Yitik Düşler – sayı 17 – Mart 2002 – M. Said Türkoğlu (genel)

NAZAN BEKİROĞLU İLE SÖYLEŞİ / (M. SAİD TÜRKOĞLU)

M. Said Türkoğlu: Önce genel bir soruyla başlayalım: Nazan Bekiroğlu hayata nasıl bakıyor?
Nazan Bekiroğlu: Yana yana. Alev ateş, önce duman sonra köz. Ezelde yapılmış mukavelenin taraflarından biriyim ben. Böyle talep etmiş olmalıyım ki böyle bakıyor, böyle yaşıyorum. Taşımak var. Taşımak yoksa yükün altında ezilmek var. Bedeli ağır olsa da amenna.
Türkoğlu:Yaşadığınız şehirler barışık mısınız?
Bekiroğlu:Hayır desem kente haksızlık, evet desem bana haksızlık olacak. Biri mutlaka haksızlığa uğramak mecburiyetinde kalmasın diye yağmurla, bulutla, denizle yetinmenin telâşında bu güne kadar geldim, hayır böyle de diyemem. Zahiri izah için kullanılabilecek bu cümle oyunlarının arkasında yatan asıl anlam: Aradığım şehirler bulduğum şehirler karşısında yoruldu. Kısacası aradığım şehirler bu dünyada yoksa ve ben artık İstanbul ile dahi yetinemiyorsam, bulduğum şehirlerin de bir anlamı ve dahi suçu kalmıyor. O zaman elde kalan, yağmur, bulut ve deniz. Yeter, daha ne olsun.
Türkoğlu:Bir gerçek var, akordu bozmamak şartıyla periyodik yazmak her zaman okur-yazar yakınlaşması yönünden iyidir. Sizin Dergâh”ta güzel öyküleriniz olurdu, gazetede haftada bir yazardınız, böylece sesinizin sıcaklığını her zaman hissedebiliyorduk. Ne oldu? Yoruldunuz mu?
Bekiroğlu:Haksızlık etmiyor musunuz? 1997”den bu yana her yıl bir kitap ile, bazen iki, ulaşıyorum okuyucuya. Fakat sözünü ettiğiniz uzaklık dergi ya da gazete sahifelerinden kitap sahifelerine kaymış olmanın kaçınılmaz getirisi olan iki yayım arasındaki zaman uzaklığı ise. Her hafta topladığım kelimelerin onu var eden bütünün ikinci yarısı olan okuyan”a ulaşması anlamına gelen sık aralığı ben de özlüyorum. Kim bilir kısmet, belki bir gün “tamam” diyebildiğimde tekrar. Kapılar açık şükür ki.
Türkoğlu:Bir yazarın her sırrını okuyucu bilmemeli; ama yazarken hiç çaresiz kalıp içinize çekildiğiniz oluyor mu?
Bekiroğlu:”Yazar sırrı” gibi sırlarım yok benim. Kalbim ve dilim daima bir kitap kadar açıktı okuyabilenlere. Yazarken değil yazamazken içime çekiliyorum. Çünkü yazmak için yani sadece “yazmak” için masa başına oturamıyorum. İlham”ı önemseyen bir yazı anlayışım var. Teknik ve dil işlemesi ondan sonra geliyor. Asıl meşakkat orada başlıyor zaten. İlham sıcak bir yağmur gibi akarken emek yıpratıcı bir tırmanış. Bu durumda içe çekilmek masa başında değil masaya geçemezken. Bütün perdeler kapanmış ve bütün sesler kesilmişken bir taş parçasına dönüşüyorsunuz. Bütün ruhunuz felç olmuş. Bir daha hiçbir şey yazamayacaksınız gibi. Yazmak bir eylem olarak önemli değil fakat yazının hatırlattıklarını bir daha hiç hissedemeyeceksiniz gibi. Ve bunu her yazı bittiğinde yeniden hissediyorum. Korkunç.
Türkoğlu:Bence zamanımızın belki de geleceğin en güzel ve çağdaş yorumu olan “Yusuf ile Züleyha”yı yazarken nasıl bir ruh haleti içinde olduğunuzu çok merak ediyorum. Çünkü oradan içimize yoğun külçeler halinde taşıyabileceğimiz “hüzün”, ancak çok kudretli bir anlatım sayesinde bize bu imkanı sunabiliyordu. Bir yazar iliklerine kadar yaşamadan hüznü bu kadar keskin ve yoğun biçimde anlatamaz. Yûsuf ile Züleyha”yı yazarken “hüzün”le olan maceranızı anlatır mısınız?
Bekiroğlu:Züleyha”yı anlatmaya kalkışanın Yûsuf”u olmak zorunda. O da Yakup kadar ağlamayı göze almalı. Yûsuf benim de peygamberimdi. Oturdum ve yazdım. Bu kadar sade.
Türkoğlu:Yûsuf ile Züleyha bir hikâyenin ötesinde bize renkli ve çok katmanlı bir anlatım sunuyordu, bunun devamı gelecek mi?
Bekiroğlu:İlhamı önemseyen ama amatörlükten hoşlanmayan bir yazarın sorumluluğu bir kez bulup onu kaybetmemek ve fakat değiştirerek geliştirmek bilincine eriştiği anda başlar. Okuyucu bilir, bir kez bulup sonuna kadar onunla oyalanmak geçer akçe değildir. Yazıcısına, hatta başarısızlık hakkını dahi veren okuyucunun ihaneti bu hazırcılığı bu “genc” tüketiciliğini fark ettiği anda başlar. Okuyucu bu noktada ihanet etmeğe haklıdır. Ve bu tepkinin başarısız denemeleri olan yazara tahammülden çok daha farklı ve haklı bir tepki olduğu her zaman kabulümdür. Bu bakımdan Yusuf ile Züleyha”nın devamı nasipse gelecek ama bu söz gelimi aynı kâseden devşirilmiş bir “Süleyman ile Belkis” gibi gelmemeli. Kendim olarak ama kendimi tekrar etmeyen bir metnin arkasında olmalıyım şimdilerde. Ve belki bir yazıcının bahtiyarlık noktası. İsim yeri kapatılmış bir yazıya “tamam bu onun yazısı” dedirtebilecek kadar aynı, ama “ne kadar yeni” dedirtebilecek kadar da farklı olmayı başardığı nokta. Ve benim asıl meselem, özlemim, güzelliğim, yangınım, südde-i saadetim dil, dil, dil… İlk cevapta yangın demiştim. Yangın evet ama yangının kabı dil olmazsa Necip Fazıl”ın tabiriyle kuyruğuna basılınca feryad eden yaratıktan bir farkımız kalmaz. Dil yazıcının en mahrem duygularını paylaşım cesareti noktasında onun meşruiyetini ve muafiyet alanını oluşturur. Bizi, hatıra defterlerimizi – edebiyat adına- okuyucuyla paylaşma sakilliğinden kurtaran şey bir dil yakaladığımız an başlar. Okuyucu, okuyucu dediysem gözden çıkarılamayacak okuyucuyu kastediyorum, bu noktada tutar ve iter. Bu yüzden edebiyat tarihinin çöp sepeti, döneminde popüler ama on yıl içinde unutulmuş pek çok isimle doludur. Tekniğe ve dile yaslanmayan bir yazının yaşama şansı yok gibi. En heyecanlı ve disiplinsiz gibi görünen Romantiklerin bile çok kuvvetli bir dil ve teknik terbiyesinden geçtiklerini unutmamak gerek. Yazı çok ciddi şeydir. Bu kadar uzatarak verdiğim cevapta asıl söylemek istediğim şu: Bir kez bulunca onu kaybetmek de gerek.
Türkoğlu:Eserlerinizden “kırılgan, mahzun biraz da mahcup” bir Nazan Bekiroğlu portresi çıkarabiliyoruz. Günlük hayatta da Nazan Bekiroğlu böyle mi?
Bekiroğlu:Bu soruyu cevaplamak zor. Bir sınıf öğrenci karşısında bunca yıl sonra dahi ilk derste yüzü kızaracak bir kadın, bir yandan da türlü zorlukların arkasından hayatının onu getirdiği uç yere kadar gidiyor. İnsan denen varlığı “tek tip” indirgemesiyle çözümlemek zor. Zaman zaman devreye giren bir yığın kimliğimiz var. Bana, var olan kimliklerimizden daha ziyade devreye girmeyen kimliklerimiz bizi ele verir gibi geliyor. Ezcümle kırılganlığım ve mahzunluğum doğrudur fakat kırılganlığımı ve mahzunluğumu ancak onu hak edene gösteririm. Yani hassasiyet beni liseli kız derekesinde tutmaz. Çok güçlü, mücadeleci ve dirayetli bir yanımın varlığı muhakkak ve bu bazen şaşırtıcı. Kim bilir belki bu bir maskedir, o kırılgan kimliğin korunma mekanizması. Ama türlü suret haksızlıkların, erdemsizliklerin ve zulmün sergilendiği bir dünyada liseli kız hassasiyetinde kabuğunuza çekilmeye hakkınız yok. Mücadele bir farz oluyor. Aslında sizin sorunuz da benim bulanık cevabım da beyhude. Sadece şu: “Size ruhtan çok az öğrettik”. Onun için insanın bunca kendini tanıma çabası. Onun için kendini tanımaya bunca açlık. Kendini tanıdığında neyi tanıyacağını bilen için böyle bu.
Türkoğlu:Sizin dünyanızın kodlarını çözecek bir soru soramamanın çaresizliği içindeyim. Şu fani dünyada kariyerinizin zirvesine çıktınız. Güzel güzel eserleriniz de var. Bu kadarı bana yeter dediğiniz oluyor mu?
Bekiroğlu: Asla. Önümde daima yürünesi bir yol olmalı. Vuslat değil aşmak önemli.
Türkoğlu:Renklere karşı özel bir ilginizin olduğunu biliyoruz. Özellikle mavi ve mor. Gerçekten renklerle, ortalama bakışın ötesinde özel bir iletişimiz, inkişafınız oldu mu? Hani, bazen ”kuş dilinden anlıyor, bitkilerle, çiçeklerle konuşuyor” derler ya, buna benzer bir şey?
Bekiroğlu:Renk ve ışık. Çok çocukluk yıllarımda eski bir evin üst kat pencerelerinden birinden, güneşin battığı yerde bulutlardaki kızıl ve sarı ışığı gördüğümden bu yana. İlk metafizik ürperti, beş yaşın altında ve soyut Allah kavramına tahammül edemeyen bir çocuğun cennet tahayyülü: Olsa olsa bu bulutların arkasındadır! Tanpınar”ın üç yaşında kendisine rastlamak olarak ifade ettiğine benzer bir tecrübeden bu yana, şimdi buradan baktığımda anlıyorum ki evreni kavrama telaşesinde kalmış olan ben için, renkler bir algı lügati. Resimle uğraştığım yıllarda, desenden çok rengin arkasından koşardım. Berrak, derin, saydam rengin. Kitaplarımdan biri Mor Mürekkep biri Mavi Lale. Fakat ben siyahın yanındayım.
(YİTİKDÜŞLER MART 2002, SAYI: 17)

Yolcu – sayı 21 – Mart-Nisan 2002 – Ahmet Usta (genel)

Nazan Bekiroğlu ile Söyleşi

Rasyonel amaçlardan çok, duygusal amaçlar taşıyan bir geleneğin varisleri olarak heybemizde hep aşk var. Aşkı nasıl tanımlıyorsunuz?

Aşk, mutlak sonsuzluktan bir hatırlatmadır. Fani ama en kuvvetli iştiyakı sonsuzluk olan insanoğluna sonsuzluğu kucaklama vehmi vermesi bundan. Lakin mutlak sonsuz olandan haber vermesi aşkın sonluluğunun da gerekçesi. Çünkü sonsuz tek. İki sonsuz olursa, sonsuz olmaz. Bu nedenle, aşk, yaratılmışlar içinde, Yaratan tarafından öyle istendiği için pamuk ipliğine bağlı, kusurlu bir mahluk gibi duruyor. Onu Yaratana rakip sıfatıyla araya girme hakkını vermesi için. İnsanoğlu O’nu bırakıp da aşka tapmasın diye. Dönüp dolaşıp O’na gitsin diye. Mükemmelden haber veren ama mükemmel olmayan bir şey. Anlaşılmazlığı, nedenine niçinine akıl erdirilemezliği, sebepsiz başladığı gibi sebepsiz bitmesi de bunun neticesi.

Aşk île akıl arasında bir “denge” kurulabilir mi? Kurulabilirse bunun yolları nelerdir?

Aşk ile akıl arasında denge kurulamaz. Kurulursa aşk olmaz. Gözü kör kulağı sağır ve aklı kıttır onun. Akıl olursa şuur olur. Oysa aşk şuur dışı alanların bir eylemidir. Eylem denebilirse tabii bu sevk edilişe. Hitap ettiği alan da geldiği alan gibi akıl dışıdır. Onun için cinnet Mecnun’un hakkıdır, bir şuur eylemi olan şiir ise Fuzuli’nin. İntihar etmek Werther’in payına düşer, Goethe’nin değil. Çünkü aşkın sonsuz ucunda gezen Mecnun’dur, Werther’dir. Goethe ya da Fuzuli değil bütün tefahürlerine rağmen.

Denizin kurşuni rengi, “taka”ların sesi, martı çığlıkları yorozdan batan güneşin yakamozu metal ve betonla gölgelenmiş, şehrin kömür kokusuna karışıyor güzelliklerimiz. Dut ağacına kurulmuyor artık salıncaklar… Düşlerimize gül kokusu karışmıyor… limon çiçeğini bilmiyorsa Şimdinin gençleri… Sanatı kaybettik mi?

Şimdiki gençler limon çiçeğini diğer ismiyle “filbahri”yi bilmiyor değil mi? Ama hayır, yine de güzellik anlamına geliyorsa sanat, onu kaybetmedik. Sanat güzeli işaret etmedir. Güzel anlamına gelen ezeli dengenin fark edilmesi ve sanat eseri ölçeğinden görünür ve görünmez hayatın bütün düzlemlerine yayılması alışkanlığıdır, eğitimidir, tecrübesidir. Çünkü mutlak güzel, yani ki estetiğin değişmez kuralları insanın içinde, onun fıtratında. Öğretildi zannedilen şey, açığa çıkarma eğitiminden ibaret. Er ya da geç zuhur eder. Sözünü ettiğiniz arazlar, insanın kalbine onun cilasını kaybettiren pas misali düşse de ayna parlatılır. Yolu bir filbahri fidanının altından geçen bir an durur ve sonra hatırlar.

Kaybolanı yeşertme tutkusu mu, yitip gidenin izini sürüp söze ulaşmanın sonucu mu tekrar Yusuf ile Züleyha ‘yi yazmanız. Oysa yeni Türk edebiyatı asıl uğraşınız?

Yoğrulduğum alan Yeni Türk Edebiyatı olduğu için eskiye bunca ilgi. Sağlam bir yeni edebiyatın eski es geçilerek gerçekleştirilebileceğine inanmadığımdan. Ama ayniyle tekrarlanan eskinin de fevkalade değişmiş olan hayat karşısında söyleyecek fazla sözü kalmadığını da dikkate almak kaydıyla.

Belki yanılıyorum ama dışardan gözlemim bu; edebiyat eğitimi veren Fakültelerimiz Sanatlar üretmede zayıf gibi… Hatta edebi ürünleri takipte belki de sınıfta kaldı. Ne dersiniz hocam… içerden biri olarak.

Bu soruyu ben de hoca kimliğimle biraz temkinle cevaplayacağım. Edebiyat hem bir sanat hem bir bilimdir. Edebiyat fakültelerinde edebiyatın bilim yanı verilir. Hiçbir edebiyat fakültesinde şiirin nasıl yazıldığı öğretilmez. Bunu beklemek de doğru değil zaten. Edebiyat tahsilinin şaire katkısı, teorik ve teknik bilgi ile edebiyat tarihi öğretmesidir. Bu da işin yarısı, azımsanır şey değil elbet. Gerisi şairin kendi yeteneğine kalmış. Edebiyat fakülteleri mazur. Ve şiir yazmak keman çalmak kadar kolay öğretilmiyor. Kaldı ki keman çalmayı öğrenenlerin kaçı virtüöz? Edebi ürünlerin takibinde sınıfta kalmak meselesine gelince. Akademik zihniyet daima temkinlidir. Edebiyat tarihiyle edebi eleştiriyi birbirine karıştırmasın diye. Bu yüzden çağdaş eserlere fazla yaklaşmaktan hoşlanmaz. Müfredata  ’40 sonrasına fazla yaklaşılmaması bu temkinden. Meğer ki hocaların şahsi gayretleri ile öğrenciye günümüz hakkında ipuçları verilebilsin.

Bir de edebiyatta yerellik (milli-yerli), Evrensellik tartışmaları var. Bu tür ayrımlara ne diyorsunuz? Sanat eseri ile coğrafya ve medeniyet arasında nasıl bir korelasyon kurulabilir.

Konunun mahiyeti bilinse tartışma kalmayacak. Evrensellik, millilik ve/ya mahallilik ile birbirinin alternatifiymiş gibi algılanmamalı. Evrensellik, milli hatta mahalli olmaya mani değil. Hatta bunun bir süreği. Evrensel eser olarak alkışladığımız Faust Alman halk efsanelerinden mülhem. Evrensel olmaya kalkışan önce milli ve/ya yerel olmak mecburiyetinde. Bir merdivenin basamaklar gibi. Yunus ve Mevlana’yı evrensel olarak alkışlayan dünya onların yerliliğinin farkında ama mani yok. Müslüman ve Hıristiyan olanda ortak olarak çalışan bir ibre var ve “Yükselen şeyler birbirine benziyor”, İslam’ın Güler Yüzü’ndeki ünlü cümleyle.

Edebiyatın büyüklüğü, kendi iç zenginliğinden değil, onu savunan dış kuvvetlerin baskınlığından doğuyor, yoksa kim bakar “Harry potter”e bu görüşe ne diyorsunuz?

Pazar kurulur,  reklam yapılır ve mal satılır. Bu, satılanın büyüklüğü anlamına gelmez. Taun bazen bu tür pazarlarda gerçek değerlerin “satıldığını” da unutmamak kaydıyla. Her zaman sahte ile gerçek yan yana durur. Reklam ve popüler kültür edebiyatı da kuşatır. Yanıltıcı sonuçların zuhuru doğal, insan ruhunun zaaf noktalar her zaman sömürülecek. Ama zaman ayıklar. Gecikse de. Paniğe gerek yok. Sık kullandığım bir cümleyle, tarihin çöp sepeti yanıltıcı şöhretlerle dolu.

“Suyun sesi geliyor sense uykulardasın, haydi uyuma!” diyorsunuz. Işıkta neler görüyorsunuz; bizi uyanık tutacak ya da içimizde özgün bir bahar yeşertecek? Bir yanım bilge, bir yanım ilim. Bir yanım cezbe, bir yanım İbrahim. Kalpte doğarken ilhamın aydınlığı, şelale gibi döküldüm, şelale gibi geldim. Bir yanım yanan kandiller gibi miracda, bir yanım yerin yedi kat altında. Söyledim. Bildim. Sustum, ikrardan değilse neden?

İçteki hallerin lisanı sayısız kelimeyle ifade edilebilecek kadar geniş. Kelimelere sığmıyor. Bu yüzden “Anlatamayan” susuyor. Bu yüzden gelenekte susmak makbul hal. Ancak o kültürde susmak da bir lisan. Halin dili. J Susmanın dilinin kaybolduğu yerde söylemek farz oluyor. Susmanın güzellemesini yapan Mevlana’dan bile geriye koca bir Mesnevi ile muazzam bir Divan kalıyor. Modem zamanların bilinci yaralı çocuğu ise, hele de yazıya kalkışmışsa, cezbe ile ilim, hal ile kal, susmak ile söylemek arasında hep kalacak. Bir yazısında “susmanın Güzellemesi”ni yaparken, bir diğerinde Cennetten bir kez sürgün düştükten sonra elmanın tadını unutmak mümkün değil.

Dil konusundaki tartışmalara ne diyorsunuz sözlüklerden çıkarılan kelimeler! Ortadan kaldırırsak kurtuluşa ereceğimiz divan edebiyatı! vs.

Dil hayat ve düşünce arasında karşılıklı bir iletişim hali içinde doğal bir döngü ve denge vardır. Bu bakımdan müdahale kabul etmeyecek çok hassas bir alan olarak durur dil karşımızda. Ve dilin, yaşayan bir varlık, ya da bir ağaç olarak algılanması ile dile dair bütün problemlerin halledilebileceği kesindir. Cumhuriyet dönemine girerken Türk aydını dile dair fazla bir probleme sahip değildir. Müdahaleci TDK hareketi bir tarafa bırakılırsa,  ki onun iflası da zahirdir. Sözlüklerden kelime çıkarmak da sözlüklere kelime ilave etmek kadar gaflet   eseri    olsa    gerek.    “Divan edebiyatını ortadan kaldırırsak kurtuluşa ereceğimiz” kinayesine gelince. Burada görünenden çok daha büyük bir hayat problemi var. Öğretmen, öğrenci, hayat, ekonomi, problemin içinde hep bir arada duruyor. Divan edebiyatını sevmeyen öğrenci   mazur.   Divan   edebiyatını sevmeyen öğrenci acaba Sait Faik’i seviyor     mu?     Divan     edebiyatını sevdiremeyen öğretmen Nurullah Ataç’ı sevdirebiliyor mu? Hayır! Sevmeyen sevdiremez.    O   da    Fakültelerden, bizden, öyle yetişip gidiyor. Karmaşık bir yığın mesele. Bu bir kördüğüm. Zavallı karar     vericiler de Gordiyon’un düğümünü çözmek yerine İskender’in kılıcı gibi kesmeyi yeğliyorlar.

Modern zamanların kargaşa ve kaosunda irtifa kaybeden insani oluş ve sürgün verecek sahici yürekler arayan aşk ya da sevginin devrimi ne zamana denk düşer?

Dünyanın modern zamanlar öncesinde de cennet olmadığını hatırlayalım. Sonrasında da olmayacak. Hiçbir zaman. Çünkü insan melek değil. Şeytan da değil. İnsan sınav için yaratılmıştır. Ve onun kalbi, hayatı, fikri; iyi ile kötünün ve bunun türevi sonsuz sayıda kıymetin savaş alanı olacak daima. Bir kere bunu kabul edince aşk ve sevginin devriminin en fazla “iyi” uğrundaki mücadelenin kendisi olduğunu görmek zor değil. Devrim, yolculuğun ta kendisi. Tek savaşçı kaldığı müddetçe ümit var.

“Ruh iklimlerinin yazıcıyı getirdiği yerler var” diyorsunuz. Geleneğin ihyasından geleceğin inşasına evrilen bir serüven ise sizin konaklayacağınız limanlar nereler bundan sonra?

Konaklayacağım limanların nereleri olacağını kestirmem zor. Ancak kesin olmasını istediğim bir şey var ki aynı seyr-ü sefer üzerinde konaklarım inşallah. Kendi adıma şeref namına kayda geçirebileceğim bir şey varsa, o da yerli duruşumdur, yabancı seyyahların ayakkabı ve şort ile girdikten sonra fotoğraf devşirip pazarladıkları bir dünya kutsalında yerli kalmayı başarmışlığımdır. Bu yüzden yerli duruşumun değişmesini istemiyorum. Ayaklarımın yere bu noktada çok sağlam bastığını da hissediyorum. Çünkü ayakkabılarım ayağımda değil.

Aşk her şeye galiptir deniyor ya, sizce de her şey aşkla mı kaim? Ya da kentinden kültürüne çarpılmıştık içinde kalbimiz esenliğini nerede nasıl bulacak?

Aşk, her şeye galip gibi görünüyor, ama var olduğu süre içinde. Zaten bu galibiyet vehmi, onu yaşayanın, kendisine dışarıdan bakamamasından kaynaklanıyor olsa gerek. Ama ilk soruda onun bilerek ve isteyerek Yaratan tarafından kusurlu yaratıldığını söylemiştim. Hiç dağıtmayacak gibi görünen bütünün aniden darmadağın olması anında mantıki bir neden bulamıyorsanız, bu, onu Yaratanın araya girmesinden başka türlü izah edilemez. O zaman kalıyor geriye mutlak aşk. Elbette ki o her şeye galiptir.

Biz yola çıkışımızda “özgürlük, erdemli bir toplum yürüyüşüne mütevazı bir katkıyı” vurgu yaptık. Sizin öncelediğiniz, yaşadığınız ülkede açlığını hissettiğiniz neler var?

Vurgularımız farklı değil. Katkı paylarımız da öyle. Benimki de mütevazı bir katkı. Kendi bahçemden yana. Bahçem güzel olsun. Onu görenlere güzelliğin ölçüsünü ve kendi bahçesini temiz tutması gerektiğini hatırlatır belki. Güzellik nerede başlıyor denirse, kötülüğün olmadığı yer. Kötülük sınırı ne peki? İnsanın, diğer insana, hayvana, bitkiye hatta eşyaya zulmüdür kötülük. Açlığımın, acınımın kaynağı bu.

Nazan Bekiroğlu yaşamışlığına dönüp baktığında ve/veya muhasebe yaptığında hayata karşı duruşunu nasıl tanımlar?

Bir önceki soruda sınırını çizdiğim kötülüğe karşı, elimdeki vasıta ne ise onunla, ne kadar durabildimse o kadar iyi bir duruş sağlamışımdır hayat karşısında. “İmanın en küçük derecesi yoldan ezayı kaldırmaktır” mealinde bir hadisle karşılaşmıştım geçen senelerde. Buradaki eza da taş olarak tanımlanıyor. Müthiş! Böylece imanı derecelendirmeye, gelip geçenin yolundaki taş parçasını kaldırmakla başlayan büyüleyici bir terbiyenin size verdiği emniyet duygusuyla, kendinden razı olabilmek için sonsuz sayıda eylemler şansı içindesiniz. Bir yığın kendinden razılık bir o kadar da pişmanlık yani ki rıza getirmeyiş arasında payıma en çok da ateş düştü benim. Elhamdülillah !

Konuşturan: Ahmet USTA

Yolcu,Sayı 21, Mart – Nisan 2002