Nermin SAYIN ; “isimle ateş arasında”, Dünya Kitap, 25 Ekim 2002, sayı 133

isimle ateş arasında

Alparslan, Diyojen’e “tarih okur musun?” diye sorar. “Hayır,” diye yanıtlar Diyojen onu ve neden sorduğunu da merak eder. “Çünkü tarihini bilmeyen milletlerin sonu, seninki gibi olur” sözleriyle karşılar Alparslan bu soruyu…

“Kahve Molası”ndandı. Kalktık artık, doğru Timaş standına…

Son yıllarda tarihini merak edenlerimizin çoğu, ilginçtir inceleme-araştırma kitaplarından çok, geçmişten beslenen romanlara yöneliyor. Bu türe her zaman rağbet vardı, ama son yıllarda bunun arttığı yadsınamaz bir gerçek. Başka bir ilginç nokta da; şimdilerde kendi tarihimizi dışarıda yazılmış kitaplardan okumakta oluşumuz. Batılı için yazılan ve örneklersek ezanın ya da şerbetin bile ne olduğu kurgu içinde açıklanan bu romanların çoğu bizim için cazip değil, aslında. Neyse ki, eğilimin tarihi romanlara kaydığını farkeden yayıncılarımız, böylesi yerli romanları da zaman zaman okurlarla buluşturuyorlar. Akademisyen Nazan Bekiroğlu’nun yazdığı yeni bir tarihi roman da, fuar ziyaretçilerinin beğenileriyle sunuluyor: “İsimle Ateş Arasında”.

“Başladığım isimdi, bitirdiğim ateş. İsimle ateş arasında dolandım durdum. Bu hikayenin adını İsimle Ateş Arasında’ koydum.” diyor Bekiroğlu kitabı için. Eser II. Mahmud döneminde, bir sürü canın bedenden ayrılmasına neden oluşuna rağmen “Vak’â-i Hayriye” olarak adlandırılan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasına kısa bir zaman kala başlıyor. Hikaye, bu mecliste “ateş” olarak anılacak olan Yeniçerilerin öyküsü… Peki, isim mi kim: “İsim sebebti. İsim her şeydi.”

İsim kitapta, birçok anlamla kuşatılabilecek bir metafor. Padişah hutbesi okunurken bir “isim”, yeniçeri Ocak Defteri’nde yer alan bir başkası… Anlatılanlarsa, çok da uzak olmayan bir tarihin, sisleri dağıtarak aralanan penceresi.

Nazan Bekiroğlu, hiçbir yabancı tarih kitabında rastlayamayacağınız bir yetkinlikle yaşananların doğasını hissettiriyor okura. Çünkü o, bu hikayelerin beslediği bir kültürde yeşeren bir kalem. Ö yüzyılın sesini işitmiş çınar ağaçlarının altında, yabancılık çekmeden yazabilir bu satırları.

Kitabın dili ahenkli, anlatımı süslü, cümle yapısı şiirsel. Bu, edebi tatlar peşindekileri memnun edecek bir metin demek. Konuşurken kullandığımız kelime sayısının hızla düştüğü geribilgisini hatırlayacak olursak, Bekiroğlu’nun “sanat”ı önemseyen tavrının cesurca olduğu söylenebilir.

Ercüment DURSUN ; “Raftakiler”-Her şey isimle ateş arasında-, Türk Haber, 21 Ekim 2002, sayı 28

İSİMLE ATEŞ ARASINDA

Ben uydurdum bütün bu hikâyeleri. Ama size şunu söylüyorum ki: Daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için bunca hikâye uydurdum. Demek istediğim, hepsi yalanken anlattıklarımın, anne kalbinde bir çocuk yokluğunun işaret ettiği acı yalan değildi. Yalan değildi eşi zalim avcı tarafından vurulan turnanın zaruri ölümü. Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu. Bir şey bozulurken onunla birlikte başka şeylerin de bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların da devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. Yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tanımının olduğu.

Bu tanımlardan biri sorgusuz sualsiz teslimiyet anlamına gelirken, diğerinin, sorgusuz sualsiz teslimiyetin kurulumu demek olduğu. Böylece aşkın mutlak tanımının mümkünler âleminde nâ-mümkün olduğu. Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırasını taşıdığı. Yalan değildi bazı şeylerin hep bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı durduğu.

Günahı ve ihaneti bu dünyada su öbür dünyada ateş arıtacakken, suyla arınmayan âşık kalbinin ancak ateşle durulduğu. Belki de bu yüzden bir büyük yangının koptuğu. Bir ocağın; kelâma mecbur çileden yenik elemden ibaret bir kalpten kopa gelen yangınla tutuşup kül olduğu.

Hikâyelerine ayrılarak anlatılmış bir romanda son kez yemin ediyorum ki: Vallahi yalan değildi!

“Ya Cinnet,Ya Hicret”, Aksiyon, 21 Ekim 2002, sayı 411, sf.62-64 (İsimle Ateş Arasında)

“YA CİNNET,  YA HİCRET”

Fuzûlî’nin hicreti Mecnun’du, Nedim’in hicreti de, vasfettiği dilberden özge dilber. Cinneti önleyen hicretler bunlar, sığınmalar, korunmalar. Yaşadığına isim koyabilirse insan tecelli olur, korunur. Çünkü isimlendirmek tefrik etmektir, aklın alanına giren bir eylemdir.

Burak DEMİRCİ

Nazan Bekiroğlu’nu daha çok hikayeci ve deneme yazarı kimliği ile tanıdık; su gibi akan Yusuf ile Züleyha’sı ile hacimli metinde ne kadar başarılı olduğunu gördük. Roman yazdığını duyduğumuzda dile getirilmemiş ve içimizde sıkışıp kalmış beklentilerin manevi ‘baskısı’na direnemediğini düşünüp hin hin gülümsedik. Kendisine yazar değil yazıcı demeyi uygun gören, takınılmış değil kuşanılmış bir tevazuyla yazan Bekiroğlu ‘isimle ateş arasında’ adını almış, adı gibi sarsıcı, yakıcı, muallakta bırakıcı tarih ve insan hallerini alarak geldi aramıza. İç içe hal, ışık, doku ve hikaye ördü. İlkin romanın ‘ismini’ sorduk, ‘ateş’i sonraya bırakarak. ” Çok defa bir şeyle bir şey arasında bir ürperti gibi asılı kalırız” dedi Bekiroğlu ve devam etti:

“Aynı anda tek şey olmak, en azından bazı kıymetler bakımından, çok beşeri gibi durmuyor. Bu romanın dünyasında da her şey, bir şeyle bir şey arasında asılı. Bu arada kalmışlığın simgesel yükünü en fazla taşıyabilecek olan değerler bir yandan isim bir yandan ateş gibi göründü bana. Hem felsefi, hem imgesel/sembolik ve hem de gerçeklik düzleminde. Romanın isme dair bütün açılımlarının, ilk sahifede yer alan ‘Füsus, ilk cümle’ kabulüne dayalı olduğunu belirtmek isterim. ‘Hikmetleri kelimelerin kalbine indiren Allah’a hamd olsun’. Yani ki Âdem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir.

-Romanınızın üç katmanı var. Bunların ilkinde bütün bir Osmanlı tarihi, devlet ve onun yeniçeri ordusu ölçeğinde yoruma tabi tutulmuş, ikinci katman bir isim ticaretinde esame satın alan taraf olarak hayatı değişen Numan’ın hikâyesi, üçüncüsü çoğu, padişahlar ağzından anlatılan on bir küçük öykü. II.Mahmud, yeniçeriler, devlet, ordu. Osmanlının tarihsel sürecine yüklediğiniz bu yorum denemesinde kim haklı?

Nasreddin Hoca gibi durmasın ama herkes haklı değilse de mazur. Yeniçeri bozulmakta mazur. Yeniçeri bozulduğunda ne kalmıştı ki bozulmayan? Şehzade iyi padişah olamamakta mazur. Padişah ordularının başında sefere çıkamamakta mazur. Ekonomi bozulmakta mazur. Yönetim sekteye uğramakta. Padişah kendi ordusunu yok etmekte mazur. II.Mahmud yeniçerileri topa tutmayıp da daha ne yapsındı? Belki romanın trajedisi bu zaten. Herkes mazur ama birileri yanmak zorunda. Bir yerde ipin koptuğunu, kaderin kırıldığını görmek zorundasınız.

-Peki siz nerede durdunuz?

Ben hepsine eşit mesafede durdum. Politik olsun diye değil. Cevabını bulamadığımdan da değil. Her duruş noktasına göre tarihin yeniden yazılabilirlik taşıdığını artık öğrenmiş bulunduğumdan. Asıl söylemek istediğim zaten bu. Tarih bilimi, vahiy gibi mutlak değildir. Farklı duruş noktalarından farklı haritalar çıkarılabilir. Farklı bakış açılarından farklı tarihler yazılabilir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir.

-Sizce bu romanın asıl kahramanı kim?

Kanuni. Hiç görünmese de varlığı daima hissedilen Süleyman.

-Numan neden yaşadıklarına isim koymaya, bir bakıma şair olmaya çalışıyor ki boyuna? Bunu başaramadığı için mi bunca acı?

Evet, yaşadıklarına isim koyabilse biraz teselli olacak. Çünkü cinnet halinden şuur haline atlayabilecek, kurtulacak. Hicret edecek. Fuzuli’nin hicreti Mecnun’du, Nedim’in hicreti de, vasfettiği dilberden özge dilber. Cinneti önleyen hicretler bunlar, sığınmalar, korunmalar. Numan’ın bu şansı yok. Hem yaşadığından hem onları vasfedecek kelimeleri bulamamaktan muzdarip ve bu gerçekten büyük bir çile. Kelâma mecbur olan için böyle.

-Numan neden kelimelerle ifade edemiyor kendisini?

Çünkü dilin kusursuzu bu dünyada durmuyor ve bütün yaşadıklarını yepyeni bir yorumla fark eden Numan’a artık kendi dili yetmiyor. Yetseydi kurtulabilirdi, çünkü isim koymak bir bakıma tefrik etmektir, ayırt edebilmek, yani aklın alanında bir eylem. Numan yine arada kalıyor. Tükenişinin nedeni olan akıl, onun kurtuluşu olamıyor. Ne cinnet ne makuliyet. Ne tahammül ne sefer. Sadece yangın.

-Sizin diliniz size yetiyor mu?

Ben ne yazık ki hicret edebilenlerdenim, cinnet getiremeyecek kadar makul olanlardan. Ne yazık ki! Böyle zannediyorum. En azından şimdilik.

-Ne bekliyorsunuz bu romandan?

Başlarken sadece yazmak ihtiyacını hissettiğim için yazıyordum. Acım azalsın, içim ılınsın diye. Isısın diye. Beklentilerim daha sonra, metin büyüdükçe oluştu. Şimdi ise, benim için önemli olan şu iki şeyi bekliyorum: Bu romanda, bir roman yazmış olmama rağmen, kendimde bir hikayeci duruşu hissettim. Hikayeci ve romancı duruşu nedir, bunun üzerinde durulsun, bunu bekliyor ve istiyorum. Tabii bunlar çok teorik ve teknik düzlemde çözülmesi gereken ve ehlini bekleyen meseleler. Bir de romanın bireysel ölçekteki düğüm noktası var. Numan’ın tıkandığı nokta. A§kın iki tanımı. Aşk kayıtsız şartsız güvenmek ve inanmak mıdır, yoksa bu güvenin ve inancın gerçekleşmesi için muhataba yüklenen bir sorumluluk dairesi de var mıdır? Yani aşkın alanı içinde, sorgusuz sualsiz teslimiyeti şarta bağlamak doğru mudur? Bunun da tartışılmasını isterdim. Lâkin bu konuda ümitsiz olduğumu peşinen belirtmem gerek. Hangi tanımı yapılsa da eksik kalacak. Aşkın ismi yok çünkü.

-‘Padişah’ Nun Masalları’ndan bu yana severek kullandığınız bir figür. Kimi zaman mecazi, kimi zaman somut bir düzlemde çıkıyor karşımıza; soyluluk kavramı, aile, sülâle üstünlüğü de metinlerinizde rastladığımız ilgi noktaları…

Nun Masalları’nda soyutlanmış bir padişah gerçeği vardı. Fakat İsimle Ateş Arasında, tarihi ve somut düzlemdeki bir padişah imgesiyle biçimlendi. Öyle ya da böyle kendimdeki ilginin nedenini ben de çok düşündüm. Kendi ilgime şaşırdığım, adını koyamadığım zamanlar oldu. Çünkü soy sop, aile sülâle üstünlüğü, asalet kan kalitesi gibi feodal kavramlar karşısında fevkalâde tepkisel bir yapıya sahibim. Bu ilginin adını çok sonraları koyabildim. O da, bir sahneyi tasavvur ederken. Yaşlı vezirleri, mağrur kumandanları, güçlü beyleri, paşaları, gül kurusu giysileri içindeki yeniçerileri, muazzam bir kös ve davul gürültüsü ve toz bulutu arasında ve bir şerifi sancak arkasında, sevdiklerinden, ülkelerinden bu kadar uzağa düşüren şeyin ne olduğunu merak ederken. Ve hepsinin arasında onun, padişahın yüzünü görürken. Bir an, bu muazzam kalabalığı arkasında sürükleyebilen ve kendisi de sancak-ı şerif arkasına düşmüş bu yüzde ilâhi erkin tecelli ettiğini gördüm. Buna siz inanabilir ya da inanmayabilirsiniz. Mesaj, dönemden döneme geçerliliğini yitirebilir fakat o dünyanın içerdiği temel mesaj doğrultusunda padişaha yüklenen en yüksek kıymet budur ve bu çok ürpertici.

-Osmanlı’nın kuruluş, yükselme, duraklama, gerileme tasnifi içinde bir yaşam şemasına hapsedilmesi hususunda tarihçilerden yükselen ciddi itirazlar var. Sizin romanınızda da İbn Haldun’un Mukaddime’sinden gelen ve devletlerin bir ömrü olduğuna dair meşhur görüşün etkisi aşikâr. Ne dersiniz?

Benim yaslandığım şema ilkokul kitaplarından bu yana ezberlediğimiz kuruluş, yükselme, duraklama… şeması değil, doğru. Tarihin sonsuz gibi görünen ölçeğinde hiçbir devir bir diğerinden siyahla beyazın birbirinden ayrıldığı netlikte ayrılmaz. Lâkin Mukaddime’de sözü edilen görüş; devletlerin de insanlar gibi bir ömrü olduğu, doğduğu, büyüdüğü ve ciddi tedbirlerle gecik-tirilse de ölümü olduğu, bu hiç olmazsa romancı duruşumla, bana hiç de yabana atılacak bir görüş gibi gelmiyor. Tarihin kendi ölçeğindeki onaması bir yana, görüş, birkaç yerde tekrarlanan bir ayete de yaslanıyor. Ümmetlerin de insanlar gibi ecelleri olduğunu ve bunu ne bir saat ileri ne de bir saat geri almanın mümkün olduğunu ayet söylüyorsa, itirazın artık anlamı var mı? Ve evet ben elbette tarih âlimi duruşuyla değil ama romancı duruşumla, devletlerin de insanlar gibi ömrü olduğuna inanıyorum. Neden ki? İnsanlar faniliği duysunlar diye. Sonsuzluk vehmine kapılmasınlar diye. Diğer yandan evet, kuruluş, yükselme, duraklama modası geçmiş bir masal gibi dursa da, büyük ve uzun bir oluşun içindeki iniş ve çıkışları görmezden gelmek mümkün değil. Çünkü o devlet varlığının bir “var oluş gayesi” yani ki mesajı vardır ve bu mesajın en fazla gerçekleştirildiği dönem ya da dönemler vardır. Bu gayenin tahakkukuna göre devletlerin ömründe bir altın çağ, mesaja en çok yaklaşılan bir dönemin, bir zirvenin varlığı inkâr edilemez. Yükselme şaibeli bir terim olsa da, kemâl inkar edilemez. Kemâl var. Bu da Osmanlı’da on altıncı asır gibi duruyor. Ve etkisi on yedinci asrı da içine alıyor.

-Ne var on altıncı asırda?

“Bir Sinan bir de Süleyman” desem yetecek. Ekonomi, kültür, sanat, teknoloji ve devletin belirlediği varlık gayesini gerçekleştirebilmiş olması alanlarında bir arada duran çok şey. Sinan, Itri, Baki, Karahisari, Nakkaş Osman, Barbaros, Fuzuli ve nihayet Zembilli Ali Cemali, Ebussuud ve Süleyman. Bunların bir araya gelmesi tesadüfi değil. Sonraki asırlarda da münferit yıldız parlamaları var elbet, Şeyh Galip gibi. Ancak burada topyekûn bir parıltı söz konusu. Arkadaki hayatın sağlamlığıyla, bütün kurumların sükûnetiyle bağlantılı. Çürümeden bir an önceki mükemmeliyet hali.

-Safiye Sultan ve benzeri “tarihi” romanlar ile kendi yazdıklarınızı mukayese ediyor musunuz? Okudunuz mu bu romanları?

Ben edebiyat akademisyeniyim. Edebiyat sosyolojisinin nabzını ölçmek adına, özel bir alan teşkil eden popüler/piyasa romanlarını (şimdilerde kaldırım romanlarını) okumam gerektiğini biliyorum. Elbette ki okudum. Okurken hoşça vakit geçirdim de. Bundan sonra da okumam gerekecek. Okumadan eleştiremem, eleştirme hakkını kendimde bulmam için okumam gerekir. Piyasa romanının tarih-aşk-entrika kolundan başlayarak gelişen ve modernleşerek, evrilerek bugüne ulaşan çok güçlü bir geçmişi var. Tecrübesiz okuyucunun bu cazibeye ilgisiz kalması mümkün değil. Bu romanların bir yandan yorucu olmayan bir sadelik katmanında içerdiği entrika, bir yandan akıcı ve sağlam bir dille anlatılmış olması, diğer yandan okuyucunun kendi veçhesinde oluşturduğu sanat’a katılıyor olma hazzı ve tarih öğreniyor olma yanılsaması böylece “entelektüel” olmuşluk tatmini, güçlü bir piyasa oluşturuyor. Safiyeler de yabancı gezginlerden/ressamlardan başlayarak asırlarca devam etmiş oryantalist bakış açısının roman düzlemindeki tezahürü. Yeni bir şey değil. Bence üzerinde durulması gereken Safiyeler’in ne olduğundan ya da olmadığından daha ziyade bizim okuyucumuzun ne olamadığı.

-Eşiği giderek yükseltiyorsunuz. Bir yazdığınızı aşamamak sizi korkutmuyor mu?

Her sanatkâr bir külliyedir. O zaman; ana kubbeyi kurdu bırak yan kubbecikleri kondursun. Ya da; yan kubbecikleri konduruyor, bekle, yakında ana kubbeyi kuracak. Demek istediğim, sanatkâra başarısızlık hakkını vermelidir okuyucu. Ama samimiyetsizlik hakkım asla.

-Eleştirmenlerle aranız nasıl?

“Eleştiri bir okuldur” ama okulu yok. Türkiye’de bu işi münferit yapanlar var. Geleneğimiz olmadığı için münferit örnekler de literatür oluşturamıyor ve bu kısır bir döngü. Halli zamana bağlı bir mesele. Diğer yandan kendi adıma konuşacak olursam; canımı acıtsa da bir şey öğretecek olana can feda, nadirattan da olsa bunu yaşamışlığım vardır. Ama eleştiriyi ciddiye almam için eleştirmenin, edebiyatın teknik ve teorik meselelerini en az benim kadar bildiğine inanmam gerekiyor. Değilse, dudak ucu bir tebessüm, gülümser geçerim. Fakat söz gelimi “Mayıs doğmak için iyi mevsim” dediğimde, eleştiri anlayışı Mayıs’ın mevsim değil ay olduğunu işaret eden “eleştirmen” için de üzülürüm. Ancak eleştirmenin eli göz yaşıma uzanmamalı. O zaman hesap gününe havale edilmiş bir hakka dönüşür bu ki bende mahfuzdur.

-Bundan sonra ne yapacaksınız? Yine roman mı? Yine Osmanlı mı?

Ben, her bitirdiğinin arkasından “bitti, artık bir şey yazamam”, diye feryad edenlerdenim. Osmanlı ve aşk hakkında söyleyebileceğim her şeyi bu romanda söyledim zannediyorum. Elimde bir deneme ve bir de hikâye kitabının çalışmaları var. Onları bitirebilirim.

-Konusu bugünde geçen bir roman ya da hikâye yazmayacak mısınız?

Bilmem ki. içimden ne gelir ne gider? Zaman bana “hiç ummadığımı ve biriktirmediğimi” getirebilir.

-Sizin tabirinizle “son söz” yerine, Yeniçeriler ve II. Mahmud düzleminde size kaderin acı bir cilvesi gibi gelen, buruk bir tebessüm veren bir şey var mı?

Olmaz mı? Acı ve tebessüm verici. Yeniçeriliğin bütün isimlerini kaldırmış ve yasaklamış olan II.Mahmud’un, bu kez padişahlığın bütün isim ve kavramlarının kaldırılmış olduğu bir zamanda, ‘Yeniçeriler” adı verilmiş bir cadde üzerine kurulu türbesinde hesap gününü bekliyor olması. Reşat Ekrem’in tecahül-i arifanesiyle, kaderin adaletle hükmü mü, intikamı mı, ne demeli? Oradan geçerken caddeye ve türbeye benim için bakmanızı isterim.

-Kaç defter doldurdunuz bu roman yazılıncaya kadar?

Dört defter doldurdum. Nefti, gölgeli.

-Niye ki bunca söz?

Niye ki bunca acı?

“İsimle ateş arasında Nazan Bekiroğlu”, Gerçek Hayat, 18 Ekim 2002, sayı 2002-42, sf.31 (İsimle Ateş Arasında)

İSİMLE ATEŞ ARASINDA NAZAN BEKİROĞLU

Nazan Bekiroğlu’nun yeni romanı “isimle Ateş Arasında”, Timaş Yayınları’ndan çıktı. Geçmişte yaşanan bir olayın baştan sona belli bir sırayla anlatıldığı sıradan bir tarihi bir romandan ziyade ‘zaman ve kader içindeki’ insanın hikayesinin lirik bir üslûpla anlatıldığı özel bir roman olan “İsimle Ateş Arasında” da “Yeniçeri Ocağı” ve son yeniçerilerden birinin yaşadıkları, anlatılanların omurgasını oluşturuyor.

Kitapta pek çok ‘isim’ ve ziyadesiyle de ‘ateş’ mevcut. Romanınızı niçin bu iki imgenin üstüne inşa ettiniz?

Gülün adının mı yoksa bu dünyadaki varlığının mı önce geldiğini kavramak için kırk yıl beklemesi gerekenlerdenim ben. Gülün ve her şeyin adının önce, hayatın sonra geldiğini kavramam uzun zaman aldı. Fakat bunu bir kez anlayınca, her bir şeyin de anlamını vermek kolaylaştı. Romanın isim imgesindeki bütün açılımlar bu ilk kabule dayalı, isim ve hayat, isim ve mana ve isim ve yokluk, isim/kelime, aklın alanındaki eylemlerden biri olarak da bu roman içinde temsil kıymetine «sahip. Nutuk ve mantığın aynı kökten geldiği hatırlansın, ilm-i kelâmın içerdiği akıl ve mantığa dayalı yöntem bilgisi göz önüne alınınca sevdiği kadının önce ismini öğrenmek isteyen Numan’ın, kendisini aşk zannederken, açığa çıkan baskın bir kelâm yanıyla neden tıkandığını ve tükendiğini fark etmek mümkün. Diğer yandan ateş ise bir yanıyla yokluğu bir yanıyla da arınmayı temsil eder. Yokluk aynı zamanda başlangıçtır bu romanda beni ilgilendiren yanı başlangıçtan çok azabı ve yok oluşu temsil ediyor olması. Böylece bütün bir romanda bir yandan isim ve onun temsil ettiği felsefi, sembolik ve nihayet gerçek kıymetler, diğer yandan ateş ve onun temsil ettiği sembolik ve gerçek kıymetler (ateşin felsefesinden çok azabı var), çeşitli düzlemlerde okuma teklifleri taşıyor. Ezcümle romanın vak’a düzlemlerini, düşey olarak isim ve ateşin temsil ettiği kıymetlerin böldüğünü düşünebiliriz..

Hikmetleri kelimelerin kalplerine indiren Allah’a hamd olsun”. Bu ilgiyle mi romanın başında yer alıyor?

Evet. Muhyiddin Arabi, Füsus, ilk cümle sonu. “Allah’ın kelimeleri”, yine^ Füsus’da M. Arabi’nin ifadesiyle, mevcut varlıkların ayân-ı sabitesinden başka bir şey değildir. Ayan-ı sabite gelmiş ve gelecek bütün şeylerin ve hadiselerin gayb âleminde ve ilâhi bilinçteki tasavvuru, yani onların ismidir. Yani ki dem’e önce isimler öğretilmiştir. İsim varlıktan evveldir. Bu yüzden hikmet, kelimenin kalbindedir. Vahdet-i vücud’un yirmi yedi meselesinin/”hikmet”inin, yirmi yedi Peygamberin ismine izafe edilerek tefsir edildiği Füsus’da, ilk bahsin dem fassı olması ve onda da ünlü “dem’e isimler öğretildi” âyetinin yorumlanması, bu romanın yazılma sürecinde beni çok ilgilendirdi.

Kitabın kapağında, isminizdeki “na” vurgusu ne ifade ediyor?

Nâ hem bir olumsuzluk/yokluk eki, hem biz anlamında şahıs zamiri. Beni daha çok olumsuzluk/yokluk manası içeren yanı ilgilendiriyor. Daha Zaman’daki Mor Mürekkep yazılarında itibaren isminin    ilk   hecesi    na (olumsuzluk/yokluk) son hecesi zan (vehim) olan bir yazıcı tipi üzerinde durmuştum. Yokluk ve zan arasında her şey bir vehme dönüşüyor. İbn Arabi’nin kâinat tefsirini yeni ve çok şahsi bir morfoloji denemesiyle de olsa ismimde özetlenmiş bulmak bana buruk bir tebessüm veriyor:   “Kâinatta   ne varsa hepsi vehim ve hayal. Yahut perdelere vuran akisler veyahut gölgeler”. “isimle Ateş Arasında”da alışılmış tarihi romanlardan farklı bir yapı ile karşılaşıyoruz. Çünkü kitap, bir zaman dilimiyle ya da bir kişiyle sınırlanamayacak bir roman,

“biz”le “ben”, belli bir dönemle ondan çok daha geniş bir zaman dilimi arasında nasıl bir denge gözettiniz?

Ben’in zamanı dar, biz’in zamanı geniştir. Gözettiğim denge, romanın yapı şeması ile ilgili. Vak’anın üç katmanı var. Bunların ilki bütün bir Osmanlı tarihi önünde yeniçerilerin hikâyesi. Ocağın kuruluşundan yok edilişine kadar geçen süre. ikinci katman, Numan ve Nihade’nin hikâyesi ki ocağın yok edilişi tarihi olan 1826 Haziran’ının on beşine takaddüm eden üç yıl üç buçuk aylık dönem. Üçüncü katmanda ise her biri kendi zamanları ile kurulmuş on bir küçük hikâye var. Zaman üzerindeki bu tasarrufun, romanı, geleneksel romandan, ve onun mantıkla çelişmeyen zaman anlayışından ayırdığı ve modern romana yaklaştırdığı düşünülebilir.

Ana metnin dünyasında onunla gevşek bağlar kurmuş bu küçük hikâyeler? Nereye bağlıyor sizi bu yapı?

Mesnevilerde, bilirsiniz, ana metnin yeknesaklığını kırmak için araya yerleştirilen farklı nazım biçimleri vardır. Yusuf ile Züleyha’daki “Öykü”lerle denediğim buydu. Bu defa yine, ana metin üzerinde, onun hem fonetik hem tematik olarak monotonluğunu kırma niyetinde olan küçük metin parçaları. Buna bir tür gelenek ilgisi diyelim. Fakat bazen ırmaklar çok derin kanallarla birbirine bağlanıyor ve gelenek ilgisi olarak gördüğünüz “kırılmalar”, örneğin II. Cihan harbi sonrasının parçalanmış roman dünyasından bir yansıma olarak da okunabiliyor. Yani ki bu metne bir yanıyla modern bir yapıyla izah edilebilir bir veçhe de kazandırıyor. Bu ilgilerin ikisini de taşımaya hazırım. Diğer yandan, muhteva olarak baktığımızda ana metin ile küçük hikâyeler arasındaki gevşek bağıntılar için de bir iki söz söylemek gerekirse: Ben de Çehov’un ünlü cümlesini samimiyetle sahiplenenlerdenim. Duvarda asılı tüfeğin hikâye sonunda patlaması meselesi. Lakin Tahsin Yücel’in de kendi romanı Yalan ile ilgili ifade ettiği gibi, her tüfeğin görünürde patlaması gerekmiyor. Bazen o tüfek ilk anda dikkat çekmeyecek kadar derinlerde patlayabilir. Ve bunu ancak kulakları çok keskin olanların işitebileceğini de yazarın hesaba katması gerekir. Neticede, hayat, hikâyelerden yapılma bir şey zaten. Ve bir romanı anlatmanın en güzel yolu onu hikâyelerine ayırarak anlatmak.

Kitabın ‘anlatıcısı’, “Ben uydurdum bütün bu hikâyeleri. Daha yüksekte duran bir gerçeğe işaret etmek için” diyor. Nazan Bekiroğlu hem genel olarak hem de İsimle Ateş Arasında nasıl bir gerçeğin peşinde?

isimle Ateş Arasında romanında arkasında olunan gerçek, resmi tarihlerin karşısına alternatif olarak sunulan, insan kalbinin hesap gününe havale edilmiş tarihidir. Bunun anlamı da tarih biliminin vahiy gibi mutlak olmadığı, farklı noktalardan bakıldığı zaman farklı tarihler yazılabileceği cümlesindendir. Çünkü tarih ve geçmiş aynı şey değildir. İnsan kalbinin tarihçesinin resmi tarihin içerdiklerinden çok daha muteber olduğuna her zaman inandım. Romanın son cümlesi bu ihtiyaçla yazıldı: “Kalplerin tarihçesi yazılmadıkça ne tarihe ne romana inanacağım”. Nazan Bekiroğlu’nun genel olarak arkasında olduğu gerçek ise, geçici ve bitimli olmayan, kalıcı ve saf olandır.