DURSUN, Ercüment: “Bu dünyadaki aşk aslından bir surettir”, Vakit, 11 Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

Bu dünyadaki aşk aslından bir surettir

Nazan bekiroğlu’yla “İsimle Ateş Arasında” romanı üzerine Ercüment Dursun’un yapmış olduğu “yazdırılmış tarihe karşı”, “tarihi” konuşmayı sunuyoruz…

KONUŞAN : ERCÜMENT DURSUN

-Sizin ifadenizle “isim, koku, hatıra, karanlık, ateş ve suya dair yazılmış” bu romanda ne söylemek istediniz Nazan Hanım?

-Tek şey değil, bir arada duran çok şey. Ama hepsinin üzerinde galiba şunu söylemek istedim ki: İsmin, kokunun, suyun, bu arada ateşin ve karanlığın aslı bambaşka bir yerde duruyor. Çünkü biz sadece hatırlayıcılarız. Bize kalan sadece, vurup geçen hatıralarla sarsılmak ama tanıyamamak.

-Kusursuz aşk da mı bu dünyada durmuyor? Neden?

-Her şey gibi aşkın da kusursuzu bir başka âlemde duruyor. Bu dünyadaki, aslından eksiltilmiş bir suret, bu yüzden kusur içeriyor.  Aşklar da devletler gibi doğuyor, büyüyor ve ölüyorlar. Aşk yalanlansın diye değil ama, gerçek aşkın mahiyeti daha iyi anlaşılsın diye.

-Yani geriye sadece hasret mi kalıyor?

-Elbette. Ama ruh kaynağına hasret çekerken kimi çektiği hasretin adını koyabilirken kimisi koyamıyor.

-Romanınızın bir tezi de resmi tarihin güvenilir olmadığı. Tarihe güvenmiyor musunuz?

-Yazdırılmış tarihe güvenmiyorum. Tarihin geçmişle aynı şey olmadığını fark ettiğim günden beri, resmi tarihin hükümleriyle bireysel tarihçelerin ne kadar uyuşmaz olduğunu anlatmayı deniyorum.

-Tarihe duyduğunuz güvensizlik noktasında tarihçilerden gelecek tepkiler sizi korkutmuyor mu?

-Tabii ki hayır. Saptırılmış tarih kavramını tarihçilerden öğrenmedik mi?

-Osmanlı asırlarından sizin ilginizi çekenler hangileri oluyor?

-Güneşe hayran olmamak ve ışıktan gözleri kamaşmamak mümkün değil. Kuranlar ve yükseltenler. Bir yanda bozkırda buğday tarlası, diğer yanda olgunlaşmış saltanat meyvesinin cazibesi, şehir ve saray. Fakat devletin ömrü üzerinde şahsi dehaları kadar nasiplerinin de cömertliği ile duranların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlı’nın. Kaderden başka hiçbir sözcük o asırlarda hiçbir kilide anahtar olmuyor ve trajik padişahlarla aniden burun buruna geliveriyorsunuz. Kadersiz kahramanlar onlar. Tarihin kendilerine yüklediği rolü üstlenmekten başka hiçbir çareleri de yok.

-Trajedileri nerede başlıyor?

-Şimdi Fatih’in yerine IV. Murad’ı, Kanuni’nin yerine III. Mustafa’yı koyuversek, ne olurdu? Bunu düşünmenin anlamı yok , yok ama insan düşünmeden de edemiyor. O zaman içiniz sızlıyor, ürperiyorsunuz. “Herkes kendi kaderini yaşar”, bu çok doğru, padişah da olsanız. Rol biçilmiş, onu giyeceksiniz. Benim kuvvetle hissettiğim trajedi belki “saptırılmış tarihin” onları acımasızca mahkûm ettiğini fark etmemden kaynaklanıyor. Ne yapsın, tam kırk yıl şimşir ağacının acı kokusuyla sarmalanmış bir kafesin içine hapsedilmiş şehzade, padişah olunca ne yapsın? Hiçbir şey, çırpınmaktan başka hiçbir şey. Öyle de oluyor ama onların çoğu inmeden ya da kalpten ölüveriyor. Cephelerden gelen kötü haberler üzerine. I. Abdülhamid, III. Mustafa çaresiz, en fazla kendi kalplerinden vaz geçebiliyorlar. Bu çok beşerî. Ve ben yazıcı konumumla en fazla onlarla ilgiliyim.

-Bu padişahlardan biriyle karşılaşmanız mümkün olsa?

-Biriyle değil, hepsiyle karşılaşmak isterim.

-Biriyle?

-III. Mustafa. Bir labirentte sıkışıp kalmış. Savaş bitse orduyu düzeltecek. Ordu bozuk savaş bitmiyor. Sosyal düzen, devlet kademeleri, her şey bozuk. Her şeyin farkında ama ne yapsın? Onu anlıyorum. Kalbim kopacak sanıyorum. Roman, hikâye, yazı, sanat burada tümü iflâs ediyor. Ki anlatılmasına kelimeler yetmiyor.

-Neden yazar değil de yazıcı? Bu bir tevazu mu?

-Mütevazı olduğunu fark edenin tevazudan bahsetme hakkı yok. Dolayısıyla sorunun bu kısmına cevap verme tasarrufunda değilim. Diğer yandan yazıcı’nın sadece “printer” anlamına gelmediğini görecek göze de sahibim. (Gerçi printer anabilgisayara bağlıysa bunda da mahzur yok!). Yazıcı, kâtip demektir ve kâtip de kendisine yazdırılan metin karşısında iradesi, müdahil alanı sıfırlanan âdemdir. Lâkin imlâ hatalarının sorumlusudur. Böylece yazarlığın, “hikmeti kendinden menkul” duruşuna bir alternatif olarak daha çok yazıcı olmaya talep edersiniz. O bir yandan sözü kendisine değil, asıl sahibi olana irca ederken kusurlarından da kendisini sorumlu tutar. Şahsi bir duruş.

-Romanınızın koku katmanı ve filbahri çiçeğine yüklenen ezel hatırası ilgi çekici.  Filbahri çiçeğini yeni nesiller tanıyor mu?

-Zannetmiyorum. Bahçesi olmayan, filbahriyi (fûl-i bahrî) ya da diğer ismiyle limon çiçeğini nasıl tanısın?

-Peki siz nasıl tanıdınız ve sizin için anlamı ne?

-Ben kendisini çok geç fark eden biriyim. Şimdi düşünüyorum da, fakültede olduğum yıllarda bile, çektiğim mahiyeti meçhul bir arayış acısı mevcut olmakla birlikte, çocukça resim arayışlarımın dışında, bir bilincim yoktu. Fakülteyi bitirdiğim yıl oldu büyük uyanış. 79’ yazı. Uyanışımın refakatinde iki katlı eski bir Trabzon evinin bahçesindeki bir filbahri fidanı vardır.  Sonraları ’94 yazında ikinci bir uyanıştan ya da ikinci bir kendini buluştan söz edebilirim hayatımda, o zaman da ömrümün galiba en güzel yıllarını geçirdiğim kumsalda, hanımeliler bulunan bir bahçede dört buçuk yıl yaşadım. O bahçede yıldızların, servilerin tepesine kadar  inebileceğini, gökyüzünün başımın üzerinde dönebileceğini, denizin bir sis perdesi arkasına nasıl sığınabileceğini, şehirde hiç fark etmediğimiz şeyleri, toprağın şubat sonundan itibaren nasıl uyandığını fark ettim. Papatyalı bir Nisan toprağına gerçekten ama gerçekten yüz üstü kapandığım bir gün oluşa vasıtasız katılmanın ne anlama geldiğini fark ettim. Orada da ön bahçede bir filbahri fidanı vardı. Yine refakatteydi. Kokusu. Bana her kokudan daha fazla hatırlatıyor.

-Peki tanıyor musunuz?

-Hayır, hatırlıyorum ama tanıyamıyorum. Yani adını koyamıyorum hatırladığım şeyin. Ve bu çok güzel ama çok acı. Hazdan acıya geçilen o ürpertici an parçası. Sadece aslının orada durduğunu biliyorum. Burada duran sureti.

“Aşkın tükenişe varan yolculuğu”, Dergibi.Com, 3 Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

Aşkın tükenişe varan yolculuğu

Nun Masalları adlı hikaye kitabından sonra uzun bir sessizliğe gömülen Nazan Bekiroğlu, en son Yusuf ile Zuleyha’yla okur karşısına çıkmıştı. Ara dönemde dergi ve gazete sayfalarında yer alan deneme ve makalelerinden oluşan Mor Mürekkep ve Mavi Lale’yi saymazsak pek sık ürün veren bir kalem değil Bekiroğlu. Sadık ve özel bir okur kitlesinin oluştuğunu bildiğimiz Nazan Bekiroğlu, en son bir sürpriz yaparak romanla çıktı okurlarının karşısına.

İsimle Ateş Arasında, adını verdiği bu romanında Nun Masalları’ndaki atmosfere benzer ama hikayeden biraz öte, romandan biraz beri bir dünyaya, ama aynı duyarlıkların hakim olduğu bir dünyaya götürüyor. Nazan Bekiroğlu ile son kitabı İsimle Ateş Arasında’nın serüvenini, son dönemde yükseliş gösteren tarihi romanlara, Osmanlı’ya, aşka, kadına ve kokulara dair uzun bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ercüment DURSUN
ercumentdursun@lycos.com

• Sizi şimdiye kadar bir hikâyeci olarak tanıdık. Yûsuf ile Züleyha’da hacimli metnin ilk örneğini vermiştiniz. Şimdi de bir roman. Neden roman ve neden İsimle Ateş Arasında?

Bu soru çok soruluyor, ve ben benzer sorulara benzer cevapları veriyorum, bağışlansın. Hikâye bitip de içinizdekinin bitmediğini fark ederseniz eğer, hattatın öyküsüne her bitti dediğinizde, o yeni bir öyküyle dikilirse karşınıza. O zaman ya Nun Masalları’ndaki gibi bir birbirine bağlı öyküler yazmaya başlarsınız, ya da büyük metni tercih edersiniz. Çünkü büyük metin, yazarını, onun içini, hissini, fikrini daha geniş bir zaman aralığında derleyip toparlar. Bu, romanın hikâyeye göre daha kolay sayılabilecek yanıdır. Şimdi bir roman yazmış olmamın nedenine, anlatma ihtiyacı, diyelim. Yûsuf ile Züleyha’dan bu yana kendimi geniş hacimli metinle daha iyi ifade edebildiğimi fark etmiştim. Bu defa da anlatmak istediklerime bir hikâyenin hacmi yetmeyecekti, bu yüzden roman. Bir veya iki değil, o kadar çok hikâye anlatmak istiyordum ki. Bu yüzden roman.

Neden İsimle Ateş Arasında, buna gelince. Çok defa bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı kalırız biz. Aynı anda tek şey olmak, en azından bazı kıymetler bakımından, çok beşeri gibi durmuyor. Bu romanın dünyasında da her şey, bir şeyle bir şey arasında asılı. Bu arada kalmışlığın simgesel yükünü en fazla taşıyabilecek olan değerler bir yandan isim bir yandan ateş gibi göründü bana.

Hem felsefi, hem imgesel/sembolik ve hem de gerçeklik düzleminde. Romanın üç katmanı var. Hem padişah ve yeniçerinin, hem Numan ve Nihade’nin, hem de küçük hikâyelerin anlatıldığı katmanlarda geçerli ismin ve ateşin temsil ettiği kıymetlerin çatışması: Padişah isimle ateş arasındadır. Her şey bir isim etrafında döner saltanatta. O, koruması gereken bir hanedan ismidir en fazla ve nihayetinde ilâhi bir ismin yüceltilmesine hizmet eder. İktidarının hem onaylayıcısı ve hem de tehdidi olan yeniçerisi, o ise bir ateş ismidir. Yakıcı ve sonunda kendisi de yanan. Bir yeniçeri olan Sinan, “semender”e benzetir yeniçerileri, ateşte yanmayan masal yaratığı. Diğer yandan Numan’ın aşk hikâyesinde Numan isimle ateş arasındadır. İsim, Numan’ın kelâm yanını, akıl yanını temsil eder. İsim, bütün bir felsefedir çünkü.

İlm-i kelâm, Allah’ın varlığını ve ona ait bahisleri İslâm’ın izin verdiği ölçüler içinde de olsa akıl ve mantık yoluyla çözmeye çalışan ilmin adıdır. Nutk, Arapça’da aynı zamanda hem konuşma hem düşünme anlamına geliyor. Nutk ve mantık aynı kökten gelme. Kelâm düşünmenin, düşünme kelâmın eseri. Ve bunlar aklın sahasında kalan oluşlar. Bu yorumlar çok uzatılabilir. Neticede, Numan, kendisini başlangıçta sadece aşk zanneder. Oysa baskın bir kelâmcılığı vardır. Fark etmek, öğrenmek, anlamak, zannetmek, adlandırmak Numan’ın en çok kullandığı fiiller. Nitekim uyuyan aklı Nihade’nin vurduğu darbelerle açığa çıkar ve Numan’ı yakar sonunda. Okyanus bir kalp ve serçe kadar akla sahip olmakla övünen, bir gün zannettiği gibi olmadığını, ve aklın ve onun çocukları olan şüphe ile vesvesenin pençesine düştüğünü fark eder. Bu yüzden “İsimle Ateş Arasında”.

Bütün bu ayrıntılar bir yana, romanın isme dair bütün açılımlarının, ilk sahifede yer alan “Füsus, ilk cümle” kabulüne dayalı olduğunu belirterek bu cevabı bitirmek isterim. “Hikmetleri kelimelerin kalbine indiren Allah’a hamd olsun”. “Allah’ın kelimeleri”, yine Füsus’da M. Arabi’nin ifadesiyle, mevcut varlıkların ayân-ı sabitesinden başka bir şey değildir. Ayan-ı sabite ise gelmiş ve gelecek bütün şeylerin ve hadiselerin gayb âleminde ve ilâhi bilinçteki tasavvuru, yani onların ismidir. Yani ki Âdem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir. Vahdet-i vücud’un yirmi yedi meselesinin/”hikmet”inin, yirmi yedi Peygamberin ismine izafe edilerek tefsir edildiği Füsus’da, ilk bahsin Âdem fassı olması ve onda da ünlü “Âdem’e isimler öğretildi” âyetinin yorumlanması, bu romanın yazılma sürecinde beni çok ilgilendirdi.

• Nasıl yazdınız bu romanı? Yûsuf ile Züleyha’yı âdeta kendiliğinden, su akar gibi yazdığınızı çeşitli söyleşileriniz vesilesiyle biliyoruz. Bu da öyle mi oldu?

Yûsuf ile Züleyha, haklısınız, âdeta kendiliğinden, su gibi akarak yazılmıştı. Bunu arayarak buldum. Yûsuf ile Züleyha âni ilhamlarla, bölüm bölüm, hiç olmazsa geniş metin parçaları halinde yazılmıştı. Orada en son yaptığım bölümlerin ses ve tema ritmini düzene koymaktı. Fakat bu romanda her şey cümle cümle, en fazla paragraf paragraf geldi. Hatta bazen bir tek kelime veya bir tek imaj. Sonra bütün o cümlelerin, paragrafların, imajların bir kanaviçe üzerinde bir kadının renk ve motif tanzimi gibi yerlerine yerleştirilmesi gerekti. Bu yanıyla meşakkatliydi. Diğer yandan bir tek cümlenin bile büyük bir metnin bütünü içinde sadece kendisinin doldurabileceği bir yere sahip olduğunu en baştan kabul ederek yazmış olmam zannımca hikâyelerine ayrılarak yazılmış bu romanı en fazla roman kılan yanı.

• Romanınızın üç katmanı var. Bunların ilkinde bütün bir Osmanlı tarihi, devlet ve onun Yeniçeri ordusu ölçeğinde yoruma tabi tutulmuş. İkinci katman bir isim ticaretinde esame satın alan taraf olarak hayatı değişen Numan’ın tutkulu aşkının acı hikâyesi. Üçüncü katmanda ise çoğu, padişahlar ağzından anlatılan on bir küçük öykü var. Ve sonunda her şey II. Mahmud’un yeniçeri ocağını topa tutarak kışlaları yaktırmasıyla muazzam bir yangında yok oluyor. II. Mahmud, Yeniçeriler. Devlet, ordu. Osmanlının tarihsel sürecine yüklediğiniz bu yorum denemesinde kim haklı?

Nasreddin Hoca gibi durmasın ama herkes haklı değilse de mazur. Yeniçeri bozulmakta mazur. Yeniçeri bozulduğunda ne kalmıştı ki bozulmayan? Şehzade iyi padişah olamamakta mazur. Padişah ordularının başında sefere çıkamamakta mazur.

Ekonomi bozulmakta mazur. Yönetim sekteye uğramakta. Padişah kendi ordusunu yok etmekte mazur. II. Mahmud yeniçerileri topa tutmayıp da daha ne yapsındı? Belki romanın trajedisi bu zaten. Herkes mazur ama birileri yanmak zorunda. Bir yerde ipin koptuğunu, kaderin kırıldığını görmek zorundasınız.

• Peki siz nerede durdunuz?

Ben hepsine eşit mesafede durdum. Politik olsun diye değil. Cevabını bulamadığımdan da değil. Her duruş noktasına göre tarihin yeniden yazılabilirlik taşıdığını artık öğrenmiş bulunduğumdan. Asıl söylemek istediğim zaten bu. Tarih bilimi, vahiy gibi mutlak değildir. Farklı duruş noktalarından farklı haritalar çıkarılabilir. Farklı bakış açılarından farklı tarihler yazılabilir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir.

• Bu durum çok farklı “gerçekler” doğurmaz mı? Ve bu da “yalan” anlamına gelmez mi? Sizin kahramanınızın o kadar korktuğu şey.

Tamam işte. Beni korkutan da bu. Tarih ve geçmişin aynı şey olamaması “farklı gerçekler” riskini artırıyor.

• Tarihe duyduğunuz itimatsızlık noktasında tarihçilerden gelebilecek tepkiler sizi korkutmadı mı?

Tabii ki hayır. Benim problematiğimin en fazla da “tarihçiler” farkında. “Saptırılmış tarih” kavramını tarihçilerden öğrenmedik mi?

• Sizce bu romanın asıl kahramanı kim?

Kanuni. Hiç görünmese de varlığı daima hissedilen Süleyman.

• Bu, tarihi düzlemde böyle. Peki bireysel ölçekte, akıttığınız o tutkulu aşk hikâyesinde?

Orada da asıl kahraman, görüntüye hiç girmese de varlığı daima hissedilen Mansur gibi duruyor. Numan’ın tükeniş süreci, “Mansur” adının Nihâde tarafından telâffuzuyla, sadece telâffuzuyla, yani bilinçaltından bilinç alanına çıkartılmasıyla başlamıyor mu?

• Görüntüye girmeyen iki kahraman nasıl olup da romanın diğer kahramanlarından daha etkin olabiliyorlar?

İsmin gücü. Kelimenin gücü. İsimleri varlıkları beyanındadır çünkü.

• Numan neden yaşadıklarına isim koymaya, bir bakıma şair olmaya çalışıyor ki boyuna? Bunu başaramadığı için mi bunca acı?

Evet, yaşadıklarına isim koyabilse biraz teselli olacak. Çünkü cinnet halinden şuur haline atlayabilecek, kurtulacak. Hicret edecek. Fuzuli’nin hicreti Mecnun’du, Nedim’in hicreti de, vasfettiği dilberden özge dilber. Cinneti önleyen hicretler bunlar, sığınmalar, korunmalar. Numan’ın bu şansı yok. Hem yaşadığından hem onları vasfedecek kelimeleri bulamamaktan muztarip ve bu gerçekten büyük bir çile.Kelâma mecbur olan için böyle.

• Numan neden kendisini ifade edemiyor ki kelimelerle?

Çünkü dilin kusursuzu bu dünyada durmuyor ve bütün yaşadıklarını yepyeni bir yorumla fark eden Numan’a artık kendi dili yetmiyor. Yetseydi kurtulabilirdi, çünkü isim koymak bir bakıma tefrik etmektir, ayırt edebilmek, yani aklın alanında bir eylem. Numan yine arada kalıyor. Tükenişinin nedeni olan akıl, onun kurtuluşu olamıyor. Ne cinnet ne makuliyet. Ne tahammül ne sefer. Sadece yangın.

• Sizin diliniz size yetiyor mu?

Ben ne yazık ki hicret edebilenlerdenim, cinnet getiremeyecek kadar makul olanlardan. Ne yazık ki! Böyle zannediyorum. En azından şimdilik.

• Ne bekliyorsunuz bu romandan?

Başlarken sadece yazmak ihtiyacını hissettiğim için yazıyordum. Acım azalsın, içim ılınsın diye. Işısın diye. Beklentilerim daha sonra, metin büyüdükçe oluştu. Şimdi ise, benim için önemli olan şu iki şeyi bekliyorum: Bu romanda, bir roman yazmış olmama rağmen, kendimde bir hikâyeci duruşu hissettim. Hikâyeci ve romancı duruşu nedir, bunun üzerinde durulsun, bunu bekliyor ve istiyorum. Tabii bunlar çok teorik ve teknik düzlemde çözülmesi gereken ve ehlini bekleyen meseleler. Bir de romanın bireysel ölçekteki düğüm noktası var. Numan’ın tıkandığı nokta. Aşkın iki tanımı. Aşk kayıtsız şartsız güvenmek ve inanmak mıdır, yoksa bu güvenin ve inancın gerçekleşmesi için muhataba yüklenen bir sorumluluk dairesi de var mıdır? Yani aşkın alanı içinde, sorgusuz sualsiz teslimiyeti şarta bağlamak doğru mudur? Bunun da tartışılmasını isterdim. Lâkin bu konuda ümitsiz olduğumu peşinen belirtmem gerek. Hangi tanımı yapılsa da eksik kalacak. Aşkın ismi yok çünkü.

• Yeniçeriler ve Osmanlı ile ilgili bir şey söylenmesini beklemiyor musunuz?

Yeniçeriler ve Osmanlılar’a ilişkin olarak kronolojik ayrıntıda değilse de genel hüküm verme noktasında benim öğrenmek istediğim bir şey kaldığını zannetmiyorum. Bu yüzden kendi namıma Yeniçeriler ve Osmanlı ile ilgili bir söylem geliştirilmesi beklentim yok. Lâkin bu, kendi yorumunu henüz kurmamış genç okuyucu için faydalı olabilir. Ancak yine de benim romandan beklediğim asıl şey okuyucuya tarih öğretmesi değildir. Bir evvelki cevapta belirttiğim tartışmaların açılması beni daha çok ilgilendiriyor.

• Bu padişahlardan biriyle karşılaşmanız mümkün olsa?

Ne güzel. Biriyle? Hayır, hepsiyle karşılaşmak isterim. Muhal farz. Lâkin “arzu sergeşte-i fikr-i muhal” eyliyor insanı.

• Nun Masalları’ndan bu yana neden ki bu padişah ilgisi? Soyluluk kavramı, aile, sülâle üstünlüğü anlayışlarına karşı tavrınız nedir ki?

Nun Masalları’nda soyutlanmış bir padişah gerçeği vardı. Toplum piramidinin üst noktasında konumlanmış olana kaderinin yüklediği görev ve bireysellik çatışmasıydı beni ilgilendiren. Fakat İsimle Ateş Arasında, belki Nun Masalları yazıcısından beklenemeyecek kadar tarihi ve somut düzlemdeki bir padişah imgesiyle biçimlendi. Öyle ya da böyle kendimdeki ilginin nedenini ben de çok düşündüm. Kendi ilgime şaşırdığım, adını koyamadığım zamanlar oldu. Çünkü soy sop, aile sülâle üstünlüğü, asalet kan kalitesi gibi feodal kavramlar karşısında fevkalâde tepkisel bir yapıya sahibim. (Çocukluğumda, ağabeylerimin üzerimdeki etkisi olmasaydı, bu tepkiselliğin romantizmiyle, söylemi eşitlikçilik-paylaşımcılık etrafında biçimlenen ideolojileri benimseyebilirmişim gibi gelir bana hep).

Bu ilginin adını çok sonraları koyabildim. O da, bir sahneyi tasavvur ederken. Yaşlı vezirleri, mağrur kumandanları, güçlü beyleri, paşaları, gül kurusu giysileri içindeki yeniçerileri, muazzam bir kös ve davul gürültüsü ve toz bulutu arasında ve bir şerif sancak arkasında, sevdiklerinden, ülkelerinden bu kadar uzağa düşüren şeyin ne olduğunu merak ederken. Ve hepsinin arasında onun, padişahın yüzünü görürken. Bir an, bu muazzam kalabalığı arkasında sürükleyebilen ve kendisi de sancak-ı şerif arkasına düşmüş bu yüzde ilâhi erkin tecelli ettiğini gördüm. Buna siz inanabilir ya da inanmayabilirsiniz Mesaj, dönemden döneme geçerliğini yitirebilir fakat o dünyanın içerdiği temel mesaj doğrultusunda padişaha yüklenen en yüksek kıymet budur ve bu çok ürpertici.

• Osmanlı’nın kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme, yıkılma… tasnifi içinde bir yaşam şemasına hapsedilmesi hususunda tarihçilerden yükselen ciddi itirazlar var. Oysa sizin romanınızda tam anlamıyla bu doğrultuda değilse de yine bir ömür şeması teklif ediliyor. En azından İbn Haldun’un Mukaddimesinden gelen ve devletlerin bir ömrü olduğuna dair meşhur görüşün etkisi aşikâr. Ne dersiniz?

Benim yaslandığım şema ilkokul kitaplarından bu yana ezberlediğimiz kuruluş, yükselme, duraklama … şeması değil, doğru. Tarihin sonsuz gibi görünen ölçeğinde hiçbir devir bir diğerinden siyahla beyazın birbirinden ayrıldığı netlikte ayrılmaz. Pek çok yeni, beraberinde eskinin varlığını da sürdürür. Avrupa’da Rönesans diye bildiğimiz aydınlanma, içinde çok uzun zaman engizisyon yangını barındırır. Bu bakımdan tarihçilerin ciddi tepkilerini haklı buluyorum. Lâkin Mukaddime’de sözü edilen görüş; devletlerin de insanlar gibi bir ömrü olduğu, doğduğu, büyüdüğü ve ciddi tedbirlerle geciktirilse de ölümü olduğu, bu hiç olmazsa romancı duruşumla, bana hiç de yabana atılacak bir görüş gibi gelmiyor. Tarihin kendi ölçeğindeki onaması bir yana, görüş, birkaç yerde tekrarlanan bir ayete de yaslanıyor. Ümmetlerin de insanlar gibi ecelleri olduğunu, ve bunu ne bir saat ileri ne de bir saat geri almanın mümkün olduğunu ayet söylüyorsa, itirazın artık anlamı var mı? Ve evet ben elbette tarih âlimi duruşuyla değil ama romancı duruşumla, devletlerin de insanlar gibi ömrü olduğuna inanıyorum. Neden ki? İnsanlar faniliği duysunlar diye. Sonsuzluk vehmine kapılmasınlar diye. Geçici ve bitimli olmayanın sadece O olduğu anlaşılsın diye. Diğer yandan evet, kuruluş, yükselme, duraklama modası geçmiş bir masal gibi dursa da, büyük ve uzun bir oluşun içindeki iniş ve çıkışları görmezden gelmek mümkün değil. Çünkü o devlet varlığının bir “var oluş gayesi” yani ki mesajı vardır ve bu mesajın en fazla gerçekleştirildiği dönem ya da dönemler vardır. Bu gayenin tahakkukuna göre devletlerin ömründe bir altın çağ, bir klasik dönem, mesaja en çok yaklaşılan bir dönemin, bir zirvenin varlığı inkâr edilemez. Yükselme şaibeli bir terim olsa da, kemâl inkar edilemez. Kemâl var. Bu da Osmanlı’da on altıncı asır gibi duruyor. Ve etkisi on yedinci asrı da içine alıyor.

• Ne var on altıncı asırda?

“Bir Sinan bir de Süleyman” desem yetecek. Ekonomi, kültür, sanat, teknoloji ve devletin belirlediği varlık gayesini gerçekleştirebilmiş olması alanlarında bir arada duran çok şey. Sinan, Itri, Baki, Karahisari, Nakkaş Osman, Barbaros, Fuzuli ve nihayet Zembilli Ali Cemali, Ebüssuud ve Süleyman. Bunların bir araya gelmesi tesadüfi değil. Sonraki asırlarda da münferit yıldız parlamaları var elbet, Şeyh Galip gibi. Ancak burada topyekûn bir parıltı söz konusu. Arkadaki hayatın sağlamlığıyla, bütün kurumların sükûnetiyle bağlantılı. Çürümeden bir an önceki mükemmeliyet hali.

• Osmanlı asırlarından sizin de ilginizi çeken o parlak on altıncı asır mı oluyor?

Güneşe hayran olmamak ve ışıktan gözleri kamaşmamak mümkün değil. Dolayısıyla Fatih Yavuz Kanuni üçlemesinin cazibesine kapılmamam imkânsız. İhtişam asırlarını bu ismiyle ayrı tutalım. Bunun dışında, hayran olmamız için bize âdeta dayatılanın dışında, kendi özgür hissimizle fark edebileceğimiz, “Kuruluş” denebilecek dönemin bambaşkalığı var. Başkalığı hem fazla bilinmeyişinden, ne kadar az ve uzak tanıdığımızı bir düşünün, hem de farklılığından. Cazibesi, trajedisi, etkileyiciliği, merak uyandırıcılığı, kaderinin şaşırtıcı rengi inkâr edilemez Türkmen varlığı, heterodoks yapının devletle hoşça birlikteliği. Üzerinden serin rüzgâr geçen bozkırda buğday tarlası. O asırlara, bir gün aşikâr olacak ve sonucunu bildiğim bir sebep sırrı gibi çekiliyorum.

Bir yanda bozkırda buğday tarlası, diğer yanda olgunlaşmış saltanat meyvesinin cazibesi, şehir ve saray. Kuranlar ve yükseltenler. Bunlara hayran olmak kolay gibi görünüyor. Fakat kuranların ve yükseltenlerin, devletin ömrü üzerinde şahsi dehaları kadar nasiplerinin de cömertliği ile duranların dışında öyle bir dönemi var ki Osmanlı’nın. Kaderden başka hiçbir sözcük o asırlarda hiçbir kilide anahtar olmuyor ve trajik padişahlarla aniden burun buruna geliveriyorsunuz. Kadersiz kahramanlar onlar. Tarihin kendilerine yüklediği rolü üstlenmekten başka hiçbir çareleri de yok. Şimdi Fatih’in yerine IV. Murad’ı, Kanuni’nin yerine III. Mustafa’yı bırakıversek ne olurdu? Bunu düşünmenin anlamı yok , yok ama insan düşünmeden de edemiyor. O zaman içiniz sızlıyor, ürperiyorsunuz. “Herkes kendi kaderini yaşar”, bu çok doğru, padişah da olsanız. Rol biçilmiş, onu giyeceksiniz. Benim kuvvetle hissettiğim trajedi belki “saptırılmış tarihin” onları acımasızca mahkûm ettiğini fark etmemden kaynaklanıyor. Ne yapsın, tam kırk yıl şimşir ağacının acı kokusuyla sarmalanmış bir kafesin içine hapsedilmiş şehzade, padişah olunca ne yapsın? Ne yapma şansı var ki? Hiçbir şey, çırpınmaktan başka hiçbir şey. Öyle de oluyor ama onların çoğu inmeden ya da kalpten ölüveriyor. Cephelerden gelen kötü haberler üzerine. I. Abdülhamid, III. Mustafa çaresiz, en fazla kendi kalplerinden vaz geçebiliyorlar. Bu çok beşerî. Ve ben yazıcı konumumla en fazla onlarla ilgiliyim. Parlayan güneşe meczub olmak kolay. Onları ise fark etmek, anlamak, şefkat etmek lazım. III. Mustafa’nın kaderine bakın, III. Selim’in babası. Bir labirentte sıkışıp kalmış. Savaş bitse orduyu düzeltecek. Ordu bozuk savaş bitmiyor. Sosyal düzen, devlet kademeleri, her şey bozuk. Ne yapsın? Üstelik bir de tarihe, devleti müneccimlikle yönetmek, Prusya kralından müneccimlerini sordurmuş olmak gibi bir garabet anekdotla kalıyor. Mümkün mü, topçu ocağını ıslah etsin diye Avrupa’dan Baron dö Tott’u getirten, Mühendishaneler açtıran bir adamdan bu beklenebilir mi? İlm-i Nücme merak duymakla bunun pratiğinin yayılma alanı karıştırılmamalı. Çok kadersiz, çok nasipsiz, daha doğrusu kendilerine biçilen kaderi yaşayan insanlar bunlar. Yıkılmanın bütün faturası onlara çıkartılmış. Onlara kendimi çok yakın buluyorum. Onları anlıyorum. Kalbim kopacak sanıyorum. Roman, hikâye, yazı, sanat burada tümü iflâs ediyor. Sadece benim mahremiyetim. Ki anlatılmasına bu dünyanın kelimeleri yetmiyor.

• Safiye Sultan ve benzeri “tarihi” romanlar ile kendi yazdıklarınızı mukayese ediyor musunuz? Okudunuz mu bu romanları?

Ben edebiyat akademisyeniyim. Edebiyat sosyolojisinin nabzını ölçmek adına, özel bir alan teşkil eden popüler/piyasa romanlarını (şimdilerde kaldırım romanlarını) okumam gerektiğini biliyorum. Elbette ki okudum. Okurken hoşça vakit geçirdim de. Bundan sonra da okumam gerekecek. Okumadan eleştiremem, eleştirme hakkını kendimde bulmam için okumam gerekir. Piyasa romanının tarih-aşk-entrika kolundan başlayarak gelişen ve modernleşerek, evrilerek bu güne ulaşan çok güçlü bir geçmişi var. Tecrübesiz okuyucunun bu cazibeye ilgisiz kalması mümkün değil.

Bu romanların bir yandan yorucu olmayan bir sadelik katmanında içerdiği entrika, bir yandan akıcı ve sağlam bir dille anlatılmış olması, diğer yandan okuyucunun kendi vechesinde oluşturduğu sanat’a katılıyor olma hazzı ve tarih öğreniyor olma yanılsaması böylece “entelektüel” olmuşluk tatmini, güçlü bir piyasa oluşturuyor. Safiyeler de yabancı gezginlerden/ressamlardan başlayarak asırlarca devam etmiş oryantalist bakış açısının roman düzlemindeki tezahürü. Yeni bir şey değil. Bence üzerinde durulması gereken Safiyeler’in ne olduğundan ya da olmadığından daha ziyade bizim okuyucumuzun ne olamadığı.

• Peki siz neredesiniz?

Ben ayaklarımın yere sağlam bastığı bir yerdeyim. Beşir Ayvazoğlu’nun işaretiyle; oryantalist ressamların aygın baygın, muhayyileyi gıcıklayıcı, bol gölgeli gravürlerinin karşısında, sade ve gerçekçi bir Osmanlı minyatürüne benzetiyorum kendimi. Modern fakat yerliyim. Edebiyat tarihine şerefim namına geçecek bir şey varsa onun da bu yerli duruş olmasını isterim.

• Eşiği giderek yükseltiyorsunuz. Bir yazdığınızı aşamamak sizi korkutmuyor mu?

Her sanatkâr bir külliyedir. O zaman: Ana kubbeyi kurdu bırak yan kubbecikleri kondursun. Ya da: Yan kubbecikleri konduruyor, bekle, yakında ana kubbeyi kuracak. Demek istediğim, sanatkâra başarısızlık hakkını vermelidir okuyucu. Ama samimiyetsizlik hakkını asla.

• Eleştirmenlerle aranız nasıl?

“Eleştiri bir okuldur” ama okulu yok. Türkiye’de bu işi münferit yapanlar var. Geleneğimiz olmadığı için münferit örnekler de literatür oluşturamıyor ve bu kısır bir döngü. Halli zamana bağlı bir mesele. Diğer yandan kendi adıma konuşacak olursam; canımı acıtsa da bir şey öğretecek olana can feda, nadirattan da olsa bunu yaşamışlığım vardır. Ama eleştiriyi ciddiye almam için eleştirmenin, edebiyatın teknik ve teorik meselelerini en az benim kadar bildiğine inanmam gerekiyor. Değilse, dudak ucu bir tebessüm, gülümser geçerim. Fakat söz gelimi “Mayıs doğmak için iyi mevsim” dediğimde, eleştiri anlayışı Mayıs’ın mevsim değil ay olduğunu işaret eden “eleştirmen” için de üzülürüm. Ancak eleştirmenin eli göz yaşıma uzanmamalı. O zaman hesap gününe havale edilmiş bir hakka dönüşür bu ki bende mahfuzdur.

• Neden yazar değil de yazıcı? Bu bir tevazu mu?

Mütevazi olduğunu fark edenin tevazudan bahsetme hakkı yok. Dolayısıyla sorunun bu kısmına cevap verme tasarrufunda değilim. Diğer yandan yazıcı’nın sadece “printer” anlamına gelmediğini görecek göze sahibim elbette ben. Yazıcı, kâtip demektir ve kâtip de kendisine yazdırılan metin karşısında iradesi, müdahil alanı sıfırlanan âdem demektir. Lâkin imlâ hatalarının sorumlusudur. Böylece yazarlığın, “hikmeti kendinden menkul” duruşuna bir alternatif olarak daha çok yazıcı olmaya talep edersiniz. O bir yandan sözü kendisine değil, asıl sahibi olana irca ederken kusurlarından da kendisini sorumlu tutar. Bir edep duruşu diyelim. Bir cesaretsizlik ya da. Sadece şahsi bir duruş.

• Filbahri çiçeğini yeni nesiller tanıyor mu?

Zannetmiyorum. Bahçesi olmayan, filbahriyi (fûl-i bahrî) ya da diğer ismiyle limon çiçeğini nasıl tanısın?

• Peki siz nasıl tanıdınız ve sizin için anlamı ne?

Ben kendisini çok geç fark eden biriyim. Şimdi düşünüyorum da, fakültede olduğum yıllarda sınıfımızda ya da alt üst sınıflarda kabiliyetli öğrenciler vardı, onlar kendilerinin farkındaydılar, hikâyeci filan olacaklarını biliyorlar, hesaplarını buna göre yapıyorlardı. Benim, çektiğim mahiyeti meçhul bir arayış acısı mevcut olmakla birlikte, çocukça resim arayışlarımın dışında, böyle bir bilincim yoktu.

Fakülteyi bitirdiğim yıl oldu büyük uyanış. 79′ yazı. Uyanışımın refakatinde bir filbahri fidanı vardır. O yıl bahçeli ve iki katlı eski bir Trabzon evine taşınmıştık. Biraz viraneydi ama ağabeylerimin merakıyla köpeklerimiz vardı ve apartmanda bakımları çok meşakkatliydi, o yüzden. O evin bahçesinde bir filbahri fidanı vardı. O işte! Sonraları ’94 yazında ikinci bir uyanıştan ya da ikinci bir kendini buluştan söz edebilirim hayatımda, o zaman da ömrümün galiba en güzel yıllarını geçirdiğim deniz kıyısında, bahçesinde hanımelleri bulunan bir evde dört buçuk yıl yaşadım.

O evde yıldızların, servilerin tepesine kadar inebileceğini, gökyüzünün başımın üzerinde nasıl dönebileceğini, denizin bir sis perdesi arkasına nasıl sığınabileceğini, şehirde hiç fark etmediğimiz şeyleri, toprağın şubat sonundan itibaren nasıl uyandığını fark ettim. Papatyalı bir Nisan toprağına gerçekten ama gerçekten yüz üstü kapandığım bir gün oluşa vasıtasız katılmanın ne anlama geldiğini fark ettim. Orada da ön bahçede bir filbahri fidanı vardı. Yine refakatteydi. Kokusu. Bana her kokudan daha fazla hatırlatıyor.

• Peki tanıyor musunuz?

Hayır, hatırlıyorum ama tanıyamıyorum. Yani adını koyamıyorum hatırladığım şeyin. Ve bu çok güzel ama çok acı. Hazdan acıya geçilen o ürpertici an parçası. Sadece aslının orada durduğunu biliyorum. Burada duran sureti.

• Bundan sonra ne yapacaksınız? Yine roman mı? Yine Osmanlı mı?

Ben, her bitirdiğinin arkasından “bitti, artık bir şey yazamam”, diye feryad edenlerdenim. Osmanlı ve aşk hakkında söyleyebileceğim her şeyi bu romanda söyledim zannediyorum. Elimde bir deneme ve bir de hikâye kitabının çalışmaları var. Onları bitirebilirim.

• Konusu bugünde geçen bir roman ya da hikâye yazmayacak mısınız?

Bilmem ki. İçimden ne gelir ne gider? Zaman bana “hiç ummadığımı ve biriktirmediğimi” getirebilir.

• Sizin tabirinizle “son söz” yerine, Yeniçeriler ve II. Mahmud düzleminde size kaderin acı bir cilvesi gibi gelen, buruk bir tebessüm veren şey var mı?

Olmaz mı? Acı ve tebessüm verici. Yeniçeriliğin bütün isimlerini kaldırmış ve yasaklamış olan II. Mahmud’un, bu kez padişahlığın bütün isim ve kavramlarının kaldırılmış olduğu bir zamanda, “Yeniçeriler” adı verilmiş bir cadde üzerine kurulu türbesinde hesap gününü bekliyor olması. Reşat Ekrem’in tecahül-i arifanesiyle, kaderin adaletle hükmü mü, intikamı mı, ne demeli? Oradan geçerken caddeye ve türbeye benim için bakmanızı isterim.

• Siz kaç defter doldurdunuz bu roman yazılıncaya kadar?

Ben de dört defter doldurdum. Nefti, gölgeli.

• Niye ki bunca söz?

Niye ki bunca acı?

• Arka kapakta âdeta sizin roman anlayışınızı özetleyen bir paragraf var. Romanı bir yalan olarak mı görüyorsunuz?

Sanat sun’iliği doğasında barındırır. Çünkü onda her şey kurmacanın aynasında görüntü verir. Bu teorik sabiteyi kabul ettikten sonra geliyor cümlenin ikinci kısmı. Roman, tamam, yalandır ama daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenen bir yalan. Böylece Nezuka tarihi bir şahsiyet olmamış olabilir, hatta benim aynama düşen bir Genç Osman da taşıdığı gerçeklik itibarıyle tarih âlimlerinin işine yaramaz. Ama bir çocuk yokluğunun anne kalbinde yarattığı acı, bu işte yalan değildir. Ve sanırım “soyutlayıcı” sanatın etkileyici gerçekliği burada giriyor işin içine. Ve ben romanın bu tanımını çok seviyorum. Hasılı tezat içeren bu cümleden olarak; daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için söylenmiş bir yalan, yalan olma hükmünü kaybeder. Artık onun yalanlığını sorgulamak kimsenin aklına gelmez. Çünkü o artık en fazla doğruyu söylemektedir.

• İç kapaktaki özgeçmiş sizin mi kaleminizden çıktı.

Evet.

• Çok sade bir özgeçmiş değil mi bu?

Soyutlanmış diyelim. Soyutlama mizacımda var galiba. Çok karmaşık şeylerden aklımda özetleyici ve tefsir sunucu birkaç çizgi kalıyor. Erzurum’dan, rüzgârın uğultusu eşliğinde yaptığımız dersler, üzerine bulutların gölgesini düşüren ova ve dağ. Trabzon’dan da aklımda deniz, bulut ve yağmur kalacak.

• Bu kadar sade mi yaşamınız?

Görünürde evet bundan ibaret. Ben mahşerini içinde taşıyan kâtipler zümresine aidim.

• Alışıldık roman kalıplarını bekleyen okuyucu için romanınız bir tür beklenti sekmesi oluşturuyor. Hayal kırıklığı değil çünkü metin parçalarının her biri tek başına çok cazip. Fakat aksiyon eksikliği okuma temposunu ağırlaştırıyor. Bu, romanda hikayeci kimliğinizin ön plana çıkmasından mı kaynaklanıyor? Nasıl okuyacağız bu romanı?

Aksiyon eksikliğini, roman için bir zaaf sayıyorsanız eğer, bunu taşıyabilirim. Nasıl yazdığımı baştan beri biliyordum ve ben uyarmıştım: “Hikâyelerine ayrılarak yazılmış bu romanda son kez yemin ediyorum ki”… Hikayecinin, evreni, romancının bakış açısından farklı bir bakış açısıyla kavradığı muhakkak. Bunu hikayeciler de romancılar da iyi biliyorlar.

O zaman: Bu, bir hikayecinin duruş noktasından bakılarak yazılmış bir roman. Bu satırların yazanı bu duruşu memnuniyetle sahipleniyor.

• Bu imaj yoğunluğuna ne demeli?

İmaj, dilin imkansızlığına düşen şairin-yazarın önerdiği çözümdür. Anlatamazsa ölecek ya da çıldıracak olan, dil ile yetinemediğini fark edince (yetinemez çünkü dil sayılı kelimeden ibarettir insan ruhu ise sayısız duyguda durur), dilin yan anlamlarını zorlamaya başlar.

Önce yaygın olarak kullanılan mecazlar, mazmunlar, teşbihler, istiareler… o da yetmeyince kendi şahsi lügatini kurmaya çalışır. Bu yüzden evren karşısında sıradışı bir duruş sahip olan şairin-yazarın mevcut kelimelere yeni anlam yükleme çabasıdır imaj. Özellikle de gerçeği olduğu gibi değil de tecrid ederek alan ve aktaran yazıcının imajla işi vardır.

Ve onun hikayesinin “şiire yaslanıyor” olması içerdiği secilerden, simetriden, tekrirlerden yani fonetiğinden filan değil öncelikle bu imaj yoğunluğundandır. Lakin bunca ifadeye imkan tanıyan imaj, yazarı-şairi aynı zamanda bayağı, klişe, kabuk, soğuk, sun’i bir dil kullanma tehlikesiyle de karşı karşıya bırakır. Süs! Ya da hiç anlaşılamama tehlikesiyle. Eğer imaj anlatma ihtiyacıma cevap vermiyorsa, ve en fazla süse hizmet ediyorsa, has okuyucu bunu hisseder ve yazarını reddeder. Diğer yandan araya okuyucunun atlayamayacağı kadar derin bir uçurum koyuyorsa yine yazar reddedilir. Ezcümle, benim imajdan anladığım dilin bana yetmediği yerde yangınımın yansımasına vasıta olmasıdır. Canıma tenime yangın değmiyorsa, imaj kuru kalabalık.

• Metnin zor okunması, vasat okuyucu nezdinde geçerli bir tanım gibi mi duruyor? Ve böyle bir roman, yayınevinin bastığı kadar satılabilecek mi?

Cümle cümle yazılan bir romanın paragraf paragraf okunmasını istemeye hakkı olmasın mı yazarın? Baskı sayısına gelince, bunu editör düşünsün.

• Editörün elinde kalırsa bütün bu kitaplar?

Atılacağı bir ateş bulunur mutlaka.

• Bu sizi üzmez mi?

Beni kazanamadığım değil kaybettiğim şey üzer.

• İstanbul’da bir güzergâhınız oldu mu bu romanı yazarken? Nerelerde dolaştınız? Neler kalmış Yeniçeriler’den bize?

Çok dolaştım. Ama yeni bir güzergâh değil bu. On altı yaşımda öbür tarafına geçtiğim aynanın beni getirdiği güzergâh. Lâkin huzursuz bir ruh gibi hep kapılarda kaldım. Yeniçeriler’den kalma tek özgün yapı olan Acemoğlanı Hamamı’nın (ki asıl adı Acemioğlanı Hamamı) yan sokaklarında dolanıp durdum. Puslu bir Mart akşam üzeriydi. Patrona’ya izafe edilen hamamın hep önünden geçerdim, bu kez arka tarafına geçtim. Eski Odalar’ın, Yeni Odalar’ın, Et Meydanının bir zamanlar var olduğu yerlerde. Zaman değişmiş, dünya bitmiş. Her şey başka bir boyuta geçmiş.

Tekke Meydanı’nda Orta Camii, ki gördüklerini her halde Osmanlı tarihinde hiçbir cami görmedi, şimdi Ahmediye Camii olarak biliniyor, oraya gittim. Şimdi, şu son gelişimde, eylül sonuydu, 1826 Haziranının on altıncı gününde havanın olmuş olabileceği kadar sıcak ve latif bir gündü. İki vakit arası, cami bomboştu. Oturdum bir köşede. Cami elbet o cami değil, Bu, 1912 yapısı. Ama nokta o nokta. Koordinatlar aynı. 1826 eylülünde gölgeler hangi yönden geliyor idiyse, o aynı. Boşluğa bakıp durdum. Ruhun kesafeti. Ruhların katman katman birbiri üzerine yığılıp durması. Ve orada, 2002 yılının Eylülünde bir kadın, yeniçeriler için göz yaşı döktü. II. Mahmud için göz yaşı döktü. Kendisi için göz yaşı döktü. Ve bu kez İstanbul’dan Trabzon’a her zamankinden daha zor döndü.

• Peki yazıcının bir kıssa nasibinden başkaca mutlu bir öykü kahramanı neden yok?

Dilin, güzel kokunun ve aşkın kusursuzu bir başka dünyada durduğundan her halde.

Esra KANDEMİR ; “‘Var’la ‘Yok’ Arasında”

‘VAR’LA ‘YOK’ ARASINDA

Esra Kandemir

Nazan Bekiroğlu, son kitabı “İsimle Ateş Arasında” adlı eseriyle Türk romanında son birkaç yıldır yaygın hale gelen tarihi roman tarzına bir yenisini ekledi. Roman yazarı kimliğiyle ilk defa okurunun karşısına çıkan Bekiroğlu geleneksel bir temadan yola çıkarak fantastik romana cesur bir giriş yapmış. Bu bildik tema, asırlardır Doğu edebiyatında dilden dile, gönülden gönüle dolaşan, tasavvuf erbabının marifetullah mertebelerine tırmanmada basamak olarak kullana geldiği “Leyla ile Mecnun” hikâyesinden başka bir şey değil. Yalnız bir farkla ki Bekiroğlu kendisinden önceki pek çok yazarın duçar olduğu oryantalizm hastalağına yakalanmadan bu derin ve girift konuyu sanatsal bir dille işlemeyi başarmış.

Batı’daki roman tarzına karşılık, Doğu edebiyatının “Mesnevi”si var ve “Leyla ile Mecnun” mesnevi tarzının en önemli konularından biri. Zahiren basit bir aşk hikâyesi olarak görülse de, “Leyla ile Mecnun” tasavvuf ehlinin elinde dünyevi aşkın ilahi aşka dönüşmesinin, efsanevi bir sembolü haline gelmiş, bir marifet olgusu olarak kabul edilmiştir. Batı, aşkı dünyevi ve bedensel haz olarak romanlarına taşırken, Doğu ilahi bir potaya taşır, ruh ve teninin mahremiyetlerini ve istemek ulaşmaktan önemli olur. Öyle önemli olur ki bakır altına, kömür elmasa dönüşür. Yıllardır gazete yazılarında bile “varlık, vahdet, isim” gibi tasavvufi kavramlar etrafında tefekkürünü hissettiren Bekiroğlu’nün romanındaki benzer tat doğrusu bizi heyecanlandırdı. “İsimle Ateş Arası”ndaki tasavvufi ağırlık yazarın bu alandaki birikimini de ortaya koyuyor. Roman, Osmanlı’nın son dönemlerinde ölmüş bir yeniçerinin esamesini satın alan (yeniçeri ocağında ölen bir yeniçerinin listede isminin üzerine kırmızı bir çizgi çekilirmiş. Ancak son dönemlerde rüşvetin yaygınlaşmasıyla, bu ismin üzeri çizilmeyerek ocak dışında birisine satılırmış. Böylece bu esameyi alan kişi ölen yeniçerinin ulufesini aldığı gibi ocağın dışındaki servetinin de sahibi olurmuş.) Numan’ın, ölümüyle esamesini satın aldığı yeniçerinin (Mansur’un) geride bıraktığı karısına aşık olması etrafında cereyan eden olayları konu ediniyor. Romanda Mansur’un mecazi aşk ateşleri içinde çektiği acılarla, Osmanlı’daki padişah ve yeniçeri aşkının küllenmesinin ironisi altında Devlet-i Aliye’nin çöküş sürecine de atıfta bulunuluyor. Bahsettiğimiz mecazi-ilahi aşk ikilisini romanın her sayfasına işleyebilen yazar, bu bildik eski temayı yeni yorumlar ve farklı bakış açılarıyla bizlere sunuyor; aşkın çemberinde dönen insanlarla birlikte devlet, insan, mefkure, hayat ve ölüm gibi temaları kendine has bir üslupla irdeliyor. Her cümleye içirilmiş şiirsel anlatımın, romanın bütününe yaydığı hava okuru, her cümleyi anlama ve yorumlama bağlamında zorluyor. Bu durum romanı nazlı bir kitap haline getirmekle birlikte, onu daha çekici ve esrarengiz bir hale sokuyor. Türk romanındaki yıllardır içinden çıkılmaz bir hale dönüşen “yabancılaşma” Ve kendi toplumumuza -sanki kendisi başkasıymış gibi!- ‘öteki’ nazarıyla bakma bayağılığına düşmeden atılan bu yeni adım, Tarihi romandaki ‘iyileştirme’ adına sevinilecek bir durum. Gönül, “İsimle Ateş Arasında”nm kendi kültürüyle, batı kültürü arasında sıkışıp kalan aydınımıza bir kıyaslama imkanı sunmasını istiyor. Ancak kim kopartacak roman üstünde fırtınaları? Hangi gazeteler, hangi edebi çevreler? İlk baskısının 35.000 adet yapıldığını söylemek sadra şifa olacak mı?

İsim ile ateş ya da varoluş ile yokoluş arasında gergefini kuran bu romanın bizce bir kez okunması yetmez. Ancak bikaç kez okumakla tadına varılır diyebiliriz.
Kitaphaber, Aralık 2002 – Ocak 2003, sayı 14, sf. 65

Ekrem ÖZDEMİR, : “Bazılarının kaderi sürgündür”

İsimle Ateş Arasında

Hasan Ahmed Gökçe

“Kimin ismi kalacak geriye? Bir Nezuka bir de Mansur. O kadar mesafe varken arada, bir tarihçenin bir başlangıcı bir sonucu. Biri sebebi biri sonucu. Bu yüzden bunca kopuk bunca dağınık, bunca hikâye. Her şeyin arkasında tek bir şey, her ismin arkasında tek bir isim olduğuna duyduğum sonsuz inançla Nezuka’nın hikâyesinin başlangıcı ve Mansur’un hikâyesinin kendisine bile ait olmayan sonucuyla iktifa ettim. Çünkü benim anlatmak istediğim Nezuka’nın ve Mansur’un hikâyelerinin de üstündeki hikâyeydi. Çünkü ben bütün söylemek istediğini, faklı hikâyelerde açığa çıkan ortak sözcüklerle ifadeye iktifa ettim.”

Daha çok hikayeci ve denemeci yanıyla tanıdığımız Nazan Bekiroğlu’nun son kitabı “İsimle Ateş Arasında’ için özet olarak “yeter” diyebiliriz yukarıdaki paragraf için. Bekiroğlu, Nun Masalları, Mor Mürekkep, Yusuf ile Züleyha ve Mavi Lâle’den sonra yine tepeden tırnağa ‘kuşanılmış’ bir tevazuyla kendisine ‘yazıcı’ sıfatını bir kez daha yakıştırarak çıktı karşımıza, yeni kitabı “İsimle Ateş Arasında” ile. Başlarken, sadece yazmak ihtiyacını hissettiği için, acısı azalsın, içi ılınsın diye yazan Bekiroğlu bu eserinde de roman yazıyor olmasına rağmen kendisinde bir hikayeci duruşu hissettiğini itiraf ediyor kendisine.

İsimle Ateş Arasında, birbiriyle pek de bağlantılı gibi durmayan birden çok hikâyeden müteşekkil bir roman. Bekiroğlu, romanı üç katmanlı olarak işliyor. Osmanlı tarihini, yeniçeriler ve padişahlar parantezinde kaleme aldığı bölüm birinci katmanı, esâme ticaretinde bir ‘isim’ satın alarak hayatının ruhî coğrafyasını değiştiren Numan’ın hikâyesi ikinci katmanı ve ağırlıklı olarak padişahların dilinden anlatılmış küçük hikâyecikler de üçüncü katmanı teşkil ediyor.

İsimle Ateş Arasında, geneli itibariyle tarihî ve somut düzlemdeki bir padişah imgesiyle şekillenmiş. Bu bilinçli biçimlendiriliş, İbni Haldun’un mukaddimesinde geçen; “devletlerin de bir ömrü olduğuna dair” meşhur gücün etkisini aşikâr kılıyor. Kitapta tarihin sonsuz gibi görünen ölçeğinde hiçbir devrin bir diğerinden, siyahla beyazın bir birinden ayrıldığı nitelikte, ayrılmadığı da gösteriliyor. Tarih biliminin vahiy gibi mutlak olmadığının bilincinde olan Nazan Bekiroğlu’nun; yeniçerilerin bozulmakla, yıllardır saltanata hem kendi ruhunda hem çevresinin ruhunda özenle hazırlanan biri değil, taht boşaldığında kafesin bir köşesinden ve pek çok benzeri arasından bulunup çıkarılır hâle gelen şehzadelerin iyi bir padişah olamamakla, ekonominin pörsümekle, padişahın ordusunun başında sefere çıkmamakla suçlu olarak addedilebileceği bir somut harita üzerinde, tarihin hemen her duruş noktasına göre farklı farklı tablolarının çıkarılabileceği gerçeğini göstermek istemesi belki de birinci katmanı oluşturmasındaki esas. Belki de yeniçerilerin ateşle onca fazla oynamasının doğal neticesi olarak kendi tutuşturdukları ocakta kendilerinin yandığının altını çizmek istemesi. Ve bozulma dönemi padişahlarının zararın neresinden dönerlerse dönsünler bir türlü kârlı çıkamayan hikayeleri…

Tarihi alâkadar eder kısmıyla yukarıdaki gibi şekillenen kitapta ‘kalbi’, ‘akla’ alternatif sunan olarak bilinen tavrıyla Bekiroğlu aşkı da en pembe haliyle işliyor. Gerçekleşebilir olanın kuralları korunarak yazılmış olan bu hikayede akılcı açıklaması olmayan bir kabus sahnesinin koyu remzine düşüveren Mansur’un hikayesini. Soğuk bir şubat günü kirli bir İstanbul sokağının kuytusunda birkaç altın karşılığında eline tutuşturulan bir esame kağıdıyla girdiği hikayeden yanan bir defterdeki isim olarak çıkan ve bu fasıladan sonra en az kendi olan Mansur’un kazandığı aşkı ve ismini satın aldığı yeniçerinin karısı Nihade’yi bir buhur dükkanında ve tütsü kokuları arasında uzak düşler üretmekten başka tanımı olmayan bir isimlik hacmiyle ve dahi su katılmamış üslupla anlatıyor.

Nazan Bekiroğlu’nun diğer türlerde verdiği eserlerinde olduğu gibi bu kitabında da alâkasına talip olduğu çok sınırlı bir okur kitlesi var. O, her kitabıyla, suda açılan halkalar gibi her okuyucuya, okuyucunun kendi hacmi kadar söylemeyi esas alıyor.
Anadolu Gençlik, Aralık 2002

ÖZDEMİR, Ekrem: “Bazılarının kaderi sürgündür”,Anadolu Gençlik, Aralık 2002 (İsimle Ateş Arasında)

SUNUŞ

Bir vehimden ibaret olsa da insan, aşkın kaynağı, sebebi, bahanesi sorulur mu hiç? Her aşkın kaynağı O’ndandır ve insan bilse de, bilmese de her aşk O’nadır. Işığın güneşten başka kaynağı yok ve ay’ın hükmü güneşten öteye geçmiyor. Hikmetini kendinden menkul zanneden aşkların batan ay gibi karanlığa gömülmesi bundan.
Kelimenin kalbine hikmeti indiren Allah ‘a şükürler olsun.
Su kıyısında. Mavinin hüznü ve yeşilin sükûtu eşliğinde. Havf ve reca arasında. Nakş-ı ber âb âleminde bir yazıcı. Bir kadın. İki çocuğa anne. Daha sonra yazar. Bir üniversitede ders veriyor. Hayatının özeti tek kelime “Sürgün.” Ezel günü, kaderler dağıtılırken, o buna talip olmuş olmalı. Yaşadığı ve yaşayamadığı bunun süreği. Amenna!
“Su üstüne nakış tutmaz diyen bura gelsin.” Ebrunun hikayesini konuşuyoruz. “Adem kadar masum. Havva’nın bağışlanışı kadar inandırıcı.” Aşklar ve suretler aynasında. Ben sordum, O cevapladı. Bir üçüncü vardı bunu bilen. O, her şeyi hakkıyla bilendi.


Önce müessir. Yazı talep. Yazar isee talip. Öte yandan kadın. Talip-matlup ilişkisinde, dünden bugüne matlup olan kadın. Hem kadın (Matlup), hem yazar (Talip). Üstelik de anne. Bu nasıl bir denklem? Hayat size nasıl bakıyor?
– Hayır, yazı talep değil. Benim zaviyemmden bakınca, yazarın talip olduğu doğru, ama yazıya değil, yazının “hatırlattığı” şeye talip. Yazının hatırlattığı şey ise, meselâ Tanpınar’ın “ruhun ani bir cehdle kendi gerçeği ile karşı karşıya gelmesi” olarak tarif ettiği şey. Yazarken hatırladığınız şey. Bunu özlediğiniz ve en önemlisi bunu özlediğinizi fark ettiğiniz, yani adını koyduğunuz zaman, gündelik talep matlub ilişkileri çoktan aradan çıkıyor ve kalplerin cinsiyeti kalmıyor. Kaldı ki hem kadın, hem anne, hem yazar olanın, yani ki bütün evrenin özeti esma cihetiyle kendisinde çıkartılmış olanın yazıdan yana bereketi azımsanamayacak bir bereket. İyi bir denklem hasılı.


– Bir annenin ve bir yazarın coğrafyası. Hangisi daha geniş? Mehmet Kaplan’ın “Bütün edebiyat fakültelerinde kitapları okutulan meşhur bir yazar yerine, aile sahibi bir çoban olmayı yeğlerdim” ızdırabına binaen.
– Hoca’ya hak vermemek mümkün değil. Annneliğin coğrafyası elbet en geniş olan coğrafya ve cennet yazarların değil, annelerin ayakları altında, hâlâ. Fakat melekler harflerini terk etmeye görsün, o zaman insanın gerçek anlamda mutlu olması için “aile sahibi bir çoban” olduğunu da bilmesi ve bunun adını koyabilmesi gerekiyor. Eğer mutlu olduğumu bilmezsem, mutlu olduğumdan nasıl bahsedebilirim? Anlayacağınız hal ile kal, mesnevi ile roman, cennet İle sürgün arasında. Yine.


– Sahi. Niçin yazıyorsunuz? “Huz ma safa, dağ ma keder” mi?
– “Hoşuna gideni al, gitmeyeni bırak!” Hayır, tabii ki değil. Yanmanın tarihini yazmak için, içinde ateş sözcüğü geçen bütün yazıları okuyacak ve aralarında seçim yapacak zamanım yok benim. Sadece ateşe düşebilirim. Düşerken çıkardığım ses bir çift kanat yangını, duyarsınız, hoşunuza giderse, a sesi ne kadar güzelmiş, dersiniz. Bir bu. Bir başka istiareyle: İnanılmaz bir fanilik duygusuna düşen, fanilik duygusunu yenmek için ezelî olduğunu hatırlamak ister. Ve ruhu kendi ezeli gerçeğiyle karşı karşıya getirecek, yani ki hatırlatacak kapıları çalmaya başlar bir bir. Bilim, felsefe, sanat, din. Ve kendi defterlerinin arasında ya da edebiyat tarihinin sahifeleri arasında fani olacak yazılar yazmaya başlar. Çünkü yazının kendisi değil, hatırlattığı, ona bekayı temin etmektedir. Gerçek yazma anları, yazının en haber verici, en peçe kaldırıcı olduğu o anlardır. Size neden yazdığıma ilişkin böyle birkaç istiare daha çıkarabilirim, hepsi aynı son-uca çıkar. Fakat bütün bunlara rağmen hiçbir şey aynı anda tek şey olmadığından, belki öyledir de ben öyle olamadığımdan, söylemesem ölüyorum, söylesem söylediğim beni öldürüyor. Bütün yazdıklarımı toplayıp Ayasofya hamamının külhanında yakmak arzusu geçiyor içimden sonra. Sonra oturup yeniden yazıyorum. Ezel günü kaderler dağıtılırken buna talip olmuş olmalıyım. Mukavele.


– Şimdi eser. Önce Nun Masalları. İnanmak mı öncedir, anlamak mı? “Anlatsam ben aşkımı yok ediyorum, anlatmasam aşkım beni” diyen Genç Mezarlık Bekçisi neyi görmek istiyordu hayattan? “Heme O’st-heme ez O’st” (Herşey O’dur-Herşey O’ndandır) arasında bir tercih mi?
— Nun Masalları XX. Asrın “bilinci yaralı” yazıcısının kıymetleri ile giydirilmiş kahramanların hikâyeleri. Anlatmak isteyen yanıyla modern, anlat
tığını yakmak isteyen yanıyla geleneksel kahramanlardır onlar. Bu yüzden sık sık Nun Masalları’nın tarihi gibi görünen ama tarihi olmayan hikâyeler olduklarını tekrar etmek ihtiyacını hissediyorum. “Kalıcı ve saf olanı, bitimsiz olanı” görmek isteyen Genç Mezarlık Bekçisi, kapıları açamayandır. Onun gerçek “bulması” ancak Onların Son Hikâyeleri iledir, ki o zaman da hikâye çoktan Genç Mezarlık Bekçisinin hikâyesi olmaktan çıkıp Son Padişah ve Onun Şehzadesine devredilmiştir. Yeni acılar ve yeni hikâyeler olsun diye. Bulanlar sessiz sedasız yaşayıp gidiyorlar, çığlık bulamayanların payı, demişti bir öğrencim bir gün. Ve modern zamanların yazıcısı bu çığlığın arkasında. Nun Masalları bu yüzden mesnevi değil. Mesnevi olsa, kaynağından ayrı düşen suyun daha başlangıçtan belli güzergâhında çatışmasız çektiği acıları anlatacak sadece. Roman/hikâye ise meçhul güzergâhında meçhul macerasını yaşayan bireyin çatışmalarını anlatmaya talip. İnanmak mı, anlamak mı, “Her şey O’ndan mı, O mu?” tercihlerinde tökezlemesi ise, Genç Mezarlık Bekçisinin bu bilinci yaralılıktan. Cenneti bir kez kaybedenin ona bakabileceği yer ancak bir dünya sürgünü olabilir. Masum ve mazlum belki, ama yine de sürgün.


– Sonra Mor Mürekkep ve Mavi Lale. Mevlâna’nın “Arayan insana arayış verir” dediği kelimeler. Kelimenin de bir perde olduğunu bilen Nâzan Bekiroğlu, vardığı yerde aradığını bulabildi mi? Yoksa aramaya yeni mi başlıyordu?
– “Kelimelerin kifayetsiz olduğunu” fark ettiğim günden bu yana lisanın ve her şeyin kusursuzunun başka bir dünyada durduğunu biliyorum. Ve her şey gibi, aşk gibi, güzel koku gibi, kelimelerin de bu dünyaya düşen gölgesi, “Sanat gibi, kandırmıyor sadece susatıyor”. Öyleyse varılan yerde aradığını bulmak yok, sadece haber var. Kusurlu kelimelerle konuşuyor ve yazıyoruz biz. Buna son yok. Hep böyle olacak. Ya susacaksınız ya kusurlu kelimelerle anlatmanın yangınını deneyeduracaksınız. Onlarla hicrete mahkûmuz. Fuzuli Mecnun’a, Nedim vasfettiği dilberden özge dilbere. Yazıcı Mansur’a, göçüp duracağız. Mevlâna’nın susmanın güzellemesini yapan mısralarına fazla aldanmamak lâzım. Susmanın o kadar güzellemesini yapmasına rağmen ondan da geriye bir koca Mesnevi kalmıyor mu? Mevlâna gümüş değilse, susmanın hiç olmazsa bazı durumlardaki altınlığı tartışılmalı. Kutsanan susmak, söyleyen susmak değil mi, susan susmayı kim ne yapsın? Öyleyse hâle uyan sözdür makbul olan, Mevlâna’yı kıymetdar kılan. “Gül gibi hem susan hem söyleyen”.


– Ve Yusuf ile Züleyha. Bir peygamberin aşkını yazmak. Kelâmın kaldırabildiği kadar. Sormak istiyorum: Bütün isteklerinden vazgeçmek, hangisinin tercihiydi? Yusuf’un mu Züleyha’nın mı?
– Harama dokunan bütün isteklerinden vazgeçmek, makul mesaj içinde işaret edilen noktaysa eğer, Yusuf zaten bu donanımla yaratılmıştır. Peygamberdir ve masun ve ma’sumdur. Korunmuştur. Tercih hakkı yok. Diyor ya ayet, “Eğer Rabbinin işaretini görmeseydi”. Oysa Züleyha peygamber değil, melek de değil, günaha açık bir yanı var, bütün zaaflarıyla insan, dahası kadın. O zaman harama dokunan bütün isteklerinden vazgeçmeyi öneren yolda yürümeyi başarmak Züleyha’nın payına düşüyor. Tekâmül. Ve böylece biz (mesnevi dünyasında görüntü veren bir Züleyha figüründe) “arınan kadın” tipi ile karşılaşıyoruz. Mesnevi’de aklanan Züleyha Kur’anîdir. Çünkü kötülük mutlak değildir ve kendisini tezkiye eden her ruhun Rabbisine geri dönebileceği Kur’an’daki temel müjdelerden birisidir. Ve dahi bir yazar için statik Yusuf tipine rağmen bir değişimi yüklenen Züleyha tipinin daha fazla yazma bereketi ve kışkırtıcılığı taşıması da bundandır. Bir başka deyişle mesnevi şairinin hareket noktası Yusuf’tur, ama modern bir metin yazan yazıcının ilgisi Züleyha tipi üzerinde yoğunlaşır. Biraz önceki cevapta değindiğim suyun kaynağına dönme macerası yüzünden. Yûsuf malûm macerasını yaşarken, kendi macerasını çizmek Züleyha’nın yazgısının bir parçasıdır.


– “Allah bir kulunun, başka bir kulunu kendisini sevdiği gibi sevmesine müsaade etmiyor.” Sizin kahramanlarınız bunu ne zaman öğrenecek? Başka bir ifadeyle, Nazan Bekiroğlu’nun kahramanları, aşkı daima “Cem” makamında yaşıyorlar. Nedendir, bir türlü “Fark” makamına geçemiyorlar. Geçseler bile aşkları çoktan bitmiş oluyor. Bunun nedeni, sizin dünyanız mı, yoksa sizin seyrettiğiniz dünya mı?
– Görüp de kılamayan, bilip de eyleyemeyen. Yolu yürüyen, kapının önüne gelen, ama bir türlü eşiği geçip de içeriye giremeyen. (Tek istisnası Yusuf ile Züleyha. Ki o da bir kıssa nasibinden nasiplendiği için böyle). Ne zaman öğrenirler bilmem, ama Numan “Rabbim” dememiş miydi?” Onu senden daha çok sevmemiştim ki, neye rakip sıfatınla girdin araya?”. Hayat, bilginin de üstünde seyredecek kadar abes. Bunun nedeni yazıcının hem dünyası, hem seyrettiği dünya elbette. Hiç kimse masum değil.


– Ve “İsimle Ateş Arasında” tarih. Osmanlı’nın en çetrefilli meselesi Yeniçeri. Ve onun hikâyesini yazmak. Buhur tütsüleri ve filbahri kokusuyla, “Geç geldin, erken gittin” bir sevgili, beklenen ölümleri geciktirmeye çalışan veya istemese de kabul eden padişahlar. Bugüne değin, “günah keçisi” olarak bilinen Yeniçeri’ye tarihçiler haksızlık mı yapıyor? Gücü elinde tutana hizmet eden tarihin, kadın kalbinin merhamet ırmağında yıkanması, onu insaflı olmaya bir davet midir?
– Öyledir. Ben, “İstanbul’u fetheden Yeniçeri”nin hadisle övülmüş bir ordunun neferi olduğuna inanarak yazdım, ama Genç Osman’ı Yedikule yollarında yürütenlerin de yine Yeniçeriler olduğuna inanarak yazdım. Zaten onların hikâyelerinin içerdiği müthiş trajedi, öyle başlayıp böyle bitmenin şaşkınlığı, başlarken muhteşem, biterken erzel, savunusuna memur olduğu el tarafından vurulan Yeniçeri, ve savunusuna memur olduğu başı götüren yeniçeri. Bu müthiş ve yazar olarak bu trajediye kayıtsız kalmak mümkün değil. Tarihe gelince. Tarih bilimi vahiy gibi mutlak değil. Farklı noktalardan bakıldığında, dünya haritası farklı çiziliyor. Öyleyse “bir de böyle bakalım, bir de bu taraftan”, bu. Merakı aykırı, bakışı aykırı, yazısı aykırı bir kadın eli. Kim haklı diye sorarsanız, kesin cevabı yok, bilmediğimden değil, olamaz da ondan. Herkes haklı değilse de, mazur. Yeniçeri bozulmakta, II.Mahmud onları ateşe atmakta mazur. Şehzade iyi padişah olamamakta, padişah sefere çıkmamakta. Yeniçerilerin tarihini tarihçiler yazsın elbet. Fakat birey kalbinin tarihçesinin resmi tarihin hükümleriyle ne kadar az uyuştuğunu fark ettiğimden beri bunu anlatmayı deniyorum.


– “Kayra” Galiba eksik olan bu. Nazan Bekiroğlu’nun kahramanları, var olmak kayrasından mahrum. “Ya aklım ya aşkım beni terk etsin” istiyorlar. Öyle, bir susuzluk ki bu! Küple, testiyle gitmeyen bir sarhoşluk. Ama sevgilinin güzelliği de yetmiyor bu aşıklara. Mesela Mansur. Daha fazlasını istiyor. Derdi ne bu aşığın? Dağın parçalandığını görüp, bayılmak mı?
– Derdi ne bu âşığın? Ne acı soru! Numan’ın, siz Mansur diyorsunuz ama, ben onu kendi adıyla anıyorum, Numan’ın derdi elbette dağın parçalandığını görmek ve bayılmak. Aşkın varmak istediği nihai nokta, aklın iflâsına memnuniyetle tanık olmak değil midir? Lakin niyeti halis olana, aklın terazisi hediye edilir, Nihade tarafından. Ev, diyor ev yok, defter diyor, defter yok, koku diyor, koku yok. Karanlık, muamma! Ama muhabbetin bir anlamı da safiyet. Nihade’den geriye eğer hastalık değilse, koca bir yalan kalıyor. Oysa aşkın külli lisanında Yeri olmayan tek şeydir yalan. Çünkü yalan bir anda her şeyi geçersiz kılıyor, en fazla da doğruları. Ne yapsındı Numan? Bilirsiniz, eğer beslenmezse, imanın ateşi bile söner. Kimse aşkın sorumluluğu yok demesin. Ve aşkın sorumluluğu en fazla da aklın devreye girmesini önlemek. Seven kayıtsız şartsız teslimiyetle mükellef ise, sevilen de bu teslimiyetin aklın terazisine düşmesini önlemekle sorumlu.
Aslında Numan, Nihade, akıl bahane. Aslolan şu ki, kusursuzu bir başka dünyada duran aşk, onu yaratan tarafından mükemmelliği azaltılarak yaratılmış bir duygu. Sahipleri faniliği duysun da, O’nu bırakıp aşka tapmasın diye. Bunun tek kurtuluşu vekâleten sevmekten geçiyor, mânâyı harfi cihetiyle sevmekten.

– Eserlerinizde sadece kahramanlar yok. Zaman zaman bir görünüp, bir kaybolan Nazan Bekiroğlu da var. Bu görünmek isteği ne diyorum. Samimiyet mi? Yazıyı kaderine terk etmemek mi? Yoksa aşklarınızın sizi bırakıp gitmesinden mi korkuyorsunuz? Cahit Zarifoğlu’nun, “Şiirlerimi elimden alınmış gibi özlüyorum” dediğini biliyoruz mesela.
– Samimiyettir herhal. Söylemiştim, Yedikule zindanlarında o da kaybediyorsa, dağılan görüntüsünü girişteki aynaya bırakıp da çıkışta toplayamıyorsa, neden yazdığının dışında kalsın ki? Yazdığı onun dışında değil ki, o da yazdığının dışında kalsın. Nakkaşla bir kumsalın rüzgârında karşılaşan da o değil miydi?


– Her Eylül başı. Bir haber dolaşır içimizde. Nazan Bekiroğlu, bu yıl İstanbul’a geçecek. Akan su yatağını bulacak. Üsküdar randevusu, nihayet
mümkündür. Ne ki, gözümüz Trabzon ‘da, kulağımız gelenlerde. Orada mı? “Evet orada.” Bu kaçıncı Eylül, Üsküdar randevusunu erteleyen?
– Bazılarının kaderi sürgündür. Üstelik sürgünlük de halka halka açılır. Önce bu dünyada bir sürgünsünüz, sonra bir nabız atışı gül kokan toprakların dışında, sonra İstanbul dışında. İstanbulsuzluğa tahammül söz konusu olunca, aradığım şehirlerin, bulduğum şehirler karşısında artık yorulduğunu ve ben artık İstanbullarla da avunamadığımı fark ettiğimi ve dayanabileceğimi zannetmiştim. Ama bu eylülün ikinci yarısında İstanbul’daydım. İzlediğim güzergâh beni II. Mahmud türbesinden, Yeniçerilerin meşhur Orta Camii yerinde yapılmış Ahmediye Camiine getirip de bırakınca. Ve sıcak bir eylül öğleden sonrasında iki vakit arası bomboş olan camide bir kadın Yeniçeriler için, II. Mahmud için ve kendisi için ağlayınca. Bu kez Trabzon’a hiç olmadığı kadar zor döndü. Üsküdar randevusu çok kolay gerçekleşeceğe benzemiyor. Randevu gerçekleşmiyorsa, randevuya ya biri geç kalmış ya da o biri erken gelmiş demektir. Korkarım ben geç kalan tarafım.


– Son niyetine. Sular ne zaman durulacak?
– Durulacak gibi görünüyor mu sizce?


“Aşklar ve suretler” adına teşekkür ederim.

A. Ömer TÜRKEŞ, : “Sahte Yeniçerinin Aşkı”

Sahte Yeniçerinin aşkı

A. Ömer TÜRKEŞ

Nazan Bekiroğlu, 1997 yılından bu yana yayımlanan hikâye ve biyografi kitaplarıyla edebiyat dünyasının aşina olduğu, deneyimli bir yazar.

Daha önce okumamıştım Nazan Bekiroğlu’nun kitaplarını, ilk dikkatimi çeken -ki hiç de zor değildi- yazarın dile, biçime verdiği önem oldu; yeni nesillerin neredeyse hiç bilmediği “eski” Türkçeyi kusursuz kullanarak şiirsel bir anlatı kurmuş Bekiroğlu. Yeniçeri Ocağı’nın son demlerinde geçen bir aşk, ocağın yerle bir edilmesiyle birlikte hikâye ettiği romanında bir yandan resmi tarihi, diğer yandan kadın erkek ilişkilerinin, daha doğrusu aşkın hallerini sorguluyor. Kullandığı dil sürüklüyor hikâyesini.

Tarihçilerin Vaka-i Hayriye olarak adlandırdığı olayın üç yıl öncesindeyiz. Bir çöküş, bir çözülme yaşanıyor Osmanlı’da. Yeniçerilerin kaydedildiği Esame defterlerinden henüz düşmemiş, ölmüş yeniçerilerin isimlerinin para ile alınıp satıldığı günlerde, kendisine böyle bir kimlik edinerek hayatını kurtarmaya çalışan evli ve bir çocuk babası genç bir adamı tanıtıyor yazar. Ölen adamın karısı Nihade’den satın aldığı isimle Yeniçeri Mansur’dur şimdi o. Ne yazık ki sadece isimle bağlanmaz Nihade’ye; sever, âşık olur, karısından ayrılıp çiçeklerden tütsüler, türlü kokular üreten Nihade’ye adar hayatını.

Metnin bu bölümünü Mansur’un bakış açısından aktarmış Bekiroğlu. “Ben o zaman, ismini koyamadığım hiçbir şeyin gerçekliğinden emin olamayan kelam yanımı ve serçe aklımdan baskın olduğunu zannettiğim okyanus kalbimle; isme yaslanan aşkın eksik bir aşk olabileceğini hesaba katmıyordum” ifadesiyle zamanlar arasındaki farkın altını çizer bu bahtsız adam. Ardından hikâyenin sonuna dair bir şeyler fısıldar kulağımıza: “Kelam aşka bakar, aşk hisse. Hisseden âşıklarla söyleyen kelimelerin arasının nerede açıldığını henüz görmüyordum. Ve benim, bir türlü tam teslim olmayan ve direnen isimlerden başlayıp felakete uzayacak bir yolum, yolculuğum vardı da, o zaman bilmiyordum…” Ama artık okuyucu bilmekte, beklemektedir Mansur’un roman sonundaki akıbetini…

Anlatıcının ifadesiyle “zaman dizimi ihlal edilmiş” bu hikâyede, anlatıcı kimlikleri ve anlatım konusu da sıklıkla değişiyor. Kimi zaman bir yeniçeri alıyor sözü, ocak tarihinin çeşitli dönemlerini tasvir ediyor, kimi zaman bir devşirmenin devşirilme hikâyesi yansıyor Bekiroğlu’nun romanına. Böylelikle yeniçeriliğin, küçücük çocukların annelerinin kucağına, anadillerine, çocukluklarına doyamadan sultana kul edilmelerinin lanetli tarihine uzanıyoruz. Kimi zaman da Osmanlı sultanları sesleniyor sayfalar arasından. III. Murad, Genç Osman, IV. Murad, III. Selim, II. Mahmud teker teker anlatıyorlar saltanatlarını, yeniçerilere ilişkin düşüncelerini. Her anlatımda o bildik son biraz daha yakınlaşıyor.

Dilsel bir zenginlikle aşkın ve tarihin sorgulandığı isimle Ateş Arasında’nın kısa bir özete sığdırılmayacak hikâyesinin peşine düşmektense, bu iki ana temayı yansıtan iki alıntı ile bitirmek istiyorum yazımı, ilki aşka dair; Mansur’un Nihade’ye duyduğu, ama karşılığından bir türlü tatmin olamadığı sonu ayrılıkla bitecek yakıcı aşkına: “Onu, gözlerime sinen manayı puslanmış ve kenarı kırık bir aynanın önünde izleyerek. Yüzümün çizgilerinin bir çocuktan bir delikanlıya, bir delikanlıdan yaşlı bir adama ve tekrar bir çocuğa geçişini fark ederek sevdim. Onu, otuz üç yaşıma kadar yaşadıklarımın acemiliği ve tecrübesiyle, yaşamadıklarımın acemiliği ve gençliğiyle sevdim” diyor Mansur. “Aşktım, iştiyaktım. Kelamdım. Zaaftım. Aklettim. Fikrettim. Zikrettim. Sıyırdım bütün örtülerinden onu aysız gecenin karanlığında. Ama ardından ortaya çıkan daha esmer bir gecenin karanlığında boğuldu bütün aydınlıklarım.”

Ve yeniçeriler… Yükselme devrinin büyük ordusu, gerilemenin lanetlenen başıbozukları… Biliriz, böyle kaydedilmişlerdi tarihe. Ancak bir tek onlar mı suçluydu çöküşten, bozulmadan? işte bu soru etrafında dönüyor hikâyenin diğer yanı. Bekiroğlu, mazlumların diliyle yorumlamış tarihi: “Tarih diye bir şey yok aslında. Tarih, yenenlerin tarihi. Kalem kimin elindeyse tarihi o yazıyor hem de yeniden yazıyor. Tarihi istanbul yazarsa Edirne’nin payitahtlığı unutuluyor elbet ve Bursa’ya na-muradlık kalıyor Sadece olanı ve biteni anlatmayan tarih, yenenlerin düne baktığında görmek istediği ve yarınlara göstermek istediği tarih. Belge diyor tarihçi. Nedir ki belge? Bizi yenenin, sizin görmenize izin verdiği şey değil mi? Gördüğünüz, görmenize izin verilen şeyden ibaret değil mi? Kalemi elinde tutan taraf, şayet zamanın en vahşi savaşını barış için başlattığını belgelere şerh düşerse belgeyi kim ne yapsın?”

Virgül, Sayı 57, Aralık 2002