Hüseyin KAMİL, ; “İsimle Ateş Arasında”

İSİMLE ATEŞ ARASINDA

Hüseyin KAMİL

Bu sultanın tacı kelimeler, tahtı da kalbinin uçsuz bucaksız okyanusunda hüküm süren daima suda yalpalanan küçük bir sandaldır. Ki kah hoyrat dalgalarla boğuşur, yorgun düşer; kah durulan okyanusun mavi suyunda dipteki cevherlerden inciler dizer boynunuza.

İnsanın aklıselim olması otuz üç yaşına kadem basmaksa eğer o günden sonra kalemine çekti mürekkebi. Ve kalbine mülhem olanları yazdı satır satır.

Baharın başlangıcıydı. Güneşi ve suyu görünce goncalaştı dikenli yeşil dallardaki tomurcuklar. Durgun akan sular gibiydi. Sabrediyordu. Ki biliyordu meyvelerin sabırla olgunlaştığını. O yazmakta daimdi. Kaç gece dolunayın ısıttığı geceyi şafak vakti mahmur güneşe kalbetti.

Damıta damıta geliyordu kelimeler. Yıldız yıldız yağıyordu sayfalar. Mehtabın serkeşliği vardı sözcüklerde. Ve sağanak sağanak yağdı gökten kelimeler. Cümle cümle. Kitap kitap.

Her gün yazılan sayfalar üçyüzaltmışbeş gün sonra bir eser oluyordu nihayet. Okuyucu istedi, o yazdı. Okuyucu istedi, o yazdı. Onun için yazmak yemek içmek gibi bir şeydi. Bir kelime yazmak için yüz kelime okudu.

Neden sonra tomurcuk patladı, gonca ‘gül’ oldu. Güneşi gördükçe ve toprak suya doydukça gülün zarif yapraklan kızardı. Kıpkırmızı oldu.

Evvelinde nakkaştı. Hayaldi. Şiirdi.

Ahirinde biyografi. Deneme. Roman oldu. Bu minval üzere seyretti yazın hayatı.

Yenilerde rayihasını ve yangını her sayfada hissedeceğiniz isimle Ateş Arası’ındası neşredildi. Nazan Bekiroğlu’nun. Timaş’tan.

Ön kapaktaki sert bakışlı, kirli, gür sakallı; kaftanı ve kavuğuyla padişahlığını silmeyen Yıldırım Beyazid. Arka kapakta yine yıldırımın keskin bakışları arasında koca Osmanlı saray felsefesinin küçücük minyatürlerde vücut bulan temsili, içe kıvrılan iç kapakta Nazan Bekiroğlu’nun özgeçmişi. Kendi dilinden.

3 Mayıs 1957,Trabzon.

Dört yıllık üniversite hayatı hariç hep bu kentte yaşadı. Bulut. Deniz. Yağmur.

Türk dili ve Edebiyatı Eğitimini Erzurum’da aldı. Kar. Rüzgar. Ova.

Halide Edip’le doktor, Nigar Hanımla doçent.

Şimdilerde KTÜ Fatih Eğitim Fakültesinde profesör. Suyun kıyısında, iki kız çocuğuna anne. Görünürdeki hayatı bundan ibaret.

Evvel emirde ismin hikmetini anlatıp başladı romana.

‘Sebepleri önce yazan ve sonra yaratan Tanrı, Adem’e önce isimleri öğretmişti de hayatları sonradan vermişti. Ki Adem bildiği isimlerle meleklere üstün kılındı, bir sürgünün ardından onlarla tevbe kıldı, onlarla secde kıldı, isimleri varlıkları beyanındaydı çünkü, isim hayattan evveldi, isim sebepti, isim her şeydi.’

Bir gün esameyi satışa çıkaranlar yani ki hayatlar taciri, bir yeniçerinin -Mansur’un- eline birkaç kağıtla birlikte tütsü- buhur dükkanının anahtarını tutuşturur. Esasında hikayenin anahtarı da bu gidiştedir. Yeniçeri. Tütsü- buhur dükkanı. Nihade. Yani aşk. Nur ve işte İstanbul.

‘… Camilerin ve sarayların, beyaz gemilerle lacivert suların, kurşun kablı kubbelerin ve servili mezarlıkların kenti olan ve her mahallesi bir tepenin eteğinde kurulu bulunan İstanbul’da. Fatih’in büyük ve güzel camiine yakın, çıkışı hiç yokmuş gibi kıvrılan aralıklarda dolanıp durduktan sonra bulduğum iç sokakta.

… Ebedi kentin kargir ve güzel binalarından biri olmayan. Kuytuda kalmış. Nefti. Gölgeli. Bir dükkanın kapısını açacaktım ki baktım, zaten açıktı. Yüzüme birbirine karışmış onlarca tütsü, buhur ve baharatın kokusu çarptı önce.

Tarçın. Zencefil. Karanfil. Sersemledim.

Sonra. Dipteki dolapların ve camekanların arkasında onu gördüm…’ (syf- 23).

Nihade’yle ilk karşılaşması böyledir yeniçerinin, Mansur’un. Aylar yıllar geçecek birlikteliğin, ilk buluşma anı. Aşkın ve tütsünün ilk kokusu.

Biliyorum ki odasında hep kurumuş güller, karanfiller olurdu Nazan Hanımın. . Yıl geçse de üstünden onları korurdu. Her çiçeğin efsanesini anlatırdı kimi zaman. Bundan sonraki hayat, buhur dükkanında, Mısır çarşısındaki attar dükkanlarında alışverişle geçer.

‘… Bir yığın koku, şişe, yağ, duman, buğu, is, ışıltı arasında baharat taciri, tekinsiz bir büyücüye benzerken çok sevdim. Amber, misk, lotus, nilçiçeği, sandal; top mimoza, beyazı kirlenmiş akaysa, pembe gülün kurutulmuş yaprakları arasında. Koku ustasıydı o…’ (syf-65)

Yazar yeniçeriyi ve Osmanlı ordusundaki bozulmayı anlatmadan önce neyi kıstas alacağını belirtir.

‘…En başta biline ki, tarihin akışı içinde göz alıcı bir güneşin gökyüzünde zirveye tuttuğu Muhteşem Süleyman’ın asrına göre. Çünkü tarih ileriye doğru gitse de gördüğü sadece geçmiştir,

Süleyman’ın asrı. vakt-i Süleyman, sadece geçmişi görebilen bizler için vakt-i saadetimizdir…’

Sonra orduda bozulmanın nedenlerini şöyle açıklar.

‘ Nasıl oldu da muhteşem bir ordunun itibarlı kullarıyken biz, ismimiz sadece bozguncu bir kalabalık olarak anılır oldu? Nasıl oldu da öyle yazılan bir hikaye bir anda böyle okunur oldu? ismimiz karalandı, namazımız bozuldu. Nasıl oldu da bir zamanlar bütün Avrupa’yı korkutan ordu, şimdi sadece korunmaya memur olduğu, kendi padişahının ve onun halkının korkulu rüyası oldu?

Kuşku yok kine olduysa bir anda değil asırlar içinde sinsi ve sessiz oldu. Ama o kadar şiddetli oldu ki sebebi gibi neticesi de bir değil çoktu…’ (Syf- 84)

On altıncı asrın Muhteşem Süleyman’ı, güneşi guruba dönmüştü artık. Büyümek bozulmanın tohumunu içinde taşıyordu. Ve kanundu var olan her şey bir müddet sonra bozuluyordu.

‘…Guruba bakmaya başlayınca bir kere.., Gündüz bitip gece kalıyordu. ihtişam bitip sefalet başlıyordu.’

Mimari Sinan’dan, Süleymaniye’den sonra bozuldu. Bozulmayan ne kaldı ki? ‘

‘…Suda ebru, tezgahta cilt, suhufta hat bozuldu. Geç oldu sözün bozulması. Kendi içindeki sınırları ihlal etse bir türlü, etmese bir türlü, derinliğinde devinip duran şiir bozuldu.

Bir kuyruklu yıldız gibi ‘Geçti Galip Dede’ şiirin semalarından: ‘Ya hu!’ ışığı kaldıysa da kendisi sonsuza değin görünmez oldu. Nihayet en fazla dayanıklı çıkan musiki oldu, ondan da kubbede kalan son seda ‘Itri’ oldu. Besteye şelale olan kalp bir bestekarı padişah kıldığı için hayat bozuldu…Sevdayı taşıyan hayat bozuldu. Görüntüden sonra ayna bozuldu…’ (syf-99)

Belki kitabın şahdamarı diyeceğimiz bir efsane anlatır yazıcı. Tüm bozulmanın sırrı da bu hikayede yatar.

‘…Göklerin uzaklarından ‘V biçiminde göründü turna katarı.

En önde bir efsaneyi, bir hikaye uğruna kendisinde taşıyan öncü, arkasında kendisini ona emanet etmiş sürüsü. Öncü turna ki bir katarın kaderi, o yolunu sasırsa bütün sürü şaşkın, o vurulursa bütün sürü ölü demekti. Sürünün sol kanadında, öncünün tek eşi tek sevgilisi.’

…Kalbi hevesle dolu olan güzel delikanlı. Tüfeğini doğrulttu. Ya şu en öndeki ya da onun sol arkasındaki iyi hedefti. Kararını verdi… Dişi turnanın bedeni kendi hacminin fazlası bir ağırlıkla yerin yüzüne doğru yaklaşırken geride döne döne uçuşan birkaç mavi tüy kaldı. Allı pullu telli.

Gökyüzünde durmak mümkün olsaydı öncü turna oracıkta duracaktı. Lakin gökler ileriye veya geriye, inmeye ya da yükselmeye izin veriyordu da durmaya izin yoktu.

O gün bugün turna tek eşli. Eşi vurulan turna o gün bugün katarını terk ederek yere iner. Çığlık çığlığa, Eşini bırakıp da ölümün siyah koynuna, havalanmak istemez. O zaman onu da vurmak zorunda kalır avcı. Zaruri bir ölüm olur bu!”

İş yeniçeri ocağının bozulmasına gelince:

‘ …Ocağa rüşvetle yeniçeri kaydetmek de artık sıradan bir şeydi. Böyle başladı bozulmanın hem sebep hem de neticesi olan kollarından biri. Bir ocağın mevcudu kağıt üzerinde böyle büyüdü. Böyle zuhur etti adı var kendisi yok askerler. Ama artık bu ordu görünmeyen askerlerle desteklenen bir ordu değildi ( Syf- 152)

“Ne Dördüncü Murad, yeniçeri Katibinin başını vurdurmakla bu ocağı susturdu ne de üçüncü Selim Nizam-ı Cedidi kurarak. Ancak Hayırlı olay: Vaka-i Hayriyye ile II.Mahmud kaldırdı bu ocağı. Bir daha yeniçeri kazan kaldırmayacaktı.

Bozulan düzenden geriye ateşle biten mısralar kalmıştı:

‘Gül ateş gülbün ateş gülsen ateş cuy-bar ateş

Semender tıynetan-ı aşka besdir lalezar ateş’

Şeyh Galip

‘…Ne kadar alevli olsa da yangını yazarken tutuşmadı yapraklar, tutuşmazdı kalemin ucu. Biz ateşi kendi nefsimizde duya duya yandık. Yana yana yandık.’

Yazar son bölümde katılır bu hikayeye. Ve sorar:

‘…Kimin sözcükleriyle yazıldı bu hikaye?

isim. Koku. Hatıra?

Karanlık. Ateş. Su?

Kim hayatı, isim koku hatıra, karanlık ateş ve suya dair isimler arasında yorumladı? Kim kendi hikayesine dair asıl ismin ateş olduğunu bilmeden düştü ateşe? Ve kim sözcükleriyle teker teker ateşten topladı?

Şimdi ben. Yeniçeri Katibi. Büyük yazıcı.

‘…Bütün yeniçeri katiplerinin harfleri üzerinden geçmiş olmalıyım ki hepsinin isimlerini. Onları kendi şuurumda bir kez daha görünür kıldım, son bir kez onayladım. Bu yüzden bütün yeniçeri katiplerinden ibaret bir katip gibi ilk devşirmeden son yeniçeriye, hafızama kazıdım. Lakin. Uzun süreli değildi benim de hatırlayışım. Bir aynadan bir an için geçen ışık ya da bir şimşek parıltısı an kadar okudum kaderleri. Üstelik beşerdim, benim de hafızam unutucuydu.’ (syf-291)

Ezcümle:

‘…Yalan değildi kemalin arakasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların da devletler gibi ömrü olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu…

‘…Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırası taşıdığı.

‘…Günahı ve ihaneti bu dünyada su öbür dünyada ateş arıtacakken, suyla arınmayan aşık kalbinin ancak ateşle durulduğu’

Bütün bunları ateşten toplayarak anlattım. Her şey bir isim kalsın diye geriye.

Günebakış, 10 Kasım 2002, sf.6

Leave a comment

Your comment