A. Ömer TÜRKEŞ, : “Sahte Yeniçerinin Aşkı”

Sahte Yeniçerinin aşkı

A. Ömer TÜRKEŞ

Nazan Bekiroğlu, 1997 yılından bu yana yayımlanan hikâye ve biyografi kitaplarıyla edebiyat dünyasının aşina olduğu, deneyimli bir yazar.

Daha önce okumamıştım Nazan Bekiroğlu’nun kitaplarını, ilk dikkatimi çeken -ki hiç de zor değildi- yazarın dile, biçime verdiği önem oldu; yeni nesillerin neredeyse hiç bilmediği “eski” Türkçeyi kusursuz kullanarak şiirsel bir anlatı kurmuş Bekiroğlu. Yeniçeri Ocağı’nın son demlerinde geçen bir aşk, ocağın yerle bir edilmesiyle birlikte hikâye ettiği romanında bir yandan resmi tarihi, diğer yandan kadın erkek ilişkilerinin, daha doğrusu aşkın hallerini sorguluyor. Kullandığı dil sürüklüyor hikâyesini.

Tarihçilerin Vaka-i Hayriye olarak adlandırdığı olayın üç yıl öncesindeyiz. Bir çöküş, bir çözülme yaşanıyor Osmanlı’da. Yeniçerilerin kaydedildiği Esame defterlerinden henüz düşmemiş, ölmüş yeniçerilerin isimlerinin para ile alınıp satıldığı günlerde, kendisine böyle bir kimlik edinerek hayatını kurtarmaya çalışan evli ve bir çocuk babası genç bir adamı tanıtıyor yazar. Ölen adamın karısı Nihade’den satın aldığı isimle Yeniçeri Mansur’dur şimdi o. Ne yazık ki sadece isimle bağlanmaz Nihade’ye; sever, âşık olur, karısından ayrılıp çiçeklerden tütsüler, türlü kokular üreten Nihade’ye adar hayatını.

Metnin bu bölümünü Mansur’un bakış açısından aktarmış Bekiroğlu. “Ben o zaman, ismini koyamadığım hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamayan kelam yanımı ve serçe aklımdan baskın olduğunu zannettiğim okyanus kalbimle; isme yaslanan aşkın eksik bir aşk olabileceğini hesaba katmıyordum” ifadesiyle zamanlar arasındaki farkın altını çizer bu bahtsız adam. Ardından hikâyenin sonuna dair bir şeyler fısıldar kulağımıza: “Kelam aşka bakar, aşk hisse. Hisseden âşıklarla söyleyen kelimelerin arasının nerede açıldığını henüz görmüyordum. Ve benim, bir türlü tam teslim olmayan ve direnen isimlerden başlayıp felakete uzayacak bir yolum, yolculuğum vardı da, o zaman bilmiyordum…” Ama artık okuyucu bilmekte, beklemektedir Mansur’un roman sonundaki akıbetini…

Anlatıcının ifadesiyle “zaman dizimi ihlal edilmiş” bu hikâyede, anlatıcı kimlikleri ve anlatım konusu da sıklıkla değişiyor. Kimi zaman bir yeniçeri alıyor sözü, ocak tarihinin çeşitli dönemlerini tasvir ediyor, kimi zaman bir devşirmenin devşirilme hikâyesi yansıyor Bekiroğlu’nun romanına. Böylelikle yeniçeriliğin, küçücük çocukların annelerinin kucağına, anadillerine, çocukluklarına doyamadan sultana kul edilmelerinin lanetli tarihine uzanıyoruz. Kimi zaman da Osmanlı sultanları sesleniyor sayfalar arasından. III. Murad, Genç Osman, IV. Murad, III. Selim, II. Mahmud teker teker anlatıyorlar saltanatlarını, yeniçerilere ilişkin düşüncelerini. Her anlatımda o bildik son biraz daha yakınlaşıyor.

Dilsel bir zenginlikle aşkın ve tarihin sorgulandığı isimle Ateş Arasında’nın kısa bir özete sığdırılmayacak hikâyesinin peşine düşmektense, bu iki ana temayı yansıtan iki alıntı ile bitirmek istiyorum yazımı, ilki aşka dair; Mansur’un Nihade’ye duyduğu, ama karşılığından bir türlü tatmin olamadığı sonu ayrılıkla bitecek yakıcı aşkına: “Onu, gözlerime sinen manayı puslanmış ve kenarı kırık bir aynanın önünde izleyerek. Yüzümün çizgilerinin bir çocuktan bir delikanlıya, bir delikanlıdan yaşlı bir adama ve tekrar bir çocuğa geçişini fark ederek sevdim. Onu, otuz üç yaşıma kadar yaşadıklarımın acemiliği ve tecrübesiyle, yaşamadıklarımın acemiliği ve gençliğiyle sevdim” diyor Mansur. “Aşktım, iştiyaktım. Kelamdım. Zaaftım. Aklettim. Fikrettim. Zikrettim. Sıyırdım bütün örtülerinden onu aysız gecenin karanlığında. Ama ardından ortaya çıkan daha esmer bir gecenin karanlığında boğuldu bütün aydınlıklarım.”

Ve yeniçeriler… Yükselme devrinin büyük ordusu, gerilemenin lanetlenen başıbozukları… Biliriz, böyle kaydedilmişlerdi tarihe. Ancak bir tek onlar mı suçluydu çöküşten, bozulmadan? işte bu soru etrafında dönüyor hikâyenin diğer yanı. Bekiroğlu, mazlumların diliyle yorumlamış tarihi: “Tarih diye bir şey yok aslında. Tarih, yenenlerin tarihi. Kalem kimin elindeyse tarihi o yazıyor hem de yeniden yazıyor. Tarihi istanbul yazarsa Edirne’nin payitahtlığı unutuluyor elbet ve Bursa’ya na-muradlık kalıyor Sadece olanı ve biteni anlatmayan tarih, yenenlerin düne baktığında görmek istediği ve yarınlara göstermek istediği tarih. Belge diyor tarihçi. Nedir ki belge? Bizi yenenin, sizin görmenize izin verdiği şey değil mi? Gördüğünüz, görmenize izin verilen şeyden ibaret değil mi? Kalemi elinde tutan taraf, şayet zamanın en vahşi savaşını barış için başlattığını belgelere şerh düşerse belgeyi kim ne yapsın?”

Virgül, Sayı 57, Aralık 2002

Leave a comment

Your comment