Belkıs İBRAHİMHAKKIOĞLU ; “İhtişamın Yokluğa Seyri”

İHTİŞAMIN YOKLUĞA SEYRİ

Belkıs İBRAHİMHAKKIOĞLU

“İsimle Ateş Arasında, alışılmış, kalıplardan farklı bir roman. Hikâyeler bir roman. Hikâyeler bütünlüğü içerisinde ihtişamdan yokluğa, ateşten küllere bir seyrin romanı. Dünyaya ait olan büyüklüğün hacmi en fazla dünya kadar. Devlet de olsa, aşk da olsa bu böyle. Bana göre Bekiroğlu romanında dünyevî olan her mükemmelliğin sonu olduğunu ve her sonlunun yaşattıkları, hatırlattıkları, fark ettirdikleriyle ötelere pencere açtığını duyuruyor.”
Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

İskender PALA ; “İki Ayrı Ateş Topu Var”

İki ayrı ateş topu var

İskender PALA

İsimle Ateş Arasında geçen her şey, aslında zihin ile gönül arasındaki tedahüllerin bir anlatısı gibi geldi bana. Tarihe bakış ve doğru tesbitler bakımından fevkalade güzel araştırılmış, sonra da seçkinci bir üslupla yazılmış bir kitap. Sayın Nazan Bekiroğlu öncekilerde olduğu gibi, bu kitabında da, okumayı lezzete dönüştürmüş. Kendine has cümle anlatımı, zihnin hayal sınırlarını açtıkça açan benzetmeleri ve konu bütünlüğü ile bize yeniçeriler hakkında çok şey öğretiyor. Yasuka’nın gedik ismi çevresindeki tarihi bilgi ile Nihade’nin geçişken aşkı çevresinde büyüyen lirizm, romanda iki ayrı ateş topu gibi yuvarlanıyor. Yeniçeri düşüncesinin. modern yazarlara her zaman zor ama zengin bir malzeme sağlaması da romanda fevkalade başarı ile işlenip sindirilmiş. Okurken gerçeklerin kuşatıcılığını ve olayların akıcılığını hissediyorsunuz. Romanda bir seviye var ve belki de bu seviye yüzünden bazılarınca anlaşılmayabilir. Az da olsa bîr kültür altyapısı gerektiriyor çünki. İsimle Ateş Arasında, benim son dönemde okuduğum en güzel roman. Hele tarih romancılığının piyasa yaptığı bir dönemde böyle bir romanın çıkmış olmasını anlamlı ve sevindirici buldum. Nazan Hanım’ı tebrik etmek gerekir.

Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

Fadime ÖZKAN, ; “Yazar, kapak resmini anlatıyor”

Yazar, kapak resmini anlatıyor

Kitabın kapağındaki resmi “I.Beyazıt Beylikten sultanlığa evrilen padişahın imgesi. Karanlıkların, tarihin ağırlığı içinden gelen kurşun gibi bir bakış. O bakışlardaki karanlığa, muammaya, kırgınlığa, yenilgiye, öfkeye fakat yine de mağrurluğa vuruldum ben.” diyerek anlatan Nazan Bekiroğlu, bir su kıyısı kentinde yaşıyor. Trabzon’da. İki kız çocuğu annesi. KTÜ’nde profesör. Nun Masalları, Mavi Lale, Mor Mürekkep, Şair Nigar Hanım, Halide Edip, Yusuf île Züleyha’yı yazdı, yayınladı. Ateş topu bir kitap olan İsimle Ateş Arasında, Timaş Yayınları arasından çıktı. Bilgi tel: (0212) 665 35 56
Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

Şişman, Nazife – YAZGIÇ, Suavi K. – BARBAROSOĞLU, Fatma K.; “İsim Varedendir, Ateş Yokeden”

İSİM VAREDENDİR, ATEŞ YOKEDEN…

Nazife ŞİŞMAN:

Genelde elime aldığım bir romanı, atmosferi dağılmasın diye en fazla birkaç oturuşta bitiren bir okuyucu olmama rağmen, isimle Ateş Arasında’yı oldukça uzun bir sürede bitirdim. Zira yoğun bir felsefeye sahip Nazan Bekiroğlu’nun bu ilk romanı. İsim, varlık, yazı, tarih, zaman, insan, koku, hatırlama, aşk gibi pek çok soyut, metafizik konu romanın akışı içinde önemli bir yer tutuyor. Yeniçeriliğin tarihi ve adının ortadan kalkışı ile bir yeniçerinin aşkı ve bu aşkın kendisini yok eden bir ateşe dönüşmesini iç içe bir anlatımla sunan anlatıcı, özellikle hem kitabın isminin ilk bölümü, hem de romanın ilk bölümü olan isim üzerine kuruyor felsefesini. Endülüslü alimin ifadesiyle ‘Hikmetler kelimelerin kalplerine indirilmişse de “isme sığan her şeyin kendisinden bir parça az” olduğunu da teslim ediyor anlatıcı. Yine de kelimelerden başka sığınak bulamıyor ve kelimenin manaya, ismin hayata önceliği olan bir alanda, yazıda karar kılıyor. “Zira hayat geçiyor, tarih kalıyor | ve tarih yazıya nasıl geçirilmişse öyle kalıyor.” işte bu nedenle yeniçeriliğin tarihinin, sağ ve sol omzundaki yazıcı meleklerin varlığının şuurunda olan bir anlatıcının ağzından yazıya geçirilmiş olması özellikle önemli.

Suavi K. YAZGIÇ:

İsimle Ateş Arasında, belli bir zaman diliminde, belli kahramanlar etrafında gelişen olayları anlatan, yani tarihi bir fon olarak kullanan bir tarihi roman değil. Pek çok ‘öznenin’ farklı zamanlarda yer aldığı bir kitap. Sanki bir çok ‘ben’ bir araya gelmesinden oluşan kesret, romanın asıl kahramanı olan ‘biz’i, farklı zaman dilimleri de romanın dokusunu, iskeletini teşkil eden ‘geniş zaman tayfını’ oluşturuyor. Nazan Bekiroğlu, tarihi anlatmayı amaçlayan bir yazar değil. Daha mutlak, daha üst bir gerçekliğe, doğru ifadesiyle hakikate sahih atıfta bulunmayı / sahici bir rabıta kurmayı hedefliyor. Romanda aşk; isimle ateş, varlıkla yokluk, kurguyla gerçek arasındaki diyalektikte terennüm ediyor.

Fatma K. BARBAROSOĞLU:

Şimdiye kadar Türkçe yazılmış güzel romanlar olmadığı üzerinden tartışmalar yapıldı. Ben bu yaz okuduğum Tahsin Yücel’e ait “Yalan” ve Sonbaharda okuduğum Nazan Bekiroğlu’na ait “İsimle Ateş Arasında” adlı romanlar dolayımından tartışmanın Türkiye’de roman okurunun olmadığı üzerinden yapılması gerektiğini düşünüyorum. Her iki roman da son derece felsefi derinliğe sahip. Romanın aktığı ana damarlardan biri dil ve iletişim, isim ve varlık. Fakat ne “Yalan”, ne de “İsimle Ateş Arasında” üzerine konuşacak tartışacak yüz kişi bulmamız mümkün değil gibi. Bekiroğlu bütün Ortaçağı meşgul etmiş olan nominalistler ve konseptualistler arasındaki tartışmayı kitabın ana damarı olarak ortaya koyarken, yavaş ve ağır bir üslup kullanıyor. Bu üslup, Kundera sonrası roman için söz konusu olan, dünyadaki globalleşmeye paralel olarak edebi türler arasındaki sınırların ortadan kalkışına işaret ediyor. Şiir, deneme, hikaye, kıssa roman içinde birbirinin içine geçmiş bir şekilde yer alıyor. Ön planda yeniçerilerin bozulması geri planda bütün bir imparatorluğun bozulmasını, isim kazanamayan yani varlık kazanamayan, kifayetsiz padişahlar ile açıklayan Bekiroğlu’nun görüşlerinden keşke bütün tarih, edebiyat, felsefe öğrencileri haberdar olabilse. “Saraydan Sürgüne” Fransa’da Sosyal Antropoloji bölümünde yardımcı ders kitabı olarak okutuluyor. Türkiye’de tarih ve felsefe bölümlerinde yardımcı ders kitabı olarak okutulan kaç tane edebi eser var?

Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

Fadime ÖZKAN, ; “Nazan Bekiroğlı “İsimle Ateş Arasında”da zor bir düzlemi, yaman bir dille anlatıyor”

Nazan bekiroğlu “İsimle ateş Arasında”da zor bir düzlemi, yaman bir dille anlatıyor

Fadime ÖZKAN

Bir isimle başlıyor herşey ve ateşle son buluyor. Nazan Bekiroğlu, “Yazamazsam öleceğimden korktum” dediği romanı (ki roman; bir hikayecinin, hikayelerine ayırarak anlattığı bir romandır) “İsimle Ateş Arasında”da okuyucuya, ismin hatırlattığı / ateşin yakıp kavurduğu, dil ve üslup zenginliği ile bezeli, lezzetli ve ezel hatırası taşıyan kokularla efsunlu bir roman sunuyor. Hikaye ve denemeleriyle tanınan ancak özellikle “Yusuf ile Züleyha”dan bu yana içindeki şeyin hacmi ve mahiyeti büyüdükçe daha uzun anlatılara yönelen yazarın son kitabı çok katmanlı okumaya müsait bir kitap. Yazar, Tuna Boyları’ndan gelen ve yeni bir isimle yeni bir hayata başlayan devşirmenin öyküsünden başlayarak modernleşme tarihimizin dönüm noktalarından biri olan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılışını, isimsiz padişahların, yeniçerinin ve imparatorluğun birbirini tetikleyerek nasıl bozulduğunu, zaman dizimi ihlâl edilmiş bir kurguyla ele alıyor. Herşeyin isimle ateşin temsil ettiği değerler arasında durduğu bir düzlemi anlatıyor yazar, padişah ile yeniçeriyi, romanı tarihi bir roman olduğu kadar büyük bir aşk romanı da kılan Numan ile Nihade’yi ve iki şey arasında duran diğerlerinin hikayelerini… Anlatıyor ve “Ben uydurdum bütün bu hikayeleri. Ama size şunu söylüyorum ki: Daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için bunca hikaye uydurdum.” diyor ve anlatmaya devam ediyor Nazan Bekiroğlu. Aşağıda ise, onun anlattıklarını okuyup, son dönemde yazılan en iyi roman / anlatılardan biri olan “İsimle Ateş Arasında”dan sizin de haberiniz olsun isteyenler anlatıyor.
Yeni Şafak, 22 Kasım 2002, sf.16

Hüseyin KAMİL, ; “İsimle Ateş Arasında”

İSİMLE ATEŞ ARASINDA

Hüseyin KAMİL

Bu sultanın tacı kelimeler, tahtı da kalbinin uçsuz bucaksız okyanusunda hüküm süren daima suda yalpalanan küçük bir sandaldır. Ki kah hoyrat dalgalarla boğuşur, yorgun düşer; kah durulan okyanusun mavi suyunda dipteki cevherlerden inciler dizer boynunuza.

İnsanın aklıselim olması otuz üç yaşına kadem basmaksa eğer o günden sonra kalemine çekti mürekkebi. Ve kalbine mülhem olanları yazdı satır satır.

Baharın başlangıcıydı. Güneşi ve suyu görünce goncalaştı dikenli yeşil dallardaki tomurcuklar. Durgun akan sular gibiydi. Sabrediyordu. Ki biliyordu meyvelerin sabırla olgunlaştığını. O yazmakta daimdi. Kaç gece dolunayın ısıttığı geceyi şafak vakti mahmur güneşe kalbetti.

Damıta damıta geliyordu kelimeler. Yıldız yıldız yağıyordu sayfalar. Mehtabın serkeşliği vardı sözcüklerde. Ve sağanak sağanak yağdı gökten kelimeler. Cümle cümle. Kitap kitap.

Her gün yazılan sayfalar üçyüzaltmışbeş gün sonra bir eser oluyordu nihayet. Okuyucu istedi, o yazdı. Okuyucu istedi, o yazdı. Onun için yazmak yemek içmek gibi bir şeydi. Bir kelime yazmak için yüz kelime okudu.

Neden sonra tomurcuk patladı, gonca ‘gül’ oldu. Güneşi gördükçe ve toprak suya doydukça gülün zarif yapraklan kızardı. Kıpkırmızı oldu.

Evvelinde nakkaştı. Hayaldi. Şiirdi.

Ahirinde biyografi. Deneme. Roman oldu. Bu minval üzere seyretti yazın hayatı.

Yenilerde rayihasını ve yangını her sayfada hissedeceğiniz isimle Ateş Arası’ındası neşredildi. Nazan Bekiroğlu’nun. Timaş’tan.

Ön kapaktaki sert bakışlı, kirli, gür sakallı; kaftanı ve kavuğuyla padişahlığını silmeyen Yıldırım Beyazid. Arka kapakta yine yıldırımın keskin bakışları arasında koca Osmanlı saray felsefesinin küçücük minyatürlerde vücut bulan temsili, içe kıvrılan iç kapakta Nazan Bekiroğlu’nun özgeçmişi. Kendi dilinden.

3 Mayıs 1957,Trabzon.

Dört yıllık üniversite hayatı hariç hep bu kentte yaşadı. Bulut. Deniz. Yağmur.

Türk dili ve Edebiyatı Eğitimini Erzurum’da aldı. Kar. Rüzgar. Ova.

Halide Edip’le doktor, Nigar Hanımla doçent.

Şimdilerde KTÜ Fatih Eğitim Fakültesinde profesör. Suyun kıyısında, iki kız çocuğuna anne. Görünürdeki hayatı bundan ibaret.

Evvel emirde ismin hikmetini anlatıp başladı romana.

‘Sebepleri önce yazan ve sonra yaratan Tanrı, Adem’e önce isimleri öğretmişti de hayatları sonradan vermişti. Ki Adem bildiği isimlerle meleklere üstün kılındı, bir sürgünün ardından onlarla tevbe kıldı, onlarla secde kıldı, isimleri varlıkları beyanındaydı çünkü, isim hayattan evveldi, isim sebepti, isim her şeydi.’

Bir gün esameyi satışa çıkaranlar yani ki hayatlar taciri, bir yeniçerinin -Mansur’un- eline birkaç kağıtla birlikte tütsü- buhur dükkanının anahtarını tutuşturur. Esasında hikayenin anahtarı da bu gidiştedir. Yeniçeri. Tütsü- buhur dükkanı. Nihade. Yani aşk. Nur ve işte İstanbul.

‘… Camilerin ve sarayların, beyaz gemilerle lacivert suların, kurşun kablı kubbelerin ve servili mezarlıkların kenti olan ve her mahallesi bir tepenin eteğinde kurulu bulunan İstanbul’da. Fatih’in büyük ve güzel camiine yakın, çıkışı hiç yokmuş gibi kıvrılan aralıklarda dolanıp durduktan sonra bulduğum iç sokakta.

… Ebedi kentin kargir ve güzel binalarından biri olmayan. Kuytuda kalmış. Nefti. Gölgeli. Bir dükkanın kapısını açacaktım ki baktım, zaten açıktı. Yüzüme birbirine karışmış onlarca tütsü, buhur ve baharatın kokusu çarptı önce.

Tarçın. Zencefil. Karanfil. Sersemledim.

Sonra. Dipteki dolapların ve camekanların arkasında onu gördüm…’ (syf- 23).

Nihade’yle ilk karşılaşması böyledir yeniçerinin, Mansur’un. Aylar yıllar geçecek birlikteliğin, ilk buluşma anı. Aşkın ve tütsünün ilk kokusu.

Biliyorum ki odasında hep kurumuş güller, karanfiller olurdu Nazan Hanımın. . Yıl geçse de üstünden onları korurdu. Her çiçeğin efsanesini anlatırdı kimi zaman. Bundan sonraki hayat, buhur dükkanında, Mısır çarşısındaki attar dükkanlarında alışverişle geçer.

‘… Bir yığın koku, şişe, yağ, duman, buğu, is, ışıltı arasında baharat taciri, tekinsiz bir büyücüye benzerken çok sevdim. Amber, misk, lotus, nilçiçeği, sandal; top mimoza, beyazı kirlenmiş akaysa, pembe gülün kurutulmuş yaprakları arasında. Koku ustasıydı o…’ (syf-65)

Yazar yeniçeriyi ve Osmanlı ordusundaki bozulmayı anlatmadan önce neyi kıstas alacağını belirtir.

‘…En başta biline ki, tarihin akışı içinde göz alıcı bir güneşin gökyüzünde zirveye tuttuğu Muhteşem Süleyman’ın asrına göre. Çünkü tarih ileriye doğru gitse de gördüğü sadece geçmiştir,

Süleyman’ın asrı. vakt-i Süleyman, sadece geçmişi görebilen bizler için vakt-i saadetimizdir…’

Sonra orduda bozulmanın nedenlerini şöyle açıklar.

‘ Nasıl oldu da muhteşem bir ordunun itibarlı kullarıyken biz, ismimiz sadece bozguncu bir kalabalık olarak anılır oldu? Nasıl oldu da öyle yazılan bir hikaye bir anda böyle okunur oldu? ismimiz karalandı, namazımız bozuldu. Nasıl oldu da bir zamanlar bütün Avrupa’yı korkutan ordu, şimdi sadece korunmaya memur olduğu, kendi padişahının ve onun halkının korkulu rüyası oldu?

Kuşku yok kine olduysa bir anda değil asırlar içinde sinsi ve sessiz oldu. Ama o kadar şiddetli oldu ki sebebi gibi neticesi de bir değil çoktu…’ (Syf- 84)

On altıncı asrın Muhteşem Süleyman’ı, güneşi guruba dönmüştü artık. Büyümek bozulmanın tohumunu içinde taşıyordu. Ve kanundu var olan her şey bir müddet sonra bozuluyordu.

‘…Guruba bakmaya başlayınca bir kere.., Gündüz bitip gece kalıyordu. ihtişam bitip sefalet başlıyordu.’

Mimari Sinan’dan, Süleymaniye’den sonra bozuldu. Bozulmayan ne kaldı ki? ‘

‘…Suda ebru, tezgahta cilt, suhufta hat bozuldu. Geç oldu sözün bozulması. Kendi içindeki sınırları ihlal etse bir türlü, etmese bir türlü, derinliğinde devinip duran şiir bozuldu.

Bir kuyruklu yıldız gibi ‘Geçti Galip Dede’ şiirin semalarından: ‘Ya hu!’ ışığı kaldıysa da kendisi sonsuza değin görünmez oldu. Nihayet en fazla dayanıklı çıkan musiki oldu, ondan da kubbede kalan son seda ‘Itri’ oldu. Besteye şelale olan kalp bir bestekarı padişah kıldığı için hayat bozuldu…Sevdayı taşıyan hayat bozuldu. Görüntüden sonra ayna bozuldu…’ (syf-99)

Belki kitabın şahdamarı diyeceğimiz bir efsane anlatır yazıcı. Tüm bozulmanın sırrı da bu hikayede yatar.

‘…Göklerin uzaklarından ‘V biçiminde göründü turna katarı.

En önde bir efsaneyi, bir hikaye uğruna kendisinde taşıyan öncü, arkasında kendisini ona emanet etmiş sürüsü. Öncü turna ki bir katarın kaderi, o yolunu sasırsa bütün sürü şaşkın, o vurulursa bütün sürü ölü demekti. Sürünün sol kanadında, öncünün tek eşi tek sevgilisi.’

…Kalbi hevesle dolu olan güzel delikanlı. Tüfeğini doğrulttu. Ya şu en öndeki ya da onun sol arkasındaki iyi hedefti. Kararını verdi… Dişi turnanın bedeni kendi hacminin fazlası bir ağırlıkla yerin yüzüne doğru yaklaşırken geride döne döne uçuşan birkaç mavi tüy kaldı. Allı pullu telli.

Gökyüzünde durmak mümkün olsaydı öncü turna oracıkta duracaktı. Lakin gökler ileriye veya geriye, inmeye ya da yükselmeye izin veriyordu da durmaya izin yoktu.

O gün bugün turna tek eşli. Eşi vurulan turna o gün bugün katarını terk ederek yere iner. Çığlık çığlığa, Eşini bırakıp da ölümün siyah koynuna, havalanmak istemez. O zaman onu da vurmak zorunda kalır avcı. Zaruri bir ölüm olur bu!”

İş yeniçeri ocağının bozulmasına gelince:

‘ …Ocağa rüşvetle yeniçeri kaydetmek de artık sıradan bir şeydi. Böyle başladı bozulmanın hem sebep hem de neticesi olan kollarından biri. Bir ocağın mevcudu kağıt üzerinde böyle büyüdü. Böyle zuhur etti adı var kendisi yok askerler. Ama artık bu ordu görünmeyen askerlerle desteklenen bir ordu değildi ( Syf- 152)

“Ne Dördüncü Murad, yeniçeri Katibinin başını vurdurmakla bu ocağı susturdu ne de üçüncü Selim Nizam-ı Cedidi kurarak. Ancak Hayırlı olay: Vaka-i Hayriyye ile II.Mahmud kaldırdı bu ocağı. Bir daha yeniçeri kazan kaldırmayacaktı.

Bozulan düzenden geriye ateşle biten mısralar kalmıştı:

‘Gül ateş gülbün ateş gülsen ateş cuy-bar ateş

Semender tıynetan-ı aşka besdir lalezar ateş’

Şeyh Galip

‘…Ne kadar alevli olsa da yangını yazarken tutuşmadı yapraklar, tutuşmazdı kalemin ucu. Biz ateşi kendi nefsimizde duya duya yandık. Yana yana yandık.’

Yazar son bölümde katılır bu hikayeye. Ve sorar:

‘…Kimin sözcükleriyle yazıldı bu hikaye?

isim. Koku. Hatıra?

Karanlık. Ateş. Su?

Kim hayatı, isim koku hatıra, karanlık ateş ve suya dair isimler arasında yorumladı? Kim kendi hikayesine dair asıl ismin ateş olduğunu bilmeden düştü ateşe? Ve kim sözcükleriyle teker teker ateşten topladı?

Şimdi ben. Yeniçeri Katibi. Büyük yazıcı.

‘…Bütün yeniçeri katiplerinin harfleri üzerinden geçmiş olmalıyım ki hepsinin isimlerini. Onları kendi şuurumda bir kez daha görünür kıldım, son bir kez onayladım. Bu yüzden bütün yeniçeri katiplerinden ibaret bir katip gibi ilk devşirmeden son yeniçeriye, hafızama kazıdım. Lakin. Uzun süreli değildi benim de hatırlayışım. Bir aynadan bir an için geçen ışık ya da bir şimşek parıltısı an kadar okudum kaderleri. Üstelik beşerdim, benim de hafızam unutucuydu.’ (syf-291)

Ezcümle:

‘…Yalan değildi kemalin arakasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların da devletler gibi ömrü olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu…

‘…Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırası taşıdığı.

‘…Günahı ve ihaneti bu dünyada su öbür dünyada ateş arıtacakken, suyla arınmayan aşık kalbinin ancak ateşle durulduğu’

Bütün bunları ateşten toplayarak anlattım. Her şey bir isim kalsın diye geriye.

Günebakış, 10 Kasım 2002, sf.6

Özcan ÜNLÜ, ; “Sessiz Bir Çığlık”

Türkiye, 7 Kasım 2002, sf.12

Sessiz bir çığlık

Özcan ÜNLÜ

1957 tarihinde Trabzon’da doğan Nazan Bekiroğlu, ilk ve orta tahsilini aynı şehirde yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998’den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Bekiroğlu, 4 Mayıs 2001 ‘de profesör oldu. Çeşitli dergilerde çok sayıda bilimsel makale, deneme ve öyküsü yayımlanmakta olan yazarın eserleri şunlar:

Nun Masalları (Öykü, Dergâh Yayınları, 1997), Şair Nigâr Hanım (İnceleme, İletişim Yayınlan, 1998) Halide Edih Adıvar (İnceleme, Şule Yayınlan, 1999), Mor Mürekkep(Deneme, İyiadam Yayınları, 1999), Yusuf ile Zûleyha (Şark Mesnevisi, Timaş Yayınları, 2000), Mavi Lâle (Deneme, İyiadam Yayınları, 2001), İsimle Ateş Arasında (Roman, Timaş Yayınları, 2002)

Özcan ÜNLÜ ; “Ateşle Sınanma” , Türkiye, 7 Kasım 2002

İSİMLE ATEŞ ARASINDA NAZAN BEKİROĞLU

Nazan Bekiroğlu’nun yeni romanı “isimle Ateş Arasında”, Timaş Yayınları’ndan çıktı. Geçmişte yaşanan bir olayın baştan sona belli bir sırayla anlatıldığı sıradan bir tarihi bir romandan ziyade ‘zaman ve kader içindeki’ insanın hikayesinin lirik bir üslûpla anlatıldığı özel bir roman olan “İsimle Ateş Arasında” da “Yeniçeri Ocağı” ve son yeniçerilerden birinin yaşadıkları, anlatılanların omurgasını oluşturuyor.

Kitapta pek çok ‘isim’ ve ziyadesiyle de ‘ateş’ mevcut. Romanınızı niçin bu iki imgenin üstüne inşa ettiniz?

Gülün adının mı yoksa bu dünyadaki varlığının mı önce geldiğini kavramak için kırk yıl beklemesi gerekenlerdenim ben. Gülün ve her şeyin adının önce, hayatın sonra geldiğini kavramam uzun zaman aldı. Fakat bunu bir kez anlayınca, her bir şeyin de anlamını vermek kolaylaştı. Romanın isim imgesindeki bütün açılımlar bu ilk kabule dayalı, isim ve hayat, isim ve mana ve isim ve yokluk, isim/kelime, aklın alanındaki eylemlerden biri olarak da bu roman içinde temsil kıymetine «sahip. Nutuk ve mantığın aynı kökten geldiği hatırlansın, ilm-i kelâmın içerdiği akıl ve mantığa dayalı yöntem bilgisi göz önüne alınınca sevdiği kadının önce ismini öğrenmek isteyen Numan’ın, kendisini aşk zannederken, açığa çıkan baskın bir kelâm yanıyla neden tıkandığını ve tükendiğini fark etmek mümkün. Diğer yandan ateş ise bir yanıyla yokluğu bir yanıyla da arınmayı temsil eder. Yokluk aynı zamanda başlangıçtır bu romanda beni ilgilendiren yanı başlangıçtan çok azabı ve yok oluşu temsil ediyor olması. Böylece bütün bir romanda bir yandan isim ve onun temsil ettiği felsefi, sembolik ve nihayet gerçek kıymetler, diğer yandan ateş ve onun temsil ettiği sembolik ve gerçek kıymetler (ateşin felsefesinden çok azabı var), çeşitli düzlemlerde okuma teklifleri taşıyor. Ezcümle romanın vak’a düzlemlerini, düşey olarak isim ve ateşin temsil ettiği kıymetlerin böldüğünü düşünebiliriz..

Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamd olsun”. Bu ilgiyle mi romanın başında yer alıyor?

Evet. Muhyiddin Arabi, Füsus, ilk cümle sonu. “Allah’ın kelimeleri”, yine^ Füsus’da M. Arabi’nin ifadesiyle, mevcut varlıkların ayân-ı sabitesinden başka bir şey değildir. Ayan-ı sabite gelmiş ve gelecek bütün şeylerin ve hadiselerin gayb âleminde ve ilâhi bilinçteki tasavvuru, yani onların ismidir. Yani ki dem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir. Vahdet-i vücud’un yirmi yedi meselesinin/”hikmet”inin, yirmi yedi Peygamberin ismine izafe edilerek tefsir edildiği Füsus’da, ilk bahsin dem fassı olması ve onda da ünlü “dem’e isimler öğretildi” âyetinin yorumlanması, bu romanın yazılma sürecinde beni çok ilgilendirdi.

Kitabın kapağında, isminizdeki “na” vurgusu ne ifade ediyor?

Nâ hem bir olumsuzluk/yokluk eki, hem biz anlamında şahıs zamiri. Beni daha çok olumsuzluk/yokluk manası içeren yanı ilgilendiriyor. Daha Zaman’daki Mor Mürekkep yazılarında itibaren isminin ilk hecesi na (olumsuzluk/yokluk) son hecesi zan (vehim) olan bir yazıcı tipi üzerinde durmuştum. Yokluk ve zan arasında her şey bir vehme dönüşüyor. İbn Arabi’nin kâinat tefsirini yeni ve çok şahsi bir morfoloji denemesiyle de olsa ismimde özetlenmiş bulmak bana buruk bir tebessüm veriyor: “Kâinatta ne varsa hepsi vehim ve hayal. Yahut perdelere vuran akisler veyahut gölgeler”. “isimle Ateş Arasında”da alışılmış tarihi romanlardan farklı bir yapı ile karşılaşıyoruz. Çünkü kitap, bir zaman dilimiyle ya da bir kişiyle sınırlanamayacak bir roman,

“biz”le “ben”, belli bir dönemle ondan çok daha geniş bir zaman dilimi arasında nasıl bir denge gözettiniz?

Ben’in zamanı dar, biz’in zamanı geniştir. Gözettiğim denge, romanın yapı şeması ile ilgili. Vak’anın üç katmanı var. Bunların ilki bütün bir Osmanlı tarihi önünde yeniçerilerin hikâyesi. Ocağın kuruluşundan yok edilişine kadar geçen süre. ikinci katman, Numan ve Nihade’nin hikâyesi ki ocağın yok edilişi tarihi olan 1826 Haziran’ının on beşine takaddüm eden üç yıl üç buçuk aylık dönem. Üçüncü katmanda ise her biri kendi zamanları ile kurulmuş on bir küçük hikâye var. Zaman üzerindeki bu tasarrufun, romanı, geleneksel romandan, ve onun mantıkla çelişmeyen zaman anlayışından ayırdığı ve modern romana yaklaştırdığı düşünülebilir.

Ana metnin dünyasında onunla gevşek bağlar kurmuş bu küçük hikâyeler? Nereye bağlıyor sizi bu yapı?

Mesnevilerde, bilirsiniz, ana metnin yeknesaklığını kırmak için araya yerleştirilen farklı nazım biçimleri vardır. Yusuf ile Züleyha’daki “Öykü”lerle denediğim buydu. Bu defa yine, ana metin üzerinde, onun hem fonetik hem tematik olarak monotonluğunu kırma niyetinde olan küçük metin parçaları. Buna bir tür gelenek ilgisi diyelim. Fakat bazen ırmaklar çok derin kanallarla birbirine bağlanıyor ve gelenek ilgisi olarak gördüğünüz “kırılmalar”, örneğin II. Cihan harbi sonrasının parçalanmış roman dünyasından bir yansıma olarak da okunabiliyor. Yani ki bu metne bir yanıyla modern bir yapıyla izah edilebilir bir veçhe de kazandırıyor. Bu ilgilerin ikisini de taşımaya hazırım. Diğer yandan, muhteva olarak baktığımızda ana metin ile küçük hikâyeler arasındaki gevşek bağıntılar için de bir iki söz söylemek gerekirse: Ben de Çehov’un ünlü cümlesini samimiyetle sahiplenenlerdenim. Duvarda asılı tüfeğin hikâye sonunda patlaması meselesi. Lakin Tahsin Yücel’in de kendi romanı Yalan ile ilgili ifade ettiği gibi, her tüfeğin görünürde patlaması gerekmiyor. Bazen o tüfek ilk anda dikkat çekmeyecek kadar derinlerde patlayabilir. Ve bunu ancak kulakları çok keskin olanların işitebileceğini de yazarın hesaba katması gerekir. Neticede, hayat, hikâyelerden yapılma bir şey zaten. Ve bir romanı anlatmanın en güzel yolu onu hikâyelerine ayırarak anlatmak.

Kitabın ‘anlatıcısı’, “Ben uydurdum bütün bu hikâyeleri. Daha yüksekte duran bir gerçeğe işaret etmek için” diyor. Nazan Bekiroğlu hem genel olarak hem de İsimle Ateş Arasında nasıl bir gerçeğin peşinde?

isimle Ateş Arasında romanında arkasında olunan gerçek, resmi tarihlerin karşısına alternatif olarak sunulan, insan kalbinin hesap gününe havale edilmiş tarihidir. Bunun anlamı da tarih biliminin vahiy gibi mutlak olmadığı, farklı noktalardan bakıldığı zaman farklı tarihler yazılabileceği cümlesindendir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir. İnsan kalbinin tarihçesinin resmi tarihin içerdiklerinden çok daha muteber olduğuna her zaman inandım. Romanın son cümlesi bu ihtiyaçla yazıldı: “Kalplerin tarihçesi yazılmadıkça ne tarihe ne romana inanacağım”. Nazan Bekiroğlu’nun genel olarak arkasında olduğu gerçek ise, geçici ve bitimli olmayan, kalıcı ve saf olandır.

Mustafa KUTLU ; “İsimle Ateş Arasında”, Yeni Şafak, 6 Kasım 2002, sf.16

isimle Ateş Arasında

Mustafa KUTLU

Nazan Bekiroğlu da ilk romanını yayımladı: İsimle Ateş Arasında (Timaş Yay. Ekim 2002). Buna “ilk roman” demek doğru mudur, bilemiyorum; çünkü daha önce Yusuf ile Züleyha çıkmıştı. Roman denilince ben esasen XIX. asır klasik romanını anladığım için türlerin iyice birbirine karıştığı günümüzde bir tefrik ve tarif yapmaktan kaçınıyorum.

İsimle Ateş Arasında okunması ve kavranılması zor bir eser. Daha ilk sayfalarından itibaren isim, cisim, varlık, yokluk, ölüm, dirim, ateş, sır, ses, söz, yazı, tarih, zaman, insan ve ağırlıklı olarak aşk ile koku kitaba damga vuran soyut-mistik-metafizik meseleler olarak okuru düşündürüyor. Eserin dış yüzünde Osmanlı ordusunun Yeniçeri teşkilatı bulunuyor. Yeniçeri denilen olgunun ortaya çıkışı, padişah ve devlet ile bağlantısı, özel yaşantısı, varoluşu – yokedilişi çeşitli bölümlerde dile getiriliyor. “Deftere yazılarak” varolan birinin yaşadığı gizemli bir aşk da roman boyunca bir batıp, bir çıkarak meseleye hususî bir anlam yüklüyor.

“İsim” ve “Ateş” başlıkları ile iki ana bölüme ayrılan romanın ilk kısmında yeniçerinin varoluşu ile yaşadığı aşk; ikinci kısımda aşk ile birlikte kendinin ve ocağın yokoluşu dile getiriliyor.

Bu kitap için çok şey söylenebilir; ben burada en önde duran özelliğine dikkat çekmek istiyorum. O da Nazan Bekiroğlu’nun geleneksel kültürümüzün-dilimizin imbiğinden çekerek imal ettiği üslubu.

Bir kere şu açıkça görülüyor ki, yazar üç yüz sayfalık eserinde alelade olan bir tek cümle bile kurmak niyetinde değil. Bir doğulu olarak sürekli harikuladenin peşindedir. Bu temel tercih Nazan Bekiroğlu’nun hikâyelerinde de var idi; ama Yusuf ile Züleyha’da olgunlaşarak bu romana olağanüstü renkleri ile yansıyor.

“Neftî renkli gölgelerle örtülü dükkânın karanlığında” görerek âşık olunan kadın bir türlü bu karanlıktan aydınlığa çıkamaz. Tütsü-buhur imalathanesinin şişe, yağ, duman, buğu, is, ışıltı, …amber, misk, nilçiçeği, sandal, top mimoza, gül, filbahri gibi yüzlerce unsurundan oluşan büyülü atmosferi okuru kuşatır. III. Murad, Şehzade, Osman (Genç), IV. Murad, III. Selim, III. Mustafa, Düzme Solak: Turnanın ölümü, Efsane, II. Mahmud, Süleyman gibi müstakil addedilecek hikâye-bölümler Yeniçeriliğin kronolojik macerasının duraklarını ve romanın modern yapısını okuyorlar. Yine de bu bölümlerde yazarın “romanda bilgi aktarımı” sorunu ile boğuştuğunu; bunu aşmak için üsluba iltica ettiğini, her biri tarih öğrencisi-hocası-meraklısı için örnek okuma parçaları oluşturduğunu belirtmeliyiz. Beni en çok saran “Tersanede Körükçü Süleyman” ile ‘Turnanın ölümü” parçaları oldu.

Yusuf ile Züleyha için yazdığım yazıda N. Bekiroğlu’nun “geleneği yenilediği”ni yazmıştım. Biraz zorlama tabirle de olsa, bu kitabı için “tarihi yeniliyor” diyeceğim. Bu yenilik tahlilde, tarifte, tasvirde, ruhta, kelimede, kısası üslupta gerçekleşiyor.

Şarka mahsus sanatın temeli olan “hikmet ile ahengin izdivacı”dır bu. “Ateş” bölümünde okuduklarımız bizi kolaylıkla Şeyh Galib’e götürür. “Kelime”nin saltanatı son bölüme kadar sürer: İsim, korku, hatıra, ateş, su. Tarih yazıcılığı bir kez daha sorgulanır. [Yeniçeri’nin tarihi nasıl yazılabilir?]

N. Bekiroğlu’nun kelime-dil-üslup hususundaki tutumunu, estetik endişesini biraz Tanpınar’a benzetiyorum. Kitabî kalma tehlikesini dahi göze alarak sözün büyüsünü terketmiyor; bir nevi ifrat. “Suya şiirler yazan mürekkep balığı” buna şahitlik eder.

Bu kitapta aksiyon arayanlar sükut-ı hayale uğrayacak, ama şüphesiz insana, tarihe ve elbette aşka dair çok şey bulacak.

mkutlu@yenisafak.com

“Her şey isimle ateş arasında”, Türk Edebiyatı, Kasım 2002, sayı 349, sf.44-48 (İsimle Ateş Arasında)

Her şey isimle ateş Arasında

Konuşan: Ercüment Dursun

Nun Masalları, Mor Mürekkep, Mavi Lâle, Yûsuf ile Züleyha. Sizi denemelerinizden, hikâyelerinizden tanıyoruz. Şimdi de İsimle Ateş Arasında, bir roman. Neden roman? Yazdıklarınızın arasında bir de roman bulunsun niyetiyle mi? Yoksa roman mı kendisini size mecbur bıraktı ?

*Hikâye yazıp da, yazdığınız bitip de, içinizdekinin bitmediğini fark edince, daha uzun bir şeyler söylemek ihtiyacını hissediyorsunuz. Nun Masalları’nda, arka arkaya eklenebilecek hikâyeler bu ihtiyacın neticesiydi. Hattatın öyküsünü her bitirdiğimde, bitmediğini fark ediyordum. Yusuf ile Züleyha’dan bu yana büyük metinle uğraşmanın heyecanını, kendimi uzun metinle daha iyi ifade edebildiğimi fark etmiştim. Bu, içteki şeyin hacmi ve mahiyetiyle ilgili. Anlatma ihtiyacı diyelim. Bazen bir deneme bir hikâye yetiyor içinizdekini ifade etmeye, bazen bir roman bile az geliyor.

Türk Edebiyatı: Bu yönelişle, romana edebî türler arasında varılacak bir nihai nokta, bir üstünlük izafe etmiş olmayı da kabul ediyor musunuz?

*Hayır. Hikâye ile roman arasında yazar nezdinde bir gereklik/yeterlik farkı gözetmediğimi özellikle ifade etmek isterim. Sait Faik, Refik Halid, Çehov, Mauppasant hikâyecilikleriyle var olan yazarlar. Kaldı ki yazdığım romanda, benim hikayeci duruşumun, özel bir çaba sarf etmeksizin, muhafaza edildiği de aşikâr. Yazdığım, bir hikayecinin yazdığı romandır. “Hikâyelerine ayrılarak anlatılmış bir roman” derken kastettiği şeyi bilinçle sahipleniyor bu sorunun muhatabı.

Türk Edebiyatı: Peki zorluk-kolaylık farkı var mı arada?

*Edebî eserin temelinde durması gereken duygu yoğunluğu olarak değilse de hendese olarak fark var tabii ki. Roman daha meşakkatli. Dört-beş yüz sahifelik bir metinle uğraşırken (bu üç yüz sahifelik metin benim eksilte eksilte yazma alışkanlığımın bir neticesi, başlangıçta çok daha fazlaydı) her şeyden evvel hafızanız çok kuvvetli olmak mecburiyetinde. Tamam; duygunuz, ilhamınız yerinde olabilir ama hendese hafıza istiyor. Elinizdeki hacimli metnin içsel ritmini sağlamak zorundasınız. Ve bir paragrafı, hatta bir imgeyi tanzim ederken onun metnin bütünü ile ses ve mana olarak ilişkisini bir an bile gözden kaçırmamanız gerekiyor.

Türk Edebiyatı: Kapak resmi? İç kapakta, metnin kurgusal dünyasına ait gibi duran ama kapak resmini yorumlayan bir paragraf var. Bu yeni bir tasarım, hoş sürpriz, nereden aklınıza geldi?

*Bütün kitaplarda ama bilhassa roman ve hikâyelerde kapak resimlerini önemsiyorum. Her kapak resminin bir söylediği var, romanın dünyasına ait bir şey bu. Ve kapak resimlerini mutlaka yazarların seçmesi gerektiğine inanıyorum ben. Şayet kapak resmini yazar seçmişse, onun için ifade ettiği şeyi de bilmeli okur. Yıldırım’ın o resmi, romanı yazmaya başladığım sıralarda, tarihî düzlem biçim almayla başladığı sıralarda karşıma çıktı. I.Bayezid. Beylikten sultanlığa evrilen padişahın imgesi. Sarığının sağ ucu omzuna sarkan “bey” padişahlardan biri olsa da altın telli elbise giyen padişahların ilki. Karanlıkların, tarihin ağırlığı içinden gelen kurşun gibi bir bakış. O bakışlardaki karanlığa, muammaya, kırgınlığa, yenilgiye, öfkeye fakat yine de mağrurluğa vuruldum ben. Gözlerinde, başında bulunduğu devlet ve adına hüküm sürdüğü “ad” adına üstün olduğunu bilmenin mağrurluğu. Ama nerede ve nasıl kaybettiğini de bilmiyor olmanın şaşkınlığı. Akıbetini henüz kendisi bilmiyor, ressam da bilmiyor ama muhteşem bir karakter portresi. Diğer yandan bütün bu manaları taşıyan çok güzel bir erkeğin baktıkça derinleşen ve içe işleyen bakışları. Güçlü, mağrur ve yenik! Müthiş! Hani, içimizdeki resim dışımızdaki resimden daima daha fazla ama Yıldırım’ın o resmi ve o bakış sanırım içimdeki romanın resmine tıpatıp uydu. Bütün bunları hissedince ben, hissettiklerimi okuyucunun da bilmesi şart oldu. “Kapak resmi” paragrafı o ihtiyaçla yazıldı.

Türk Edebiyatı: Neden ”isimle Ateş Arasında”?

*Romanla ilgili bana en çok sorulan soru bu oluyor, ben de benzer cevaplar veriyorum. Tercih yapmak zorunda kalan kahramanların boy gösterdiği bu romanın dünyasında, her şey bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı duruyor. Ve her şey en fazla da ismin ve ateşin temsil ettiği kıymetler arasında duruyor, hem felsefî, hem imgesel/sembolik ve hem de gerçeklik düzleminde. Hem padişah ve yeniçerinin, hem Numan ve Nihade’nin, hem de küçük hikâyelerin anlatıldığı katmanlarda böyle bu: Padişah isimle ateş  arasındadır. Saltanatta her şey bir isim etrafında döner. Padişah, koruması gereken bir hanedan ismidir en fazla ve bir ismin yükseltilmesine hizmet eder: İlâ­yı Kelirnetullah. İktidarının hem onaylayıcısı ve hem de tehdidi olan yeniçerisi, o ise bir ateş ismidir. Yakıcı ve sonunda kendisi de yanan. Sinan, yeniçerileri semender’e benzetir, ateşte yanmayan masal yaratığı. Diğer yandan bireysel aşk hikâyesinde Numan, isimle ateş arasındadır. İsim Numan’ın kelâm yanını, akıl yanını temsil eder. İsim; bütün bir felsefedir. İlm-i kelâm Allah’ın varlığını ve ona ait bahisleri İslâm’ın izin verdiği ölçüler içinde de olsa akıl ve mantık yoluyla çöz meye çalışan ilmin adıdır. Nutk, Arapça’da aynı zamanda hem konuşma hem düşünme anlamında ve mantık ile aynı kökten gelme. Bunlar aklın sahasında kalan oluşlar. Numan, kendisini sadece aşk zanneder, oysa baskın bir kelâmcılığı vardır. Fark etmek, öğrenmek, anlamak, zannetmek, adlandırmak Numan’ın en çok kullandığı fiiller. Nitekim uyuyan aklı, Nihade’nin vurduğu darbelerle açığa çıkar ve Numan’ı yakar sonunda. Okyanus bir kalp ve serçe kadar akla sahip olmakla övünen, bir gün, zannettiği gibi olmadığını, ve aklın ve şüphenin ve vesvesenin pençesine düştüğünü fark öder. Diğer yandan isim sözdür, kelâmdır, kelimedir, akıldır, bilinçtir, her şeydir. Bu yüzden tehlikedir. Tarih boyunca mütecavizler, müstevliler önce yerli gücün sözünü yasaklamayı, hiç olmazsa kayıt altına almayı gaye edinmişlerdir. Söz hüküm altına alınırsa her şeye de hükmetmek kolaydır çünkü. Bu yüzden II. Mahmud yeniçeri ocağını ateşe attıktan .sonra onlara dair bütün kelime ve terimlerin kullanımını yasaklarken bütün bir isim felsefesinin pratikte özetini çıkarıyor. Bu yüzden isimle ateş arasında.

Türk Edebiyatı: Romanınızın çok katmanlı bir okumaya müsait ve bu katmanlar arasında incecik ilgilerle örülmüş bir yapı şeması var. Üstelik bu ilişkiler sade bir hikâyeden, eşelendikçe yorgunluk veren felsefî meselelere kadar uzanıyor. Hangi okur tahammül edecek bu yapıya ? Geniş kitlelere uzanamamak sizi korkutmuyor mu ?

*Benim,  ilgisine  talip olduğum okuyucu profili bellidir, deyip kenara çekilme  hakkım  var   ama  bu  hakkı kullanmayacağım hu defa, mahfuz kalmakla birlikte.  Çünkü çok geniş kitlelere  ulaşma niyetinde olan popüler romanla daha dar kitlelere hitap etmeyi başlangıçta   göze   almış   kültür   romanı her ne kadar ayrı mecralardan aksa da, kültür   romanı  yazarının da  sorumluluğu var. Beni anlamadılar  demek kolaydır   Derin metin    tükenmeyen  metin bir bakıma Eco’nun “açık yapıt”ı, yanı ki çoğalan metin, suda açılan halkalar gibi her okuyucuya okuyucunun kendi hacmi kadar söylemeyi başaran metindir. O. en dıştaki tek katmanlı ve en sade anlamdan başlayarak içe doğru derinleşen anlamlarda okunabilir. Gülün Adı bunun ilginç bir örneğidir ve en sade katmanında bir cinayet romanı olarak okuyup çıkabilirsiniz metnin dün yasından. Fuzulî şiirlerinin rağbeti de bundandır. Onda herkesin okuyabileceği bir şey vardır. Neticede, anlamak için çaba sarf etmek okuyucunun sorumluluğunda dır lâkin buna mukabil yazarın da sorumluluğu vardır: Köprü kurmak. Ama köprü kurmak, yazarı yazdığından fedakârlık etmeye zorlamamalı. Bunları benim ne kadar gerçekleştirebildiğim cevap sınırlarımın dışında elbet, fakat benim veçhemden bakılınca niyet, sebep. manzara böyle görünüyor.

Türk Edebiyatı: Romanınızda aşkın iki tanımı arasında tıkanan, tükenen bir kahraman var. Kahramanınızın ateş yanı aşkı sorgusuz sualsiz teslimiyet olarak kabullenirken ısım yanı sorgusuz sualsiz teslimiyeti şarta bağlıyor. Sizce aşkın bu roman içinde tartışmaya açtığınız iki tanımı arasında geçerli olan hangisi ?

*Bilmiyorum. Bilsem, bu romanın o katmanı yazılmazdı.

Türk Edebiyatı: Aşkların da devletler gibi ömrü mü var ?

*Var, nazarlar ilâhı bakışa çevrilememişse ne yazık ki vat.

Türk Edebiyatı: Nedenini düşündünüz mü ?

*Geçici ve bitimli olmayanın sadece O olduğu anlaşılsın diye. Numan’ı düsünsenize. Nıhade’yi bu kadar sevdikten ve yaşadıktan sonra, hiç olmamış gibi olmak. Kaderin hangi cilvesi ? Faniliği mi duyurmak istiyor? Neticede, vekâleten severiz biz, emaneten. Emanetin   asıl   sahibi unutulunca   aşkların   ömrü  tükeniyor. Numan’ın bir sıkıntısı da eşiği atlayamaması. Yani cinnet getirememesi. Ancak  ölebiliyor. Aklını   feda etmek istese de edemiyor.

Türk Edebiyatı: Sizin hangi yanınız baskın, isim mi ateş mi, kelâm mı aşk mı?

*Beni hiç bırakmayan bir akademik yanımın, kelâm yanımın varlığını artık iyi biliyorum. Ben de “gülün adının” bu dünyadaki varlığından önce geldiğini kavradığında imanın meselelerini ancak halledebilenlerdenim. Belki bu kırklı yaşların “akıllılığıyla” da ilgilidir. Lâkin ben kalbi akla alternatif olarak sunan olarak da bilinirim. Hâsılı ben de aradayım. Akıl ile kalp, ısım ile ateş. Kaderim arada kalmışlık belki de.

Türk Edebiyatı: Sözün Sonu, çok etkileyici. Aniden ortaya çıkan Yeniçeri Katibi. Bu sadece romanı teknik açıdan kurtarmak için yazılmış bir bölüm mü?

*Değil. Sözün Sonu’nun romanı teknik açıdan derleyip toparladığı doğrudur. Ama mana olarak da işaret ettiği çok kuvvetli bir şey var: Bir kez olsun ismi koyulmuş olana ilâhı muhayyilede unutuluş yok. Tarihin bir döneminde şaşaayla var olmuş ve sonra sonsuza değin unutulmuş şehirler var. Ama kim için? Allah’ın defterleri yakılabilir mi?

Türk Edebiyatı: Bir yanda Yeniçerilerin hikâyesi, bir yanda Numan’ın hikâyesi, diğer yanda hepsinin üzerine serpiştirilmiş padişah hikâyeleri. Kını anlattı bütün bu hikâyeleri?

*Üst üste anlatıcıları var bu hikâyelerin. Numan “ben” ağzından kendi hikâyesini anlatıyor Yeniçeriler “biz” ağzından kendi hikâyelerini. Küçük hikayelerin de muhtelif anlatıcıları var. Fakat teknik olarak bütün bunları gören, romanın dünyasında toplayan biri de var olmalı: Bütün bunları gören Yeniçeri Katibi. Büyük Yazıcı. Nasıl ? Bütün bu asırlara yayılmış hikayeleri nasıl biliyor ? Önünde asırlardan ben tutulmuş defterler var Onlara bakarak okuyor yaşantıları. Ve tabi onun da üstün de varlığı hissedilen ve gerçek dünyaya ait bir figür olarak kurmaca dünyada görüntü veren “Yazıcı” var.

Türk Edebiyatı. “Yazıcı” yazdığının dışında kalmaya hiç tahammül edemeyecek mi ?

*Zannetmiyorum Yedikule zindanında gencecik bir Osman’ın idam edildiği yerde askeri bir müzenin med halindeki ayna önünde o da kaybediyorsa, o da bir yangın risalesine düşeduruyorsa. ateşi saklamak mümkün olsa da dumanı saklamanın imkanı yoksa, yazdığının dışında nasıl ve neden kalsın ?

Türk Edebiyatı: Yazdığınıza nerede güvenmeye başlıyorsunuz ? Ya da ipler nerede kopuyor ?

*Bitirmeden öleceğimden korkuyorsam yazdığım, yazı demektir. Ve dahi yazmazsam öleceğimden korkuyorsam yazdığım yazı demektir.

Türk Edebiyatı: Bu romanı yazarken ölüm korkusu sardı mı içinizi ?

*Yazamazsam öleceğimden korktum.

Türk Edebiyatı: Peki Nazan Hanım, yaşanan nereye gidiyor ?

Rüyaların gittiği yere. Çünkü yaşanan da bir rüya.

Türk Edebiyatı: Akademisyenliğiniz sanatkarlığınıza tehdit oluşturmuyor mu ?

*Bu tür ayrımların isabetli olduğuna inanmıyorum İnsanın mahşeri onun içidir. Akacak su, yatağını mutlaka bulur. Tahammülün eşiği vardır. Nereye kadar giderse. Gelmiş geçmiş romancıların en büyüklerinden biridir Kafka ve ömrünün önemi azımsanamayacak bir kısmında, amirlerine saygılı, silik bir  devlet memurudur. Akademisyen sanatkar tezadını tedavüle sürmek yanlış bir ölçek zannımca. Sadece 2457’li olmak mı ? Bir vergi levhasına sahip olmak da bir kayda tabi olmak ve sanatkârlığa tehdit olduğu varsayılan sistemle ilişki anlamına gelmiyor mu? Meğer ki Van Gogh kadar azade olalım,   Cezanne  gibi  bankadaki   görevimizden   istifa edelim Kaldı ki ben postahanede damga memuresi değilim. Edebiyat akademisyeniyim ve bütün şikâyetlerime, kaçıp gitmeye dair bütün arzulanma rağmen bu yerde duracaksam, durabileceğim en uygun yerdir durduğum yer. Ne kadar suret ? Onu bilemem   Hasılı beni hayat tehdit ediyorsa, hava su ateş toprak tehdit ediyorsa, akademisyenliğin tehdidi hatif kalıyor.

Türk Edebiyatı: Başlangıçtan bu yana yazdıklarınızla bilinçli olarak yöneldiğiniz bir oklur kitlesi var. Bu kitle daha ziyade üniversite öğrencisi ya da mezun durumdaki genç ve entelektüel kitle. Ancak bu kitle sizi okurken “sizinle birlikte” okumak istiyor. Bir taşra kentinde yaşamanıza, sizi TV ekranlarında görmememize rağmen okuyucu kitlenizin okuma eylemine yazarı da dahil etmeye uğraştığını fark ediyoruz. Bu duruşun sebebi ne ?

*Okuyucunun, okuma eyleminin bir nedeni olarak yazara yönelmesi, edebiyat teorisinin meselelerinden birisidir   okuyucu, adeta eseri ne için okur ki ? Edebıyat teorisi  buna dört türlü cevap veriyor: Bir/Edebi eserde kendisini bulduğu için. İki/Yazara yöneldiği, onu merak ettiği için. Üç/ Sadece edebi eserin kendisi için ve; Dört/Harici âleme yöneldiği için. Bunların ağırlığı okuyucunun edebi esere yönelmesinin nedenini verir. Benim kendi okuyucumda fark ettiğim şu oluyor  ki, bir yandan, evet, doğrudan benim şahsıma yönelen bir ilgi var ve bu benim çok da ortalarda görünmeyişimin bilinçli ya da bilinçsiz körüklediği bir merak. Fakat benim okuyucumun kendisinin de önemli olduğunu ve onun bunu fark ettiğini yani kendisini önemsediğini de fark ediyorum. Yani ki eserde kendisini de buluyor. Sizin yazdığınızın rüyasını o görüyor. Demek bir buluşma söz konusu, aynı lisanı konuşma, aynı mana kuşağında kanat çırpma, meşrep uyuşması söz konusu. O zaman arkadaşa dönüşüyorsunuz, dertdaşa, hatta sırdaşa. Düşünsenize, elinizi yakan ve tutmaya tahammül edemeyerek masa üzerine fırlatıp attığınız mektuplarda ateş cümleler. Kaç yazara nasip olur?. Böylece biz; ben, yazdığım ve beni okuyan. Metnin dünyasını da taşan, okurun tamamlayıcı olduğu, yazarından hesap sorabildiği, onu sarsabildiği bir dünyayı tamamlayıp duruyoruz biteviye. Ezcümle esas olan yazıdır, ama bir okuyucusu ve bir yazarı var olduğu için.

Türk Edebiyatı: Romancının kendisine bu kadar hassasiyetle yönelen okuyucuya karşı sorumluluk taşıdığına inanıyor musunuz?

*Elbette. Yaradılışı beyhude olmayan insan, sanatı beyhude olmayan sanatkâr.

Türk Edebiyatı: Toplum dışında kalan, yadırganan sanatçı tipine ne dersiniz?

*Yadırganması toplumun önüne düşmesindense, ileride yürümesindense muteberdir, farklılığı bundandır. Geride kalmasından değil. Geride kalan da farklıdır.

Türk Edebiyatı: Romanın ilginç bir koku katmanı var. Kokuya karşı ilgili misiniz ? *Çok fazla. Yakınlarım güzel kokuya olan aşırı düşkünlüğümü bilirler. Pek çok kokuyu birbirinden ayırabiliyorum.

Türk Edebiyatı: Nedir ki güzel koku sizce ?

*Ünlü hadisi bilirsiniz. “Bana sizin dünyanızdan kadın, güzel koku ve gözümün nuru namaz sevdirildi”. Bu hadis çok geniş tefsire müsait, öyle de olmuş. Özellikle 5 kadın sevgisi kısmı çok dikkat çekici. Evrenin özetini kadında çıkaran, bütün esmanın tecelligâhı olarak kadın’ı gören Muhammedi bir mizaç söz konusu burada. Basit bir kadın-perestlik değil. Namaz zaten malûm. Biri de koku. Koku hamil-i hatıradır, deniyor yanı hatıra taşıyıcı. Hepsini değil, bazı güzel kokuları içimize çekip de hatırlayamadığımız, çok uzak bir hatırayla içimizin ezildiği ve hıçkıra hıçkıra ağlama arzusu duyduğumuz anlar vardır bilirsiniz. Ben kokuyu içime çekip de gözlerimi kapatarak ağladığım haz fakat çaresizlik anlarını çok hatırlarım. Hatırlar ama adını koyamaz yani tanıyamazsınız. Bunların bir kısmı çocukluğunuzu, genç kızlığınızı, bir kısmı ya da bir teki ise çok daha uzak bir hatırayı taşırlar. Böyle anların yorumu ezel hatırasından başka nasıl yapılabilir ki? Kokunun ezel hatırası taşıdığına inanıyorum. Ve bu dünyaya düşen görüntüsü bu kadar güzelse kokunun aslı kim bilir ne kadar güzel olmalı. Her şey gibi kokunun da mükemmeli bir başka âlemde duruyor olmalı. Ve insan, ruhu bedenine girmekten asi olduğunda kendisine cennetten getirilen bir musikinin yanı sıra güzel koku ile de mestîlik verilmiş olmalı. Yoksa bu tavus bu deri torbaya girmeyi nasıl kabul eder ki?

Türk Edebiyatı: Pratik anlamda koku ile ilgili yeni bir şey fark ettiniz mi bu süreç içinde?

*Bir değil pek çok şey, ama en fazla etkilendiğim fark ediş. zaten bilinen bir şeyin işaret ettiği hikmeti kavrayışım oldu. Ben hep suyun kokusunu merak ederdim. Yok, ama olsa nasıl olur? Hatta “su grubu” kokular dan bahsedilir kozmetik sanayiinde. Bunlar genellikle beyaz ya da hafif mavi renkli kokulardır, denizi hatırlatırlar, yosunu. Bu bir fantezi sadece. Fakat hikmet o ki sonsuz devridaiminde buharlaşan su, bitkilerin uçucu olan koku maddelerini de beraberinde yükselterek kokunun gerçekleşmesini sağlıyor ve meselâ üzerine su dokunan sardunya, ağustos sabahında kokusunu salıyor. Suyun kokusuzluğunun hikmeti burada çıkıyor ortaya. Suyun kokusu olsa, her şeyin kokusu birbirine karışacaktı, çünkü tabiatta en çok bulunan madde su. Oysa su kokusuz olduğu için her şey kendi kokusu ile mevcut. Yağmurdan sonra duyduğumuz sadece toprağın, gülün ve her şeyin kendi kokusu oluyor. İyi ki suyun kokusu yok!

Türk Edebiyatı: Bu romanın ismi hangi romanların ismi arasında anılacak?

*Her hâlde yangın romanları arasında.

Türk Edebiyatı: Peki Nazan Hanım, hangi isimle anacak sizi anacak olan ?

*Size baktığımı ve tebessüm ettiğimi yazın buraya.

Türk Edebiyatı Dergisi – Kasım 2002