Ertuğrul Aydın ; “Üsküdar Randevusuna Hazır Kalp”, Hece, Şubat 2002, sayı 62

ÜSKÜDAR RANDEVUSUNA HAZIR KALP

ERTUGRUL AYDIN

“Sevilen ayrılığına en az tahammül edilendir.”

Tanpınar

“Güz Yazısı” içinden geçerek varalım eyyama. Lâlenin “maî”liğinin yanı sı­ra süregelen “izlek”, şaşırtıcı/kuşatıcı/yaralayıcı duyumsaması ötesinde kilit ve mercek altında. “.. .beyaz bir perdenin derinliğine çekilince biz” yerli yerin­de olamayız elbette. Kent, bizi süzer, kendine çeker, dünyasında keşfe çıkarır. “Güz bu kente çok yakışır da ne zaman geleceği pek belli olmaz. Kimi, uzun ve hiç bitmeyecekmiş gibi bir yaz mevsimini bölüverir en ince yerinden.”

Zaman olur ki, solunan sadece kentin derinliği değildir. En saf ürperişle­rin girdabına takılan muhayyile kendini ben’in ertesinde gizli tutar. Sonra, “sokakları yağmur kokan kentin bir aralığında, akşamlar aniden bastırmaya başlar.” Nedense, capcanlı karşımızda belirir. İşte, en çarpıcı yanıyla görül­mekte ki “…yağmurun anlattıkları herkese göre değildir.” Artık, kemale eren vakit sökün eder. Anlaşılmalı ki, “yaz geçer ve güze girmişsinizdir.” Ar­kasında hüzün ve kaybolan adreslerin bize bildirdiği yalın ütopyalar belirir. Sökün eder mazisi olanca tebessümü arasında heybete kaçan soluklanış. Güz bir yitişin adı olur. Kazanır sırça dokunuşların rimelli sökün edinişlerini. Bel­ki, yalpalanarak uçuşur yeryüzüne kelebekler. Sökün eden rüya dokunuşla­rı paydos eder gece bekçilerinin en sık çalan ıslıklarını.

Sonrası güzdür ve “insanı kendi kendisinde kaybolmaya çağıran yağmur­lar yağar sessizce.” Heyhat ki zaman çok “tehlikeli bir yoldur, düşer ve kay­bolursunuz.” Güzün, bizi, yarıp parçalayan acıları içinde yitik kalmak, niha­yetsiz duraksamak, yutkunup yepyeni bir bahar düşü kurmak sarsıcı ağırlık altından ezilmeden sabır dokuma en iyisi. Saçları eylüllerle taranan olmak yükün çok çetin gidişinde bir ara durak durumunda. Kalıba dökülemeyen düşler kümesi fıtratın ince ayarında kalacak. Biliriz ki, bir çok “yağmur kuşu içinizin yangınına dokunmuştur.” Evvel zamanın içinde kaybolan kıymet abideleri bir gün taze nostalji dilimini aşarak geçecek önümüzden. Saygı ku­şanmak hakkımız olacak o vakit. Dingin mayıs sarsıntıları göz açıp kapama­dan geçinde göreceğiz ki “bir güz yazısı yazmaya kalkışan her yazarın yolu dönüp dolaşıp Eylül’ün bahçelerinden geçmekte.

“Şimdi soluklanmaya ihtiyaç vardır. Çünkü, “…yaz bitmiştir, yağmurlardayız Soluk, yaz, yağmur, heyecan üstümüzde esecek zaman zaman.

Mayıs ihtilâldir ve “sahife aralarına bir dal mimoza düşer ansızın.”

Ey mayıs! Yık git içinden gelen ne varsa. Senin suçun alıngan gönüllerde yer edecek seher aralıklarında. Bil ki, çokça tutuklu kalacaksın baharın pen­çesinde. Demek oluyor ki, artık, “rüzgârın çanına ses veren gizli bahçelerde asmalar ağlamaya başlayınca bir kere, yolculuk başlamıştır.” Başlamıştır yi­tik perdelerin omuzlandığı kalabalığa karışmak vakti. Baharın ışıması ve lâ­le vakti gelen dağlar silkinecektir. Sonrası mı? “…cemreler havaya, suya ve toprağa düştüğü kadar ruhunuza da değmektedir.

“Sarsılmaz kimlik aralanışı içinde periyodik aralıklardır üstümüzde gezi­nen. Zalim aldanışlara kapılmadan yürüyen serüven sana sonsuz teşekkür­ler. Bir budak aralanışı gibi buğulu kayıp zaman kırıntılarından kurtularak ilerleyelim. Çöken sisleri inat ilerleyen pusula tabakasında seyreden bahar, kazanılacak yüce anlamlar üstünde taht kur daima. Nahif dokunuşu elden bırakmayan muharrir için elbette ki “.. .bahar bir yığın hatıranın ayrıntısında ruha dair bir hikâyedir.

“Şimdi “Lâle tarhlarında İstanbul lâleleri.”Siz ki âlude şafaklardan arındırılmış, yüz akımızın en saydam yansımasısınız. Sizin kırılgan bakışlarınızda gizlenen rüyalarımızın süsüdür. Biliriz “kelimeler ihanet etmezler, ‘bahar’ bahardır artık.” Yürüyelim rahatça. Çıl­gınlıkların peşi sıra derin melodiler içre salınacak gülücükler olacak bizi ha­yata bağlayan.Buradan bakıldığında, görülen odur ki “…gelmiş geçmiş bütün romanla­rın özeti kalbinize çıkartılmış.” İlerleyişimiz sürecek yeryüzüne. Arkamız­dan sökün edecek “küçük ve sessiz bir hanımeli kokan yağmurlar, prizmalar yaparak gizli bahçelerden geçmeye.

“Aşklardan suretlere geçişte geçit yapar bir uzun sevgi kozası. “Sevmek Zamanı”nda ıslanan hâle çoğalarak var olur. Demek “aşk yeniden var etme eylemidir.” Yeniden kurulan, artan, yükselen. Şimdilerin hafsala dışı kabul ettiği bu şahlanış, ulviliğin en uç noktalarında yaşamada. Yine de “Yok bu şehr içre senin vasf ettiğin dilber Nedim”.

Sûret içinde “aslonan nakış değil nakkaştır.” Bizim yabancı kalışımızın esasında yatan içerlenişimizi kucaklayan atılışlar yok el altlarında. Hep kuytularda aranılacak bakışlar topluluğundan cesaret umarak yola çıkmalı. Tit­reyiş ve çözülüş bir bir akacak önümüzden. Irmak geçmek, çile dokumak so­nucu hüzün ertesine saklı dilimlerin katmanında.

Rüyaya geçişte, “İyi ki bir düşteyiz/İyi ki ölüm var.”Shakespeare’in gezinen gölgeli hayatı. Bizi kendine çeken gölge, hayat, ölüm. Hepiniz bir de­rin rüya içinden süzülerek geçmedesiniz. Varlık, her şeyin önünde. Tabiat duru bakışlarını savurmada.

Mazi perdesi aralanınca “hasret aslolana denk düşer” Hey gidi günler! İçinden geçilen daüssıla. Elbette ki, “geçmişin kokusu yok.” Fakat, elem bizi maziye daldırınca burukluğun doruğa çıkan kapısından sıyrılmak kolay mı? Osmanlı, Süleymaniye dibe vuran ümitlerimizin yeniden yeşeren ışıkları.

Uzaklar kuşatıcı alımlılığıyla hülyanın iç çeperlerinde yer edinmede. Kendini mağluplar safında görüşün bunaltıcı hususiyeti içinde kalış daraltan mecburiyet olmada. Uzaklardan “suyun sesi geliyor” Su, bilinci okşayan gerçek. Üzerinde yitmez oluşumların hasıl olduğu kaçınılmaz dünya. Sorul­duğunda söylenecek olan: “Hanımeli en çok sevdiği çiçekti.”

“Arka sıra”da yer alan öğren(i)ci olarak bakıldığında görülecektir ki “ge­cenin karanlığından gökyüzüne doğru döşenen kandil basamakları acıyla çı­kılıyor.” Çok geçmeden fark edilecek sonra. “Birden fazla ölmeyi bilenlere zaman yok.”

Kiraz ağacına yansıyan o ki “kıvamın da üzerinde kıvam var.” Hayatın kendisi oluş, duruşun öne kapaklanan atılışıdır belki de. Kiraz ağacına bir şey daha var. O da “bir eşikten atlasam, bir çininin içindeki sedaya girecektim belki” düşünüşü. Sırra yakın duruşun mealinde toplanan bileşkenin özü işte.

Eylül mahmurluğu üzerinden atılmış zaman aralıklarında sıcak bir ikindiye yol alma eylemi hep olacaktır. “Masalar mağrur ve münezzeh” olsa da coğrafyanın insana aşıladığı diri atmosferden alınan dinamik dalgalanışlar bize güç katacaktır. Sorulacak olan, şüphenin duvarını yoklayan gıcırtı orta­ya çıkar ansızın. Yaprak-toprak bütünleşmesi içinde kalan hayat. Tırmanış li­mitinin bitimi neyi işaret edecek? Soru: “Neden kalbinizin bütün acılara açık yerinin adı şair?” Cevap: Acı şairin yüreğinin orta yerinde, tetikte, birleşik ve tutkun. Ne de olsa, “Acı çekmek ruhun fiyakasıdır.”

Evet. “Bu kent çekilmez, bunu iyi bildiniz.” Kentin suçu var mı bunda? Kent kendi çırpınışları arasında davet ettiği saygın duruşunu bize ispatlamalı. Evet. Demek oluyor ki yine “bitmiş bir fırtınanın karanlığında bize hep baş roller kalmıştı?” Fırtına, karanlık ve baş rol köşe başına beklemekteydi.

Kaybolan bir lâleydi gönlümüzdeki. Onu sarmalayan rüyalarımızın ötesinde bir mertebe. Kucağımız şefkat iksiriyle kuşatılmış vaziyette ona bahşedeceğimiz şükran demetiyle dolu.

Muharririnin dilinden dökülen içtenlik okuyucunun yüreğinde yankı bulur. O ki, “bana sırrını verecek olanların kalbini kuşanırım önce” demişti. Kulak kesilen gönül bu alicenaplığı alıp nakşetti. Yürüdü ötelere.

Söz dinlenilecek, yük tutulacak, adımlar hızlanacak. Zafer ki birkaç öte­
de. Sevinç, duyumsama ve netlik arasından işitilen: “Sabahı, ateşler içinde
bulan hastanın yalnızlığı kadar gerçektir benim resimlerden görüp de kalbime ithal ettiğim yangınım.” Dahası az ileride sanki. Vefanın eşsizliği içinde görülmede. “Sırrını kuşandığım kalbin aşkını da kuşanırım.” Bu ki, ilikleri­mizin donması, hızlı çarpının baş evresidir. İşte aşk, işte yürek.

Buhranlar içindeyim. Üzerime saçılan ateş kümesiyle kavrulmadayım. De­mek, “bir lâle yazısı yazmak için vakit hiçbir zaman erken değil demektir” ve “sükûtun hükümsüzlüğünde hükümlüydü zamana.” Artık okuyucu da kendi kendine rahatça söylenmeli ki “hem tehlikeydim hem de tehlikedeydim.”

Baş köşeme konuk mavi lâle. Senin için ne yapabilirim? Vav’ın, sülüsün gücündeki gizdir belki de beni yakınlaştıran. Uysal ve mahcubiyet içinde, başım önümde ve yüreğim sürgüsüz olarak bekliyorum. Oysa bir ses, “ne kadar hoşça kal dediysem o kadar geri dönmüşüm” demede. Ben de mi “re­fakatle ihanet arasında kaldığımda ilk ölümcül yarayı aldım.” Bilmiyorum.

Biliyorum. Benim de “en büyük eylemim eylemsizliğim.” Kuru bir atalet değil bu. Üzerinden merhalelerin geçtiği sıra hüzünler arasında üst üsteydi her şey. Şiir tadında olan gecelerin sonu bıçak gibi kesilirdi çok zaman. Zor­du hayat. “Sınav sınav içindeydi.” Zordu silkeleniş, tat, omuz verme. Zordu ve “kalbim kendi darlığında genişledi.”

Her şeyden önce kaybetmek. Baş kuraldı bu. İticiydi, yıldırıcıydı ama şarttı da. Bulunulacak olandı sonra. Evet. “Yitirmek bulmanın bedeli” bes­belli. Yitik lâle de bir yitirmeydi. Bileşke. Kayboluş derin sızısı. Azat çıkan nefes.

Haykırmak için yetecek olanlar mıydı? “Bir mağara. Bir dost. Bir yılan.” Bu üçlü zirve kendi kafeslerinde rahat mıydı?

Dertleşme. Gerçekler. Söz. İşte manzaranın gözler önündeki duruşu. Tek­rar tekrar nizama geçiş. Bizi esas duruşa celbeden varoluş. İşte. “Bir sunak ka­lıntısının önünde papatyadan bir örtüyü örterek saçlarımın üzerine gökyüzü­ne gösterdim avuçlarım içini.”/”Denize bakarak işlediğim hatalar da denize bakarak bulduğum doğrular kadar gerçekti.”/”Siyah bir ölüm olamadım.”

Çalkalanış. İz sürmenin bizi götüreceği noktaları bir bir aşarak geçmek. Görülen: “Kuğunun başı kanadının altında” ve “kalp değişir cümle yerinde durur.” Elbette. Sakinlik bırakılmaması gerekli duyuş. Güzellik için birkaç adım neresi? Öyleyse “yol çeker sizi/’ Yol ki uzak, dolambaçlı, çetin. Sonun­da duyulacaktır “çağıranın çağrısı” Bu yüzdendir “bir iplik kopar gibi ani­den verilir muştu.”

Senin adın bir can içre salınan katrelerdedir. Rüzgârın üşütücü, sesin ma­verada yankılı. Duruşun ezik gönülleri fetheden kudrette. “Keder belki en çok onun nasibidir.” Doğru mu? Neden? Şehrin öne çıkan dost yakınlıkları kendine çekti bizi. Göz bebeğimizin ucunda duran ışıkları kucaklayan mavi­ler serince. Toprak, hava, su eşit ma yalanışta. Yeryüzü güçlü adımlanacak yi­ne işte. Masumluk çökecek üzerimize. Uykunun bertaraf edildiği gecelerin tadına varmak düştü payımıza. O payda birleşen Üsküdar ve hazır kalp. “Günlüğün hüsn-i hatimesi bir Üsküdar lâlesi suretinde sahife altına düşer.”

Evet. “Masallarınızı arkanızda bıraktınız.” Masal ülkesi arkada. Gece de arkada yerini almıştır. Ancak, onun derinliği içinde gizli dünyalar önde. Şim­di mevsim uyanmıştır. Serin sular dökülmektedir. Artık, çekilen kürekler yi­tik mavilere kanat gerecek.

Leave a comment

Your comment