Esra KANDEMİR ; “‘Var’la ‘Yok’ Arasında”

‘VAR’LA ‘YOK’ ARASINDA

Esra Kandemir

Nazan Bekiroğlu, son kitabı “İsimle Ateş Arasında” adlı eseriyle Türk romanında son birkaç yıldır yaygın hale gelen tarihi roman tarzına bir yenisini ekledi. Roman yazarı kimliğiyle ilk defa okurunun karşısına çıkan Bekiroğlu geleneksel bir temadan yola çıkarak fantastik romana cesur bir giriş yapmış. Bu bildik tema, asırlardır Doğu edebiyatında dilden dile, gönülden gönüle dolaşan, tasavvuf erbabının marifetullah mertebelerine tırmanmada basamak olarak kullana geldiği “Leyla ile Mecnun” hikâyesinden başka bir şey değil. Yalnız bir farkla ki Bekiroğlu kendisinden önceki pek çok yazarın duçar olduğu oryantalizm hastalağına yakalanmadan bu derin ve girift konuyu sanatsal bir dille işlemeyi başarmış.

Batı’daki roman tarzına karşılık, Doğu edebiyatının “Mesnevi”si var ve “Leyla ile Mecnun” mesnevi tarzının en önemli konularından biri. Zahiren basit bir aşk hikâyesi olarak görülse de, “Leyla ile Mecnun” tasavvuf ehlinin elinde dünyevi aşkın ilahi aşka dönüşmesinin, efsanevi bir sembolü haline gelmiş, bir marifet olgusu olarak kabul edilmiştir. Batı, aşkı dünyevi ve bedensel haz olarak romanlarına taşırken, Doğu ilahi bir potaya taşır, ruh ve teninin mahremiyetlerini ve istemek ulaşmaktan önemli olur. Öyle önemli olur ki bakır altına, kömür elmasa dönüşür. Yıllardır gazete yazılarında bile “varlık, vahdet, isim” gibi tasavvufi kavramlar etrafında tefekkürünü hissettiren Bekiroğlu’nün romanındaki benzer tat doğrusu bizi heyecanlandırdı. “İsimle Ateş Arası”ndaki tasavvufi ağırlık yazarın bu alandaki birikimini de ortaya koyuyor. Roman, Osmanlı’nın son dönemlerinde ölmüş bir yeniçerinin esamesini satın alan (yeniçeri ocağında ölen bir yeniçerinin listede isminin üzerine kırmızı bir çizgi çekilirmiş. Ancak son dönemlerde rüşvetin yaygınlaşmasıyla, bu ismin üzeri çizilmeyerek ocak dışında birisine satılırmış. Böylece bu esameyi alan kişi ölen yeniçerinin ulufesini aldığı gibi ocağın dışındaki servetinin de sahibi olurmuş.) Numan’ın, ölümüyle esamesini satın aldığı yeniçerinin (Mansur’un) geride bıraktığı karısına aşık olması etrafında cereyan eden olayları konu ediniyor. Romanda Mansur’un mecazi aşk ateşleri içinde çektiği acılarla, Osmanlı’daki padişah ve yeniçeri aşkının küllenmesinin ironisi altında Devlet-i Aliye’nin çöküş sürecine de atıfta bulunuluyor. Bahsettiğimiz mecazi-ilahi aşk ikilisini romanın her sayfasına işleyebilen yazar, bu bildik eski temayı yeni yorumlar ve farklı bakış açılarıyla bizlere sunuyor; aşkın çemberinde dönen insanlarla birlikte devlet, insan, mefkure, hayat ve ölüm gibi temaları kendine has bir üslupla irdeliyor. Her cümleye içirilmiş şiirsel anlatımın, romanın bütününe yaydığı hava okuru, her cümleyi anlama ve yorumlama bağlamında zorluyor. Bu durum romanı nazlı bir kitap haline getirmekle birlikte, onu daha çekici ve esrarengiz bir hale sokuyor. Türk romanındaki yıllardır içinden çıkılmaz bir hale dönüşen “yabancılaşma” Ve kendi toplumumuza -sanki kendisi başkasıymış gibi!- ‘öteki’ nazarıyla bakma bayağılığına düşmeden atılan bu yeni adım, Tarihi romandaki ‘iyileştirme’ adına sevinilecek bir durum. Gönül, “İsimle Ateş Arasında”nm kendi kültürüyle, batı kültürü arasında sıkışıp kalan aydınımıza bir kıyaslama imkanı sunmasını istiyor. Ancak kim kopartacak roman üstünde fırtınaları? Hangi gazeteler, hangi edebi çevreler? İlk baskısının 35.000 adet yapıldığını söylemek sadra şifa olacak mı?

İsim ile ateş ya da varoluş ile yokoluş arasında gergefini kuran bu romanın bizce bir kez okunması yetmez. Ancak bikaç kez okumakla tadına varılır diyebiliriz.
Kitaphaber, Aralık 2002 – Ocak 2003, sayı 14, sf. 65

Leave a comment

Your comment