Yitik Düşler – sayı 17 – Mart 2002 – M. Said Türkoğlu (genel)

NAZAN BEKİROĞLU İLE SÖYLEŞİ / (M. SAİD TÜRKOĞLU)

M. Said Türkoğlu: Önce genel bir soruyla başlayalım: Nazan Bekiroğlu hayata nasıl bakıyor?
Nazan Bekiroğlu: Yana yana. Alev ateş, önce duman sonra köz. Ezelde yapılmış mukavelenin taraflarından biriyim ben. Böyle talep etmiş olmalıyım ki böyle bakıyor, böyle yaşıyorum. Taşımak var. Taşımak yoksa yükün altında ezilmek var. Bedeli ağır olsa da amenna.
Türkoğlu:Yaşadığınız şehirler barışık mısınız?
Bekiroğlu:Hayır desem kente haksızlık, evet desem bana haksızlık olacak. Biri mutlaka haksızlığa uğramak mecburiyetinde kalmasın diye yağmurla, bulutla, denizle yetinmenin telâşında bu güne kadar geldim, hayır böyle de diyemem. Zahiri izah için kullanılabilecek bu cümle oyunlarının arkasında yatan asıl anlam: Aradığım şehirler bulduğum şehirler karşısında yoruldu. Kısacası aradığım şehirler bu dünyada yoksa ve ben artık İstanbul ile dahi yetinemiyorsam, bulduğum şehirlerin de bir anlamı ve dahi suçu kalmıyor. O zaman elde kalan, yağmur, bulut ve deniz. Yeter, daha ne olsun.
Türkoğlu:Bir gerçek var, akordu bozmamak şartıyla periyodik yazmak her zaman okur-yazar yakınlaşması yönünden iyidir. Sizin Dergâh”ta güzel öyküleriniz olurdu, gazetede haftada bir yazardınız, böylece sesinizin sıcaklığını her zaman hissedebiliyorduk. Ne oldu? Yoruldunuz mu?
Bekiroğlu:Haksızlık etmiyor musunuz? 1997”den bu yana her yıl bir kitap ile, bazen iki, ulaşıyorum okuyucuya. Fakat sözünü ettiğiniz uzaklık dergi ya da gazete sahifelerinden kitap sahifelerine kaymış olmanın kaçınılmaz getirisi olan iki yayım arasındaki zaman uzaklığı ise. Her hafta topladığım kelimelerin onu var eden bütünün ikinci yarısı olan okuyan”a ulaşması anlamına gelen sık aralığı ben de özlüyorum. Kim bilir kısmet, belki bir gün “tamam” diyebildiğimde tekrar. Kapılar açık şükür ki.
Türkoğlu:Bir yazarın her sırrını okuyucu bilmemeli; ama yazarken hiç çaresiz kalıp içinize çekildiğiniz oluyor mu?
Bekiroğlu:”Yazar sırrı” gibi sırlarım yok benim. Kalbim ve dilim daima bir kitap kadar açıktı okuyabilenlere. Yazarken değil yazamazken içime çekiliyorum. Çünkü yazmak için yani sadece “yazmak” için masa başına oturamıyorum. İlham”ı önemseyen bir yazı anlayışım var. Teknik ve dil işlemesi ondan sonra geliyor. Asıl meşakkat orada başlıyor zaten. İlham sıcak bir yağmur gibi akarken emek yıpratıcı bir tırmanış. Bu durumda içe çekilmek masa başında değil masaya geçemezken. Bütün perdeler kapanmış ve bütün sesler kesilmişken bir taş parçasına dönüşüyorsunuz. Bütün ruhunuz felç olmuş. Bir daha hiçbir şey yazamayacaksınız gibi. Yazmak bir eylem olarak önemli değil fakat yazının hatırlattıklarını bir daha hiç hissedemeyeceksiniz gibi. Ve bunu her yazı bittiğinde yeniden hissediyorum. Korkunç.
Türkoğlu:Bence zamanımızın belki de geleceğin en güzel ve çağdaş yorumu olan “Yusuf ile Züleyha”yı yazarken nasıl bir ruh haleti içinde olduğunuzu çok merak ediyorum. Çünkü oradan içimize yoğun külçeler halinde taşıyabileceğimiz “hüzün”, ancak çok kudretli bir anlatım sayesinde bize bu imkanı sunabiliyordu. Bir yazar iliklerine kadar yaşamadan hüznü bu kadar keskin ve yoğun biçimde anlatamaz. Yûsuf ile Züleyha”yı yazarken “hüzün”le olan maceranızı anlatır mısınız?
Bekiroğlu:Züleyha”yı anlatmaya kalkışanın Yûsuf”u olmak zorunda. O da Yakup kadar ağlamayı göze almalı. Yûsuf benim de peygamberimdi. Oturdum ve yazdım. Bu kadar sade.
Türkoğlu:Yûsuf ile Züleyha bir hikâyenin ötesinde bize renkli ve çok katmanlı bir anlatım sunuyordu, bunun devamı gelecek mi?
Bekiroğlu:İlhamı önemseyen ama amatörlükten hoşlanmayan bir yazarın sorumluluğu bir kez bulup onu kaybetmemek ve fakat değiştirerek geliştirmek bilincine eriştiği anda başlar. Okuyucu bilir, bir kez bulup sonuna kadar onunla oyalanmak geçer akçe değildir. Yazıcısına, hatta başarısızlık hakkını dahi veren okuyucunun ihaneti bu hazırcılığı bu “genc” tüketiciliğini fark ettiği anda başlar. Okuyucu bu noktada ihanet etmeğe haklıdır. Ve bu tepkinin başarısız denemeleri olan yazara tahammülden çok daha farklı ve haklı bir tepki olduğu her zaman kabulümdür. Bu bakımdan Yusuf ile Züleyha”nın devamı nasipse gelecek ama bu söz gelimi aynı kâseden devşirilmiş bir “Süleyman ile Belkis” gibi gelmemeli. Kendim olarak ama kendimi tekrar etmeyen bir metnin arkasında olmalıyım şimdilerde. Ve belki bir yazıcının bahtiyarlık noktası. İsim yeri kapatılmış bir yazıya “tamam bu onun yazısı” dedirtebilecek kadar aynı, ama “ne kadar yeni” dedirtebilecek kadar da farklı olmayı başardığı nokta. Ve benim asıl meselem, özlemim, güzelliğim, yangınım, südde-i saadetim dil, dil, dil… İlk cevapta yangın demiştim. Yangın evet ama yangının kabı dil olmazsa Necip Fazıl”ın tabiriyle kuyruğuna basılınca feryad eden yaratıktan bir farkımız kalmaz. Dil yazıcının en mahrem duygularını paylaşım cesareti noktasında onun meşruiyetini ve muafiyet alanını oluşturur. Bizi, hatıra defterlerimizi – edebiyat adına- okuyucuyla paylaşma sakilliğinden kurtaran şey bir dil yakaladığımız an başlar. Okuyucu, okuyucu dediysem gözden çıkarılamayacak okuyucuyu kastediyorum, bu noktada tutar ve iter. Bu yüzden edebiyat tarihinin çöp sepeti, döneminde popüler ama on yıl içinde unutulmuş pek çok isimle doludur. Tekniğe ve dile yaslanmayan bir yazının yaşama şansı yok gibi. En heyecanlı ve disiplinsiz gibi görünen Romantiklerin bile çok kuvvetli bir dil ve teknik terbiyesinden geçtiklerini unutmamak gerek. Yazı çok ciddi şeydir. Bu kadar uzatarak verdiğim cevapta asıl söylemek istediğim şu: Bir kez bulunca onu kaybetmek de gerek.
Türkoğlu:Eserlerinizden “kırılgan, mahzun biraz da mahcup” bir Nazan Bekiroğlu portresi çıkarabiliyoruz. Günlük hayatta da Nazan Bekiroğlu böyle mi?
Bekiroğlu:Bu soruyu cevaplamak zor. Bir sınıf öğrenci karşısında bunca yıl sonra dahi ilk derste yüzü kızaracak bir kadın, bir yandan da türlü zorlukların arkasından hayatının onu getirdiği uç yere kadar gidiyor. İnsan denen varlığı “tek tip” indirgemesiyle çözümlemek zor. Zaman zaman devreye giren bir yığın kimliğimiz var. Bana, var olan kimliklerimizden daha ziyade devreye girmeyen kimliklerimiz bizi ele verir gibi geliyor. Ezcümle kırılganlığım ve mahzunluğum doğrudur fakat kırılganlığımı ve mahzunluğumu ancak onu hak edene gösteririm. Yani hassasiyet beni liseli kız derekesinde tutmaz. Çok güçlü, mücadeleci ve dirayetli bir yanımın varlığı muhakkak ve bu bazen şaşırtıcı. Kim bilir belki bu bir maskedir, o kırılgan kimliğin korunma mekanizması. Ama türlü suret haksızlıkların, erdemsizliklerin ve zulmün sergilendiği bir dünyada liseli kız hassasiyetinde kabuğunuza çekilmeye hakkınız yok. Mücadele bir farz oluyor. Aslında sizin sorunuz da benim bulanık cevabım da beyhude. Sadece şu: “Size ruhtan çok az öğrettik”. Onun için insanın bunca kendini tanıma çabası. Onun için kendini tanımaya bunca açlık. Kendini tanıdığında neyi tanıyacağını bilen için böyle bu.
Türkoğlu:Sizin dünyanızın kodlarını çözecek bir soru soramamanın çaresizliği içindeyim. Şu fani dünyada kariyerinizin zirvesine çıktınız. Güzel güzel eserleriniz de var. Bu kadarı bana yeter dediğiniz oluyor mu?
Bekiroğlu: Asla. Önümde daima yürünesi bir yol olmalı. Vuslat değil aşmak önemli.
Türkoğlu:Renklere karşı özel bir ilginizin olduğunu biliyoruz. Özellikle mavi ve mor. Gerçekten renklerle, ortalama bakışın ötesinde özel bir iletişimiz, inkişafınız oldu mu? Hani, bazen ”kuş dilinden anlıyor, bitkilerle, çiçeklerle konuşuyor” derler ya, buna benzer bir şey?
Bekiroğlu:Renk ve ışık. Çok çocukluk yıllarımda eski bir evin üst kat pencerelerinden birinden, güneşin battığı yerde bulutlardaki kızıl ve sarı ışığı gördüğümden bu yana. İlk metafizik ürperti, beş yaşın altında ve soyut Allah kavramına tahammül edemeyen bir çocuğun cennet tahayyülü: Olsa olsa bu bulutların arkasındadır! Tanpınar”ın üç yaşında kendisine rastlamak olarak ifade ettiğine benzer bir tecrübeden bu yana, şimdi buradan baktığımda anlıyorum ki evreni kavrama telaşesinde kalmış olan ben için, renkler bir algı lügati. Resimle uğraştığım yıllarda, desenden çok rengin arkasından koşardım. Berrak, derin, saydam rengin. Kitaplarımdan biri Mor Mürekkep biri Mavi Lale. Fakat ben siyahın yanındayım.
(YİTİKDÜŞLER MART 2002, SAYI: 17)

Leave a comment

Your comment