Mustafa KUTLU ; “İsimle Ateş Arasında”, Yeni Şafak, 6 Kasım 2002, sf.16

isimle Ateş Arasında

Mustafa KUTLU

Nazan Bekiroğlu da ilk romanını yayımladı: İsimle Ateş Arasında (Timaş Yay. Ekim 2002). Buna “ilk roman” demek doğru mudur, bilemiyorum; çünkü daha önce Yusuf ile Züleyha çıkmıştı. Roman denilince ben esasen XIX. asır klasik romanını anladığım için türlerin iyice birbirine karıştığı günümüzde bir tefrik ve tarif yapmaktan kaçınıyorum.

İsimle Ateş Arasında okunması ve kavranılması zor bir eser. Daha ilk sayfalarından itibaren isim, cisim, varlık, yokluk, ölüm, dirim, ateş, sır, ses, söz, yazı, tarih, zaman, insan ve ağırlıklı olarak aşk ile koku kitaba damga vuran soyut-mistik-metafizik meseleler olarak okuru düşündürüyor. Eserin dış yüzünde Osmanlı ordusunun Yeniçeri teşkilatı bulunuyor. Yeniçeri denilen olgunun ortaya çıkışı, padişah ve devlet ile bağlantısı, özel yaşantısı, varoluşu – yokedilişi çeşitli bölümlerde dile getiriliyor. “Deftere yazılarak” varolan birinin yaşadığı gizemli bir aşk da roman boyunca bir batıp, bir çıkarak meseleye hususî bir anlam yüklüyor.

“İsim” ve “Ateş” başlıkları ile iki ana bölüme ayrılan romanın ilk kısmında yeniçerinin varoluşu ile yaşadığı aşk; ikinci kısımda aşk ile birlikte kendinin ve ocağın yokoluşu dile getiriliyor.

Bu kitap için çok şey söylenebilir; ben burada en önde duran özelliğine dikkat çekmek istiyorum. O da Nazan Bekiroğlu’nun geleneksel kültürümüzün-dilimizin imbiğinden çekerek imal ettiği üslubu.

Bir kere şu açıkça görülüyor ki, yazar üç yüz sayfalık eserinde alelade olan bir tek cümle bile kurmak niyetinde değil. Bir doğulu olarak sürekli harikuladenin peşindedir. Bu temel tercih Nazan Bekiroğlu’nun hikâyelerinde de var idi; ama Yusuf ile Züleyha’da olgunlaşarak bu romana olağanüstü renkleri ile yansıyor.

“Neftî renkli gölgelerle örtülü dükkânın karanlığında” görerek âşık olunan kadın bir türlü bu karanlıktan aydınlığa çıkamaz. Tütsü-buhur imalathanesinin şişe, yağ, duman, buğu, is, ışıltı, …amber, misk, nilçiçeği, sandal, top mimoza, gül, filbahri gibi yüzlerce unsurundan oluşan büyülü atmosferi okuru kuşatır. III. Murad, Şehzade, Osman (Genç), IV. Murad, III. Selim, III. Mustafa, Düzme Solak: Turnanın ölümü, Efsane, II. Mahmud, Süleyman gibi müstakil addedilecek hikâye-bölümler Yeniçeriliğin kronolojik macerasının duraklarını ve romanın modern yapısını okuyorlar. Yine de bu bölümlerde yazarın “romanda bilgi aktarımı” sorunu ile boğuştuğunu; bunu aşmak için üsluba iltica ettiğini, her biri tarih öğrencisi-hocası-meraklısı için örnek okuma parçaları oluşturduğunu belirtmeliyiz. Beni en çok saran “Tersanede Körükçü Süleyman” ile ‘Turnanın ölümü” parçaları oldu.

Yusuf ile Züleyha için yazdığım yazıda N. Bekiroğlu’nun “geleneği yenilediği”ni yazmıştım. Biraz zorlama tabirle de olsa, bu kitabı için “tarihi yeniliyor” diyeceğim. Bu yenilik tahlilde, tarifte, tasvirde, ruhta, kelimede, kısası üslupta gerçekleşiyor.

Şarka mahsus sanatın temeli olan “hikmet ile ahengin izdivacı”dır bu. “Ateş” bölümünde okuduklarımız bizi kolaylıkla Şeyh Galib’e götürür. “Kelime”nin saltanatı son bölüme kadar sürer: İsim, korku, hatıra, ateş, su. Tarih yazıcılığı bir kez daha sorgulanır. [Yeniçeri’nin tarihi nasıl yazılabilir?]

N. Bekiroğlu’nun kelime-dil-üslup hususundaki tutumunu, estetik endişesini biraz Tanpınar’a benzetiyorum. Kitabî kalma tehlikesini dahi göze alarak sözün büyüsünü terketmiyor; bir nevi ifrat. “Suya şiirler yazan mürekkep balığı” buna şahitlik eder.

Bu kitapta aksiyon arayanlar sükut-ı hayale uğrayacak, ama şüphesiz insana, tarihe ve elbette aşka dair çok şey bulacak.

mkutlu@yenisafak.com

Leave a comment

Your comment