Ekrem ÖZDEMİR, : “Bazılarının kaderi sürgündür”

İsimle Ateş Arasında

Hasan Ahmed Gökçe

“Kimin ismi kalacak geriye? Bir Nezuka bir de Mansur. O kadar mesafe varken arada, bir tarihçenin bir başlangıcı bir sonucu. Biri sebebi biri sonucu. Bu yüzden bunca kopuk bunca dağınık, bunca hikâye. Her şeyin arkasında tek bir şey, her ismin arkasında tek bir isim olduğuna duyduğum sonsuz inançla Nezuka’nın hikâyesinin başlangıcı ve Mansur’un hikâyesinin kendisine bile ait olmayan sonucuyla iktifa ettim. Çünkü benim anlatmak istediğim Nezuka’nın ve Mansur’un hikâyelerinin de üstündeki hikâyeydi. Çünkü ben bütün söylemek istediğini, faklı hikâyelerde açığa çıkan ortak sözcüklerle ifadeye iktifa ettim.”

Daha çok hikayeci ve denemeci yanıyla tanıdığımız Nazan Bekiroğlu’nun son kitabı “İsimle Ateş Arasında’ için özet olarak “yeter” diyebiliriz yukarıdaki paragraf için. Bekiroğlu, Nun Masalları, Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha ve Mavi Lâle’den sonra yine tepeden tırnağa ‘kuşanılmış’ bir tevazuyla kendisine ‘yazıcı’ sıfatını bir kez daha yakıştırarak çıktı karşımıza, yeni kitabı “İsimle Ateş Arasında” ile. Başlarken, sadece yazmak ihtiyacını hissettiği için, acısı azalsın, içi ılınsın diye yazan Bekiroğlu bu eserinde de roman yazıyor olmasına rağmen kendisinde bir hikayeci duruşu hissettiğini itiraf ediyor kendisine.

İsimle Ateş Arasında, birbiriyle pek de bağlantılı gibi durmayan birden çok hikâyeden müteşekkil bir roman. Bekiroğlu, romanı üç katmanlı olarak işliyor. Osmanlı tarihini, yeniçeriler ve padişahlar parantezinde kaleme aldığı bölüm birinci katmanı, esâme ticaretinde bir ‘isim’ satın alarak hayatının ruhî coğrafyasını değiştiren Numan’ın hikâyesi ikinci katmanı ve ağırlıklı olarak padişahların dilinden anlatılmış küçük hikâyecikler de üçüncü katmanı teşkil ediyor.

İsimle Ateş Arasında, geneli itibariyle tarihî ve somut düzlemdeki bir padişah imgesiyle şekillenmiş. Bu bilinçli biçimlendiriliş, İbni Haldun’un mukaddimesinde geçen; “devletlerin de bir ömrü olduğuna dair” meşhur gücün etkisini aşikâr kılıyor. Kitapta tarihin sonsuz gibi görünen ölçeğinde hiçbir devrin bir diğerinden, siyahla beyazın bir birinden ayrıldığı nitelikte, ayrılmadığı da gösteriliyor. Tarih biliminin vahiy gibi mutlak olmadığının bilincinde olan Nazan Bekiroğlu’nun; yeniçerilerin bozulmakla, yıllardır saltanata hem kendi ruhunda hem çevresinin ruhunda özenle hazırlanan biri değil, taht boşaldığında kafesin bir köşesinden ve pek çok benzeri arasından bulunup çıkarılır hâle gelen şehzadelerin iyi bir padişah olamamakla, ekonominin pörsümekle, padişahın ordusunun başında sefere çıkmamakla suçlu olarak addedilebileceği bir somut harita üzerinde, tarihin hemen her duruş noktasına göre farklı farklı tablolarının çıkarılabileceği gerçeğini göstermek istemesi belki de birinci katmanı oluşturmasındaki esas. Belki de yeniçerilerin ateşle onca fazla oynamasının doğal neticesi olarak kendi tutuşturdukları ocakta kendilerinin yandığının altını çizmek istemesi. Ve bozulma dönemi padişahlarının zararın neresinden dönerlerse dönsünler bir türlü kârlı çıkamayan hikayeleri…

Tarihi alâkadar eder kısmıyla yukarıdaki gibi şekillenen kitapta ‘kalbi’, ‘akla’ alternatif sunan olarak bilinen tavrıyla Bekiroğlu aşkı da en pembe haliyle işliyor. Gerçekleşebilir olanın kuralları korunarak yazılmış olan bu hikayede akılcı açıklaması olmayan bir kabus sahnesinin koyu remzine düşüveren Mansur’un hikayesini. Soğuk bir şubat günü kirli bir İstanbul sokağının kuytusunda birkaç altın karşılığında eline tutuşturulan bir esame kağıdıyla girdiği hikayeden yanan bir defterdeki isim olarak çıkan ve bu fasıladan sonra en az kendi olan Mansur’un kazandığı aşkı ve ismini satın aldığı yeniçerinin karısı Nihade’yi bir buhur dükkanında ve tütsü kokuları arasında uzak düşler üretmekten başka tanımı olmayan bir isimlik hacmiyle ve dahi su katılmamış üslupla anlatıyor.

Nazan Bekiroğlu’nun diğer türlerde verdiği eserlerinde olduğu gibi bu kitabında da alâkasına talip olduğu çok sınırlı bir okur kitlesi var. O, her kitabıyla, suda açılan halkalar gibi her okuyucuya, okuyucunun kendi hacmi kadar söylemeyi esas alıyor.
Anadolu Gençlik, Aralık 2002

Leave a comment

Your comment