Yolcu – sayı 21 – Mart-Nisan 2002 – Ahmet Usta (genel)

Nazan Bekiroğlu ile Söyleşi

Rasyonel amaçlardan çok, duygusal amaçlar taşıyan bir geleneğin varisleri olarak heybemizde hep aşk var. Aşkı nasıl tanımlıyorsunuz?

Aşk, mutlak sonsuzluktan bir hatırlatmadır. Fani ama en kuvvetli iştiyakı sonsuzluk olan insanoğluna sonsuzluğu kucaklama vehmi vermesi bundan. Lakin mutlak sonsuz olandan haber vermesi aşkın sonluluğunun da gerekçesi. Çünkü sonsuz tek. İki sonsuz olursa, sonsuz olmaz. Bu nedenle, aşk, yaratılmışlar içinde, Yaratan tarafından öyle istendiği için pamuk ipliğine bağlı, kusurlu bir mahluk gibi duruyor. Onu Yaratana rakip sıfatıyla araya girme hakkını vermesi için. İnsanoğlu O’nu bırakıp da aşka tapmasın diye. Dönüp dolaşıp O’na gitsin diye. Mükemmelden haber veren ama mükemmel olmayan bir şey. Anlaşılmazlığı, nedenine niçinine akıl erdirilemezliği, sebepsiz başladığı gibi sebepsiz bitmesi de bunun neticesi.

Aşk île akıl arasında bir “denge” kurulabilir mi? Kurulabilirse bunun yolları nelerdir?

Aşk ile akıl arasında denge kurulamaz. Kurulursa aşk olmaz. Gözü kör kulağı sağır ve aklı kıttır onun. Akıl olursa şuur olur. Oysa aşk şuur dışı alanların bir eylemidir. Eylem denebilirse tabii bu sevk edilişe. Hitap ettiği alan da geldiği alan gibi akıl dışıdır. Onun için cinnet Mecnun’un hakkıdır, bir şuur eylemi olan şiir ise Fuzuli’nin. İntihar etmek Werther’in payına düşer, Goethe’nin değil. Çünkü aşkın sonsuz ucunda gezen Mecnun’dur, Werther’dir. Goethe ya da Fuzuli değil bütün tefahürlerine rağmen.

Denizin kurşuni rengi, “taka”ların sesi, martı çığlıkları yorozdan batan güneşin yakamozu metal ve betonla gölgelenmiş, şehrin kömür kokusuna karışıyor güzelliklerimiz. Dut ağacına kurulmuyor artık salıncaklar… Düşlerimize gül kokusu karışmıyor… limon çiçeğini bilmiyorsa Şimdinin gençleri… Sanatı kaybettik mi?

Şimdiki gençler limon çiçeğini diğer ismiyle “filbahri”yi bilmiyor değil mi? Ama hayır, yine de güzellik anlamına geliyorsa sanat, onu kaybetmedik. Sanat güzeli işaret etmedir. Güzel anlamına gelen ezeli dengenin fark edilmesi ve sanat eseri ölçeğinden görünür ve görünmez hayatın bütün düzlemlerine yayılması alışkanlığıdır, eğitimidir, tecrübesidir. Çünkü mutlak güzel, yani ki estetiğin değişmez kuralları insanın içinde, onun fıtratında. Öğretildi zannedilen şey, açığa çıkarma eğitiminden ibaret. Er ya da geç zuhur eder. Sözünü ettiğiniz arazlar, insanın kalbine onun cilasını kaybettiren pas misali düşse de ayna parlatılır. Yolu bir filbahri fidanının altından geçen bir an durur ve sonra hatırlar.

Kaybolanı yeşertme tutkusu mu, yitip gidenin izini sürüp söze ulaşmanın sonucu mu tekrar Yusuf ile Züleyha ‘yi yazmanız. Oysa yeni Türk edebiyatı asıl uğraşınız?

Yoğrulduğum alan Yeni Türk Edebiyatı olduğu için eskiye bunca ilgi. Sağlam bir yeni edebiyatın eski es geçilerek gerçekleştirilebileceğine inanmadığımdan. Ama ayniyle tekrarlanan eskinin de fevkalade değişmiş olan hayat karşısında söyleyecek fazla sözü kalmadığını da dikkate almak kaydıyla.

Belki yanılıyorum ama dışardan gözlemim bu; edebiyat eğitimi veren Fakültelerimiz Sanatlar üretmede zayıf gibi… Hatta edebi ürünleri takipte belki de sınıfta kaldı. Ne dersiniz hocam… içerden biri olarak.

Bu soruyu ben de hoca kimliğimle biraz temkinle cevaplayacağım. Edebiyat hem bir sanat hem bir bilimdir. Edebiyat fakültelerinde edebiyatın bilim yanı verilir. Hiçbir edebiyat fakültesinde şiirin nasıl yazıldığı öğretilmez. Bunu beklemek de doğru değil zaten. Edebiyat tahsilinin şaire katkısı, teorik ve teknik bilgi ile edebiyat tarihi öğretmesidir. Bu da işin yarısı, azımsanır şey değil elbet. Gerisi şairin kendi yeteneğine kalmış. Edebiyat fakülteleri mazur. Ve şiir yazmak keman çalmak kadar kolay öğretilmiyor. Kaldı ki keman çalmayı öğrenenlerin kaçı virtüöz? Edebi ürünlerin takibinde sınıfta kalmak meselesine gelince. Akademik zihniyet daima temkinlidir. Edebiyat tarihiyle edebi eleştiriyi birbirine karıştırmasın diye. Bu yüzden çağdaş eserlere fazla yaklaşmaktan hoşlanmaz. Müfredata  ’40 sonrasına fazla yaklaşılmaması bu temkinden. Meğer ki hocaların şahsi gayretleri ile öğrenciye günümüz hakkında ipuçları verilebilsin.

Bir de edebiyatta yerellik (milli-yerli), Evrensellik tartışmaları var. Bu tür ayrımlara ne diyorsunuz? Sanat eseri ile coğrafya ve medeniyet arasında nasıl bir korelasyon kurulabilir.

Konunun mahiyeti bilinse tartışma kalmayacak. Evrensellik, millilik ve/ya mahallilik ile birbirinin alternatifiymiş gibi algılanmamalı. Evrensellik, milli hatta mahalli olmaya mani değil. Hatta bunun bir süreği. Evrensel eser olarak alkışladığımız Faust Alman halk efsanelerinden mülhem. Evrensel olmaya kalkışan önce milli ve/ya yerel olmak mecburiyetinde. Bir merdivenin basamaklar gibi. Yunus ve Mevlana’yı evrensel olarak alkışlayan dünya onların yerliliğinin farkında ama mani yok. Müslüman ve Hıristiyan olanda ortak olarak çalışan bir ibre var ve “Yükselen şeyler birbirine benziyor”, İslam’ın Güler Yüzü’ndeki ünlü cümleyle.

Edebiyatın büyüklüğü, kendi iç zenginliğinden değil, onu savunan dış kuvvetlerin baskınlığından doğuyor, yoksa kim bakar “Harry potter”e bu görüşe ne diyorsunuz?

Pazar kurulur,  reklam yapılır ve mal satılır. Bu, satılanın büyüklüğü anlamına gelmez. Taun bazen bu tür pazarlarda gerçek değerlerin “satıldığını” da unutmamak kaydıyla. Her zaman sahte ile gerçek yan yana durur. Reklam ve popüler kültür edebiyatı da kuşatır. Yanıltıcı sonuçların zuhuru doğal, insan ruhunun zaaf noktalar her zaman sömürülecek. Ama zaman ayıklar. Gecikse de. Paniğe gerek yok. Sık kullandığım bir cümleyle, tarihin çöp sepeti yanıltıcı şöhretlerle dolu.

“Suyun sesi geliyor sense uykulardasın, haydi uyuma!” diyorsunuz. Işıkta neler görüyorsunuz; bizi uyanık tutacak ya da içimizde özgün bir bahar yeşertecek? Bir yanım bilge, bir yanım ilim. Bir yanım cezbe, bir yanım İbrahim. Kalpte doğarken ilhamın aydınlığı, şelale gibi döküldüm, şelale gibi geldim. Bir yanım yanan kandiller gibi miracda, bir yanım yerin yedi kat altında. Söyledim. Bildim. Sustum, ikrardan değilse neden?

İçteki hallerin lisanı sayısız kelimeyle ifade edilebilecek kadar geniş. Kelimelere sığmıyor. Bu yüzden “Anlatamayan” susuyor. Bu yüzden gelenekte susmak makbul hal. Ancak o kültürde susmak da bir lisan. Halin dili. J Susmanın dilinin kaybolduğu yerde söylemek farz oluyor. Susmanın güzellemesini yapan Mevlana’dan bile geriye koca bir Mesnevi ile muazzam bir Divan kalıyor. Modem zamanların bilinci yaralı çocuğu ise, hele de yazıya kalkışmışsa, cezbe ile ilim, hal ile kal, susmak ile söylemek arasında hep kalacak. Bir yazısında “susmanın Güzellemesi”ni yaparken, bir diğerinde Cennetten bir kez sürgün düştükten sonra elmanın tadını unutmak mümkün değil.

Dil konusundaki tartışmalara ne diyorsunuz sözlüklerden çıkarılan kelimeler! Ortadan kaldırırsak kurtuluşa ereceğimiz divan edebiyatı! vs.

Dil hayat ve düşünce arasında karşılıklı bir iletişim hali içinde doğal bir döngü ve denge vardır. Bu bakımdan müdahale kabul etmeyecek çok hassas bir alan olarak durur dil karşımızda. Ve dilin, yaşayan bir varlık, ya da bir ağaç olarak algılanması ile dile dair bütün problemlerin halledilebileceği kesindir. Cumhuriyet dönemine girerken Türk aydını dile dair fazla bir probleme sahip değildir. Müdahaleci TDK hareketi bir tarafa bırakılırsa,  ki onun iflası da zahirdir. Sözlüklerden kelime çıkarmak da sözlüklere kelime ilave etmek kadar gaflet   eseri    olsa    gerek.    “Divan edebiyatını ortadan kaldırırsak kurtuluşa ereceğimiz” kinayesine gelince. Burada görünenden çok daha büyük bir hayat problemi var. Öğretmen, öğrenci, hayat, ekonomi, problemin içinde hep bir arada duruyor. Divan edebiyatını sevmeyen öğrenci   mazur.   Divan   edebiyatını sevmeyen öğrenci acaba Sait Faik’i seviyor     mu?     Divan     edebiyatını sevdiremeyen öğretmen Nurullah Ataç’ı sevdirebiliyor mu? Hayır! Sevmeyen sevdiremez.    O   da    Fakültelerden, bizden, öyle yetişip gidiyor. Karmaşık bir yığın mesele. Bu bir kördüğüm. Zavallı karar     vericiler de Gordiyon’un düğümünü çözmek yerine İskender’in kılıcı gibi kesmeyi yeğliyorlar.

Modern zamanların kargaşa ve kaosunda irtifa kaybeden insani oluş ve sürgün verecek sahici yürekler arayan aşk ya da sevginin devrimi ne zamana denk düşer?

Dünyanın modern zamanlar öncesinde de cennet olmadığını hatırlayalım. Sonrasında da olmayacak. Hiçbir zaman. Çünkü insan melek değil. Şeytan da değil. İnsan sınav için yaratılmıştır. Ve onun kalbi, hayatı, fikri; iyi ile kötünün ve bunun türevi sonsuz sayıda kıymetin savaş alanı olacak daima. Bir kere bunu kabul edince aşk ve sevginin devriminin en fazla “iyi” uğrundaki mücadelenin kendisi olduğunu görmek zor değil. Devrim, yolculuğun ta kendisi. Tek savaşçı kaldığı müddetçe ümit var.

“Ruh iklimlerinin yazıcıyı getirdiği yerler var” diyorsunuz. Geleneğin ihyasından geleceğin inşasına evrilen bir serüven ise sizin konaklayacağınız limanlar nereler bundan sonra?

Konaklayacağım limanların nereleri olacağını kestirmem zor. Ancak kesin olmasını istediğim bir şey var ki aynı seyr-ü sefer üzerinde konaklarım inşallah. Kendi adıma şeref namına kayda geçirebileceğim bir şey varsa, o da yerli duruşumdur, yabancı seyyahların ayakkabı ve şort ile girdikten sonra fotoğraf devşirip pazarladıkları bir dünya kutsalında yerli kalmayı başarmışlığımdır. Bu yüzden yerli duruşumun değişmesini istemiyorum. Ayaklarımın yere bu noktada çok sağlam bastığını da hissediyorum. Çünkü ayakkabılarım ayağımda değil.

Aşk her şeye galiptir deniyor ya, sizce de her şey aşkla mı kaim? Ya da kentinden kültürüne çarpılmıştık içinde kalbimiz esenliğini nerede nasıl bulacak?

Aşk, her şeye galip gibi görünüyor, ama var olduğu süre içinde. Zaten bu galibiyet vehmi, onu yaşayanın, kendisine dışarıdan bakamamasından kaynaklanıyor olsa gerek. Ama ilk soruda onun bilerek ve isteyerek Yaratan tarafından kusurlu yaratıldığını söylemiştim. Hiç dağıtmayacak gibi görünen bütünün aniden darmadağın olması anında mantıki bir neden bulamıyorsanız, bu, onu Yaratanın araya girmesinden başka türlü izah edilemez. O zaman kalıyor geriye mutlak aşk. Elbette ki o her şeye galiptir.

Biz yola çıkışımızda “özgürlük, erdemli bir toplum yürüyüşüne mütevazı bir katkıyı” vurgu yaptık. Sizin öncelediğiniz, yaşadığınız ülkede açlığını hissettiğiniz neler var?

Vurgularımız farklı değil. Katkı paylarımız da öyle. Benimki de mütevazı bir katkı. Kendi bahçemden yana. Bahçem güzel olsun. Onu görenlere güzelliğin ölçüsünü ve kendi bahçesini temiz tutması gerektiğini hatırlatır belki. Güzellik nerede başlıyor denirse, kötülüğün olmadığı yer. Kötülük sınırı ne peki? İnsanın, diğer insana, hayvana, bitkiye hatta eşyaya zulmüdür kötülük. Açlığımın, acınımın kaynağı bu.

Nazan Bekiroğlu yaşamışlığına dönüp baktığında ve/veya muhasebe yaptığında hayata karşı duruşunu nasıl tanımlar?

Bir önceki soruda sınırını çizdiğim kötülüğe karşı, elimdeki vasıta ne ise onunla, ne kadar durabildimse o kadar iyi bir duruş sağlamışımdır hayat karşısında. “İmanın en küçük derecesi yoldan ezayı kaldırmaktır” mealinde bir hadisle karşılaşmıştım geçen senelerde. Buradaki eza da taş olarak tanımlanıyor. Müthiş! Böylece imanı derecelendirmeye, gelip geçenin yolundaki taş parçasını kaldırmakla başlayan büyüleyici bir terbiyenin size verdiği emniyet duygusuyla, kendinden razı olabilmek için sonsuz sayıda eylemler şansı içindesiniz. Bir yığın kendinden razılık bir o kadar da pişmanlık yani ki rıza getirmeyiş arasında payıma en çok da ateş düştü benim. Elhamdülillah !

Konuşturan: Ahmet USTA

Yolcu,Sayı 21, Mart – Nisan 2002

Leave a comment

Your comment