sonunda her şey II. Mahmud’un yeniçeri ocağını topa tutarak kışlaları yaktırmasıyla muazzam bir yangında yok oluyor. II. Mahmud, Yeniçeriler. Devlet, ordu. Osmanlının tarihsel sürecine yüklediğiniz bu yorum denemesinde kim haklı?

Nasreddin Hoca gibi durmasın ama herkes haklı değilse de mazur. Yeniçeri bozulmakta mazur. Yeniçeri bozulduğunda ne kalmıştı ki bozulmayan? Şehzade iyi padişah olamamakta mazur. Padişah ordularının başında sefere çıkamamakta mazur.

Ekonomi bozulmakta mazur. Yönetim sekteye uğramakta. Padişah kendi ordusunu yok etmekte mazur. II. Mahmud yeniçerileri topa tutmayıp da daha ne yapsındı? Belki romanın trajedisi bu zaten. Herkes mazur ama birileri yanmak zorunda. Bir yerde ipin koptuğunu, kaderin kırıldığını görmek zorundasınız.

• Peki siz nerede durdunuz?

Ben hepsine eşit mesafede durdum. Politik olsun diye değil. Cevabını bulamadığımdan da değil. Her duruş noktasına göre tarihin yeniden yazılabilirlik taşıdığını artık öğrenmiş bulunduğumdan. Asıl söylemek istediğim zaten bu. Tarih bilimi, vahiy gibi mutlak değildir. Farklı duruş noktalarından farklı haritalar çıkarılabilir. Farklı bakış açılarından farklı tarihler yazılabilir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir.

• Bu durum çok farklı “gerçekler” doğurmaz mı? Ve bu da “yalan” anlamına gelmez mi? Sizin kahramanınızın o kadar korktuğu şey.

Tamam işte. Beni korkutan da bu. Tarih ve geçmişin aynı şey olamaması “farklı gerçekler” riskini artırıyor.

• Tarihe duyduğunuz itimatsızlık noktasında tarihçilerden gelebilecek tepkiler sizi korkutmadı mı?

Tabii ki hayır. Benim problematiğimin en fazla da “tarihçiler” farkında. “Saptırılmış tarih” kavramını tarihçilerden öğrenmedik mi?

• Sizce bu romanın asıl kahramanı kim?

Kanuni. Hiç görünmese de varlığı daima hissedilen Süleyman.

• Bu, tarihi düzlemde böyle. Peki bireysel ölçekte, akıttığınız o tutkulu aşk hikâyesinde?

Orada da asıl kahraman, görüntüye hiç girmese de varlığı daima hissedilen Mansur gibi duruyor. Numan’ın tükeniş süreci, “Mansur” adının Nihâde tarafından telâffuzuyla, sadece telâffuzuyla, yani bilinçaltından bilinç alanına çıkartılmasıyla başlamıyor mu?

• Görüntüye girmeyen iki kahraman nasıl olup da romanın diğer kahramanlarından daha etkin olabiliyorlar?

İsmin gücü. Kelimenin gücü. İsimleri varlıkları beyanındadır çünkü.

• Numan neden yaşadıklarına isim koymaya, bir bakıma şair olmaya çalışıyor ki boyuna? Bunu başaramadığı için mi bunca acı?

Evet, yaşadıklarına isim koyabilse biraz teselli olacak. Çünkü cinnet halinden şuur haline atlayabilecek, kurtulacak. Hicret edecek. Fuzuli’nin hicreti Mecnun’du, Nedim’in hicreti de, vasfettiği dilberden özge dilber. Cinneti önleyen hicretler bunlar, sığınmalar, korunmalar. Numan’ın bu şansı yok. Hem yaşadığından hem onları vasfedecek kelimeleri bulamamaktan muztarip ve bu gerçekten büyük bir çile.Kelâma mecbur olan için böyle.

• Numan neden kendisini ifade edemiyor ki kelimelerle?

Çünkü dilin kusursuzu bu dünyada durmuyor ve bütün yaşadıklarını yepyeni bir yorumla fark eden Numan’a artık kendi dili yetmiyor. Yetseydi kurtulabilirdi, çünkü isim koymak bir bakıma tefrik etmektir, ayırt edebilmek, yani aklın alanında bir eylem. Numan yine arada kalıyor. Tükenişinin nedeni olan akıl, onun kurtuluşu olamıyor. Ne cinnet ne makuliyet. Ne tahammül ne sefer. Sadece yangın.

• Sizin diliniz size yetiyor mu?

Ben ne yazık ki hicret edebilenlerdenim, cinnet getiremeyecek kadar makul olanlardan. Ne yazık ki! Böyle zannediyorum. En azından şimdilik.

• Ne bekliyorsunuz bu romandan?

Başlarken sadece yazmak ihtiyacını hissettiğim için yazıyordum. Acım azalsın, içim ılınsın diye. Işısın diye. Beklentilerim daha sonra, metin büyüdükçe oluştu. Şimdi ise, benim için önemli olan şu iki şeyi bekliyorum: Bu romanda, bir roman yazmış olmama rağmen, kendimde bir hikâyeci duruşu hissettim. Hikâyeci ve romancı duruşu nedir, bunun üzerinde durulsun, bunu bekliyor ve istiyorum. Tabii bunlar çok teorik ve teknik düzlemde çözülmesi gereken ve ehlini bekleyen meseleler. Bir de romanın bireysel ölçekteki düğüm noktası var. Numan’ın tıkandığı nokta. Aşkın iki tanımı. Aşk kayıtsız şartsız güvenmek ve inanmak mıdır, yoksa bu güvenin ve inancın gerçekleşmesi için muhataba yüklenen bir sorumluluk dairesi de var mıdır? Yani aşkın alanı içinde, sorgusuz sualsiz teslimiyeti şarta bağlamak doğru mudur? Bunun da tartışılmasını isterdim. Lâkin bu konuda ümitsiz olduğumu peşinen belirtmem gerek. Hangi tanımı yapılsa da eksik kalacak. Aşkın ismi yok çünkü.

• Yeniçeriler ve Osmanlı ile ilgili bir şey söylenmesini beklemiyor musunuz?

Yeniçeriler ve Osmanlılar’a ilişkin olarak kronolojik ayrıntıda değilse de genel hüküm verme noktasında benim öğrenmek istediğim bir şey kaldığını zannetmiyorum. Bu yüzden kendi namıma Yeniçeriler ve Osmanlı ile ilgili bir söylem geliştirilmesi beklentim yok. Lâkin bu, kendi yorumunu henüz kurmamış genç okuyucu için faydalı olabilir. Ancak yine de benim romandan beklediğim asıl şey okuyucuya tarih öğretmesi değildir. Bir evvelki cevapta belirttiğim tartışmaların açılması beni daha çok ilgilendiriyor.

• Bu padişahlardan biriyle karşılaşmanız mümkün olsa?

Ne güzel. Biriyle? Hayır, hepsiyle karşılaşmak isterim. Muhal farz. Lâkin “arzu sergeşte-i fikr-i muhal” eyliyor insanı.

• Nun Masalları’ndan bu yana neden ki bu padişah ilgisi? Soyluluk kavramı, aile, sülâle üstünlüğü anlayışlarına karşı tavrınız nedir ki?

Nun Masalları’nda soyutlanmış bir padişah gerçeği vardı. Toplum piramidinin üst noktasında konumlanmış olana kaderinin yüklediği görev ve bireysellik çatışmasıydı beni ilgilendiren. Fakat İsimle Ateş Arasında, belki Nun Masalları yazıcısından beklenemeyecek kadar tarihi ve somut düzlemdeki bir padişah imgesiyle biçimlendi. Öyle ya da böyle kendimdeki ilginin nedenini ben de çok düşündüm. Kendi ilgime şaşırdığım, adını koyamadığım zamanlar oldu. Çünkü soy sop, aile sülâle üstünlüğü, asalet kan kalitesi gibi feodal kavramlar karşısında fevkalâde tepkisel bir yapıya sahibim. (Çocukluğumda, ağabeylerimin üzerimdeki etkisi olmasaydı, bu tepkiselliğin romantizmiyle, söylemi eşitlikçilik-paylaşımcılık etrafında biçimlenen ideolojileri benimseyebilirmişim gibi gelir bana hep).

Bu ilginin adını çok sonraları koyabildim. O da, bir sahneyi tasavvur ederken. Yaşlı vezirleri, mağrur kumandanları, güçlü beyleri, paşaları, gül kurusu giysileri içindeki yeniçerileri, muazzam bir kös ve davul gürültüsü ve toz bulutu arasında ve bir şerif sancak arkasında, sevdiklerinden, ülkelerinden bu kadar uzağa düşüren şeyin ne olduğunu merak ederken. Ve hepsinin arasında onun, padişahın yüzünü görürken. Bir an, bu muazzam kalabalığı arkasında sürükleyebilen ve kendisi de sancak-ı şerif arkasına düşmüş bu yüzde ilâhi erkin tecelli ettiğini gördüm. Buna siz inanabilir ya da inanmayabilirsiniz Mesaj, dönemden döneme geçerliğini yitirebilir fakat o dünyanın içerdiği temel mesaj doğrultusunda padişaha yüklenen en yüksek kıymet budur ve bu çok ürpertici.

• Osmanlı’nın kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme, yıkılma… tasnifi içinde bir yaşam şemasına hapsedilmesi hususunda tarihçilerden yükselen ciddi itirazlar var. Oysa sizin romanınızda tam anlamıyla bu doğrultuda değilse de yine bir ömür şeması teklif ediliyor. En azından İbn Haldun’un Mukaddimesinden gelen ve devletlerin bir ömrü olduğuna dair meşhur görüşün etkisi aşikâr. Ne dersiniz?

Benim yaslandığım şema ilkokul kitaplarından bu yana ezberlediğimiz kuruluş, yükselme, duraklama … şeması değil, doğru. Tarihin sonsuz gibi görünen ölçeğinde hiçbir devir bir diğerinden siyahla beyazın birbirinden ayrıldığı netlikte ayrılmaz. Pek çok yeni, beraberinde eskinin varlığını da sürdürür. Avrupa’da Rönesans diye bildiğimiz aydınlanma, içinde çok uzun zaman engizisyon yangını barındırır. Bu bakımdan tarihçilerin ciddi tepkilerini haklı buluyorum. Lâkin Mukaddime’de sözü edilen görüş; devletlerin de insanlar gibi bir ömrü olduğu, doğduğu, büyüdüğü ve ciddi tedbirlerle geciktirilse de ölümü olduğu, bu hiç olmazsa romancı duruşumla, bana hiç de yabana atılacak bir görüş gibi gelmiyor. Tarihin kendi ölçeğindeki onaması bir yana, görüş, birkaç yerde tekrarlanan bir ayete de yaslanıyor. Ümmetlerin de insanlar gibi ecelleri olduğunu, ve bunu ne bir saat ileri ne de bir saat geri almanın mümkün olduğunu ayet söylüyorsa, itirazın artık anlamı var mı? Ve evet ben elbette tarih âlimi duruşuyla değil ama romancı duruşumla, devletlerin de insanlar gibi ömrü olduğuna inanıyorum. Neden ki? İnsanlar faniliği duysunlar diye. Sonsuzluk vehmine kapılmasınlar diye. Geçici ve bitimli olmayanın sadece O olduğu anlaşılsın diye. Diğer yandan evet, kuruluş, yükselme, duraklama modası geçmiş bir masal gibi dursa da, büyük ve uzun bir oluşun içindeki iniş ve çıkışları görmezden gelmek mümkün değil. Çünkü o devlet varlığının bir “var oluş gayesi” yani ki mesajı vardır ve bu mesajın en fazla gerçekleştirildiği dönem ya da dönemler vardır. Bu gayenin tahakkukuna göre devletlerin ömründe bir altın çağ, bir klasik dönem, mesaja en çok yaklaşılan bir dönemin, bir zirvenin varlığı inkâr edilemez. Yükselme şaibeli bir terim olsa da, kemâl inkar edilemez. Kemâl var. Bu da Osmanlı’da on altıncı asır gibi duruyor. Ve etkisi on yedinci asrı da içine alıyor.

• Ne var on altıncı asırda?

“Bir Sinan bir de Süleyman” desem yetecek. Ekonomi, kültür, sanat, teknoloji ve devletin belirlediği varlık gayesini gerçekleştirebilmiş olması alanlarında bir arada duran çok şey. Sinan, Itri, Baki, Karahisari, Nakkaş Osman, Barbaros, Fuzuli ve nihayet Zembilli Ali Cemali, Ebüssuud ve Süleyman. Bunların bir araya gelmesi tesadüfi değil. Sonraki asırlarda da münferit yıldız parlamaları var elbet, Şeyh Galip gibi. Ancak burada topyekûn bir parıltı söz konusu. Arkadaki hayatın sağlamlığıyla, bütün kurumların sükûnetiyle bağlantılı. Çürümeden bir an önceki mükemmeliyet hali.

• Osmanlı asırlarından sizin de ilginizi çeken o parlak on altıncı asır mı oluyor?

Güneşe hayran olmamak ve ışıktan gözleri kamaşmamak mümkün değil. Dolayısıyla Fatih Yavuz Kanuni üçlemesinin cazibesine kapılmamam imkânsız. İhtişam asırlarını bu ismiyle ayrı tutalım. Bunun dışında, hayran olmamız için bize âdeta dayatılanın dışında, kendi özgür hissimizle fark edebileceğimiz, “Kuruluş” denebilecek dönemin bambaşkalığı var. Başkalığı hem fazla bilinmeyişinden, ne kadar az ve uzak tanıdığımızı bir düşünün, hem de farklılığından. Cazibesi, trajedisi, etkileyiciliği, merak uyandırıcılığı, kaderinin şaşırtıcı rengi inkâr edilemez Türkmen varlığı, heterodoks yapının devletle hoşça birlikteliği. Üzerinden serin rüzgâr geçen bozkırda buğday tarlası. O asırlara, bir gün aşikâr olacak ve sonucunu bildiğim bir sebep sırrı gibi çekiliyorum.

Bir yanda bozkırda buğday tarlası, diğer yanda olgunlaşmış saltanat meyvesinin cazibesi, şehir ve saray. Kuranlar ve yükseltenler. Bunlara hayran olmak kolay gibi görünüyor. Fakat kuranların ve yükseltenlerin, devletin ömrü üzerinde şahsi dehaları kadar nasiplerinin de cömertliği ile duranların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlı’nın. Kaderden başka hiçbir sözcük o asırlarda hiçbir kilide anahtar olmuyor ve trajik padişahlarla aniden burun buruna geliveriyorsunuz. Kadersiz kahramanlar onlar. Tarihin kendilerine yüklediği rolü üstlenmekten başka hiçbir çareleri de yok. Şimdi Fatih’in yerine IV. Murad’ı, Kanuni’nin yerine III. Mustafa’yı bırakıversek ne olurdu? Bunu düşünmenin anlamı yok , yok ama insan düşünmeden de edemiyor. O zaman içiniz sızlıyor, ürperiyorsunuz. “Herkes kendi kaderini yaşar”, bu çok doğru, padişah da olsanız. Rol biçilmiş, onu giyeceksiniz. Benim kuvvetle hissettiğim trajedi belki “saptırılmış tarihin” onları acımasızca mahkûm ettiğini fark etmemden kaynaklanıyor. Ne yapsın, tam kırk yıl şimşir ağacının acı kokusuyla sarmalanmış bir kafesin içine hapsedilmiş şehzade, padişah olunca ne yapsın? Ne yapma şansı var ki? Hiçbir şey, çırpınmaktan başka hiçbir şey. Öyle de oluyor ama onların çoğu inmeden ya da kalpten ölüveriyor. Cephelerden gelen kötü haberler üzerine. I. Abdülhamid, III. Mustafa çaresiz, en fazla kendi kalplerinden vaz geçebiliyorlar. Bu çok beşerî. Ve ben yazıcı konumumla en fazla onlarla ilgiliyim. Parlayan güneşe meczub olmak kolay. Onları ise fark etmek, anlamak, şefkat etmek lazım. III. Mustafa’nın kaderine bakın, III. Selim’in babası. Bir labirentte sıkışıp kalmış. Savaş bitse orduyu düzeltecek. Ordu bozuk savaş bitmiyor. Sosyal düzen, devlet kademeleri, her şey bozuk. Ne yapsın? Üstelik bir de tarihe, devleti müneccimlikle yönetmek, Prusya kralından müneccimlerini sordurmuş olmak gibi bir garabet anekdotla kalıyor. Mümkün mü, topçu ocağını ıslah etsin diye Avrupa’dan Baron dö Tott’u getirten, Mühendishaneler açtıran bir adamdan bu beklenebilir mi? İlm-i Nücme merak duymakla bunun pratiğinin yayılma alanı karıştırılmamalı. Çok kadersiz, çok nasipsiz, daha doğrusu kendilerine biçilen kaderi yaşayan insanlar bunlar. Yıkılmanın bütün faturası onlara çıkartılmış. Onlara kendimi çok yakın buluyorum. Onları anlıyorum. Kalbim kopacak sanıyorum. Roman, hikâye, yazı, sanat burada tümü iflâs ediyor. Sadece benim mahremiyetim. Ki anlatılmasına bu dünyanın kelimeleri yetmiyor.

• Safiye Sultan ve benzeri “tarihi” romanlar ile kendi yazdıklarınızı mukayese ediyor musunuz? Okudunuz mu bu romanları?

Ben edebiyat akademisyeniyim. Edebiyat sosyolojisinin nabzını ölçmek adına, özel bir alan teşkil eden popüler/piyasa romanlarını (şimdilerde kaldırım romanlarını) okumam gerektiğini biliyorum. Elbette ki okudum. Okurken hoşça vakit geçirdim de. Bundan sonra da okumam gerekecek. Okumadan eleştiremem, eleştirme hakkını kendimde bulmam için okumam gerekir. Piyasa romanının tarih-aşk-entrika kolundan başlayarak gelişen ve modernleşerek, evrilerek bu güne ulaşan çok güçlü bir geçmişi var. Tecrübesiz okuyucunun bu cazibeye ilgisiz kalması mümkün değil.

Bu romanların bir yandan yorucu olmayan bir sadelik katmanında içerdiği entrika, bir yandan akıcı ve sağlam bir dille anlatılmış olması, diğer yandan okuyucunun kendi vechesinde oluşturduğu sanat’a katılıyor olma hazzı ve tarih öğreniyor olma yanılsaması böylece “entelektüel” olmuşluk tatmini, güçlü bir piyasa oluşturuyor. Safiyeler de yabancı gezginlerden/ressamlardan başlayarak asırlarca devam etmiş oryantalist bakış açısının roman düzlemindeki tezahürü. Yeni bir şey değil. Bence üzerinde durulması gereken Safiyeler’in ne olduğundan ya da olmadığından daha ziyade bizim okuyucumuzun ne olamadığı.

• Peki siz neredesiniz?

Ben ayaklarımın yere sağlam bastığı bir yerdeyim. Beşir Ayvazoğlu’nun işaretiyle; oryantalist ressamların aygın baygın, muhayyileyi gıcıklayıcı, bol gölgeli gravürlerinin karşısında, sade ve gerçekçi bir Osmanlı minyatürüne benzetiyorum kendimi. Modern fakat yerliyim. Edebiyat tarihine şerefim namına geçecek bir şey varsa onun da bu yerli duruş olmasını isterim.

• Eşiği giderek yükseltiyorsunuz. Bir yazdığınızı aşamamak sizi korkutmuyor mu?

Her sanatkâr bir külliyedir. O zaman: Ana kubbeyi kurdu bırak yan kubbecikleri kondursun. Ya da: Yan kubbecikleri konduruyor, bekle, yakında ana kubbeyi kuracak. Demek istediğim, sanatkâra başarısızlık hakkını vermelidir okuyucu. Ama samimiyetsizlik hakkını asla.

• Eleştirmenlerle aranız nasıl?

“Eleştiri bir okuldur” ama okulu yok. Türkiye’de bu işi münferit yapanlar var. Geleneğimiz olmadığı için münferit örnekler de literatür oluşturamıyor ve bu kısır bir döngü. Halli zamana bağlı bir mesele. Diğer yandan kendi adıma konuşacak olursam; canımı acıtsa da bir şey öğretecek olana can feda, nadirattan da olsa bunu yaşamışlığım vardır. Ama eleştiriyi ciddiye almam için eleştirmenin, edebiyatın teknik ve teorik meselelerini en az benim kadar bildiğine inanmam gerekiyor. Değilse, dudak ucu bir tebessüm, gülümser geçerim. Fakat söz gelimi “Mayıs doğmak için iyi mevsim” dediğimde, eleştiri anlayışı Mayıs’ın mevsim değil ay olduğunu işaret eden “eleştirmen” için de üzülürüm. Ancak eleştirmenin eli göz yaşıma uzanmamalı. O zaman hesap gününe havale edilmiş bir hakka dönüşür bu ki bende mahfuzdur.

• Neden yazar değil de yazıcı? Bu bir tevazu mu?

Mütevazi olduğunu fark edenin tevazudan bahsetme hakkı yok. Dolayısıyla sorunun bu kısmına cevap verme tasarrufunda değilim. Diğer yandan yazıcı’nın sadece “printer” anlamına gelmediğini görecek göze sahibim elbette ben. Yazıcı, kâtip demektir ve kâtip de kendisine yazdırılan metin karşısında iradesi, müdahil alanı sıfırlanan âdem demektir. Lâkin imlâ hatalarının sorumlusudur. Böylece yazarlığın, “hikmeti kendinden menkul” duruşuna bir alternatif olarak daha çok yazıcı olmaya talep edersiniz. O bir yandan sözü kendisine değil, asıl sahibi olana irca ederken kusurlarından da kendisini sorumlu tutar. Bir edep duruşu diyelim. Bir cesaretsizlik ya da. Sadece şahsi bir duruş.

• Filbahri çiçeğini yeni nesiller tanıyor mu?

Zannetmiyorum. Bahçesi olmayan, filbahriyi (fûl-i bahrî) ya da diğer ismiyle limon çiçeğini nasıl tanısın?

• Peki siz nasıl tanıdınız ve sizin için anlamı ne?

Ben kendisini çok geç fark eden biriyim. Şimdi düşünüyorum da, fakültede olduğum yıllarda sınıfımızda ya da alt üst sınıflarda kabiliyetli öğrenciler vardı, onlar kendilerinin farkındaydılar, hikâyeci filan olacaklarını biliyorlar, hesaplarını buna göre yapıyorlardı. Benim, çektiğim mahiyeti meçhul bir arayış acısı mevcut olmakla birlikte, çocukça resim arayışlarımın dışında, böyle bir bilincim yoktu.

Fakülteyi bitirdiğim yıl oldu büyük uyanış. 79′ yazı. Uyanışımın refakatinde bir filbahri fidanı vardır. O yıl bahçeli ve iki katlı eski bir Trabzon evine taşınmıştık. Biraz viraneydi ama ağabeylerimin merakıyla köpeklerimiz vardı ve apartmanda bakımları çok meşakkatliydi, o yüzden. O evin bahçesinde bir filbahri fidanı vardı. O işte! Sonraları ’94 yazında ikinci bir uyanıştan ya da ikinci bir kendini buluştan söz edebilirim hayatımda, o zaman da ömrümün galiba en güzel yıllarını geçirdiğim deniz kıyısında, bahçesinde hanımelleri bulunan bir evde dört buçuk yıl yaşadım.

O evde yıldızların, servilerin tepesine kadar inebileceğini, gökyüzünün başımın üzerinde nasıl dönebileceğini, denizin bir sis perdesi arkasına nasıl sığınabileceğini, şehirde hiç fark etmediğimiz şeyleri, toprağın şubat sonundan itibaren nasıl uyandığını fark ettim. Papatyalı bir Nisan toprağına gerçekten ama gerçekten yüz üstü kapandığım bir gün oluşa vasıtasız katılmanın ne anlama geldiğini fark ettim. Orada da ön bahçede bir filbahri fidanı vardı. Yine refakatteydi. Kokusu. Bana her kokudan daha fazla hatırlatıyor.

• Peki tanıyor musunuz?

Hayır, hatırlıyorum ama tanıyamıyorum. Yani adını koyamıyorum hatırladığım şeyin. Ve bu çok güzel ama çok acı. Hazdan acıya geçilen o ürpertici an parçası. Sadece aslının orada durduğunu biliyorum. Burada duran sureti.

• Bundan sonra ne yapacaksınız? Yine roman mı? Yine Osmanlı mı?

Ben, her bitirdiğinin arkasından “bitti, artık bir şey yazamam”, diye feryad edenlerdenim. Osmanlı ve aşk hakkında söyleyebileceğim her şeyi bu romanda söyledim zannediyorum. Elimde bir deneme ve bir de hikâye kitabının çalışmaları var. Onları bitirebilirim.

• Konusu bugünde geçen bir roman ya da hikâye yazmayacak mısınız?

Bilmem ki. İçimden ne gelir ne gider? Zaman bana “hiç ummadığımı ve biriktirmediğimi” getirebilir.

• Sizin tabirinizle “son söz” yerine, Yeniçeriler ve II. Mahmud düzleminde size kaderin acı bir cilvesi gibi gelen, buruk bir tebessüm veren şey var mı?

Olmaz mı? Acı ve tebessüm verici. Yeniçeriliğin bütün isimlerini kaldırmış ve yasaklamış olan II. Mahmud’un, bu kez padişahlığın bütün isim ve kavramlarının kaldırılmış olduğu bir zamanda, “Yeniçeriler” adı verilmiş bir cadde üzerine kurulu türbesinde hesap gününü bekliyor olması. Reşat Ekrem’in tecahül-i arifanesiyle, kaderin adaletle hükmü mü, intikamı mı, ne demeli? Oradan geçerken caddeye ve türbeye benim için bakmanızı isterim.

• Siz kaç defter doldurdunuz bu roman yazılıncaya kadar?

Ben de dört defter doldurdum. Nefti, gölgeli.

• Niye ki bunca söz?

Niye ki bunca acı?

• Arka kapakta âdeta sizin roman anlayışınızı özetleyen bir paragraf var. Romanı bir yalan olarak mı görüyorsunuz?

Sanat sun’iliği doğasında barındırır. Çünkü onda her şey kurmacanın aynasında görüntü verir. Bu teorik sabiteyi kabul ettikten sonra geliyor cümlenin ikinci kısmı. Roman, tamam, yalandır ama daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenen bir yalan. Böylece Nezuka tarihi bir şahsiyet olmamış olabilir, hatta benim aynama düşen bir Genç Osman da taşıdığı gerçeklik itibarıyle tarih âlimlerinin işine yaramaz. Ama bir çocuk yokluğunun anne kalbinde yarattığı acı, bu işte yalan değildir. Ve sanırım “soyutlayıcı” sanatın etkileyici gerçekliği burada giriyor işin içine. Ve ben romanın bu tanımını çok seviyorum. Hasılı tezat içeren bu cümleden olarak; daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenmiş bir yalan, yalan olma hükmünü kaybeder. Artık onun yalanlığını sorgulamak kimsenin aklına gelmez. Çünkü o artık en fazla doğruyu söylemektedir.

• İç kapaktaki özgeçmiş sizin mi kaleminizden çıktı.

Evet.

• Çok sade bir özgeçmiş değil mi bu?

Soyutlanmış diyelim. Soyutlama mizacımda var galiba. Çok karmaşık şeylerden aklımda özetleyici ve tefsir sunucu birkaç çizgi kalıyor. Erzurum’dan, rüzgârın uğultusu eşliğinde yaptığımız dersler, üzerine bulutların gölgesini düşüren ova ve dağ. Trabzon’dan da aklımda deniz, bulut ve yağmur kalacak.

• Bu kadar sade mi yaşamınız?

Görünürde evet bundan ibaret. Ben mahşerini içinde taşıyan kâtipler zümresine aidim.

• Alışıldık roman kalıplarını bekleyen okuyucu için romanınız bir tür beklenti sekmesi oluşturuyor. Hayal kırıklığı değil çünkü metin parçalarının her biri tek başına çok cazip. Fakat aksiyon eksikliği okuma temposunu ağırlaştırıyor. Bu, romanda hikayeci kimliğinizin ön plana çıkmasından mı kaynaklanıyor? Nasıl okuyacağız bu romanı?

Aksiyon eksikliğini, roman için bir zaaf sayıyorsanız eğer, bunu taşıyabilirim. Nasıl yazdığımı baştan beri biliyordum ve ben uyarmıştım: “Hikâyelerine ayrılarak yazılmış bu romanda son kez yemin ediyorum ki”… Hikayecinin, evreni, romancının bakış açısından farklı bir bakış açısıyla kavradığı muhakkak. Bunu hikayeciler de romancılar da iyi biliyorlar.

O zaman: Bu, bir hikayecinin duruş noktasından bakılarak yazılmış bir roman. Bu satırların yazanı bu duruşu memnuniyetle sahipleniyor.

• Bu imaj yoğunluğuna ne demeli?

İmaj, dilin imkansızlığına düşen şairin-yazarın önerdiği çözümdür. Anlatamazsa ölecek ya da çıldıracak olan, dil ile yetinemediğini fark edince (yetinemez çünkü dil sayılı kelimeden ibarettir insan ruhu ise sayısız duyguda durur), dilin yan anlamlarını zorlamaya başlar.

Önce yaygın olarak kullanılan mecazlar, mazmunlar, teşbihler, istiareler… o da yetmeyince kendi şahsi lügatini kurmaya çalışır. Bu yüzden evren karşısında sıradışı bir duruş sahip olan şairin-yazarın mevcut kelimelere yeni anlam yükleme çabasıdır imaj. Özellikle de gerçeği olduğu gibi değil de tecrid ederek alan ve aktaran yazıcının imajla işi vardır.

Ve onun hikayesinin “şiire yaslanıyor” olması içerdiği secilerden, simetriden, tekrirlerden yani fonetiğinden filan değil öncelikle bu imaj yoğunluğundandır. Lakin bunca ifadeye imkan tanıyan imaj, yazarı-şairi aynı zamanda bayağı, klişe, kabuk, soğuk, sun’i bir dil kullanma tehlikesiyle de karşı karşıya bırakır. Süs! Ya da hiç anlaşılamama tehlikesiyle. Eğer imaj anlatma ihtiyacıma cevap vermiyorsa, ve en fazla süse hizmet ediyorsa, has okuyucu bunu hisseder ve yazarını reddeder. Diğer yandan araya okuyucunun atlayamayacağı kadar derin bir uçurum koyuyorsa yine yazar reddedilir. Ezcümle, benim imajdan anladığım dilin bana yetmediği yerde yangınımın yansımasına vasıta olmasıdır. Canıma tenime yangın değmiyorsa, imaj kuru kalabalık.

• Metnin zor okunması, vasat okuyucu nezdinde geçerli bir tanım gibi mi duruyor? Ve böyle bir roman, yayınevinin bastığı kadar satılabilecek mi?

Cümle cümle yazılan bir romanın paragraf paragraf okunmasını istemeye hakkı olmasın mı yazarın? Baskı sayısına gelince, bunu editör düşünsün.

• Editörün elinde kalırsa bütün bu kitaplar?

Atılacağı bir ateş bulunur mutlaka.

• Bu sizi üzmez mi?

Beni kazanamadığım değil kaybettiğim şey üzer.

• İstanbul’da bir güzergâhınız oldu mu bu romanı yazarken? Nerelerde dolaştınız? Neler kalmış Yeniçeriler’den bize?

Çok dolaştım. Ama yeni bir güzergâh değil bu. On altı yaşımda öbür tarafına geçtiğim aynanın beni getirdiği güzergâh. Lâkin huzursuz bir ruh gibi hep kapılarda kaldım. Yeniçeriler’den kalma tek özgün yapı olan Acemoğlanı Hamamı’nın (ki asıl adı Acemioğlanı Hamamı) yan sokaklarında dolanıp durdum. Puslu bir Mart akşam üzeriydi. Patrona’ya izafe edilen hamamın hep önünden geçerdim, bu kez arka tarafına geçtim. Eski Odalar’ın, Yeni Odalar’ın, Et Meydanının bir zamanlar var olduğu yerlerde. Zaman değişmiş, dünya bitmiş. Her şey başka bir boyuta geçmiş.

Tekke Meydanı’nda Orta Camii, ki gördüklerini her halde Osmanlı tarihinde hiçbir cami görmedi, şimdi Ahmediye Camii olarak biliniyor, oraya gittim. Şimdi, şu son gelişimde, eylül sonuydu, 1826 Haziranının on altıncı gününde havanın olmuş olabileceği kadar sıcak ve latif bir gündü. İki vakit arası, cami bomboştu. Oturdum bir köşede. Cami elbet o cami değil, Bu, 1912 yapısı. Ama nokta o nokta. Koordinatlar aynı. 1826 eylülünde gölgeler hangi yönden geliyor idiyse, o aynı. Boşluğa bakıp durdum. Ruhun kesafeti. Ruhların katman katman birbiri üzerine yığılıp durması. Ve orada, 2002 yılının Eylülünde bir kadın, yeniçeriler için göz yaşı döktü. II. Mahmud için göz yaşı döktü. Kendisi için göz yaşı döktü. Ve bu kez İstanbul’dan Trabzon’a her zamankinden daha zor döndü.

• Peki yazıcının bir kıssa nasibinden başkaca mutlu bir öykü kahramanı neden yok?

Dilin, güzel kokunun ve aşkın kusursuzu bir başka dünyada durduğundan her halde.

Leave a comment

Your comment