Sözün Başı

Sebepleri önce yazan ve sonra yaratan Tanrı, Âdem’e önce isimleri öğretmişti de hayatları sonradan vermişti. Ki Âdem bildiği isimlerle melek­lere üstün kılındı, bir sürgünü­nün ardından onlarla tevbe kıldı, onlarla secde kıldı, isimleri, var­lıkları beyanındaydı çünkü, isim hayattan evveldi. İsim sebepti, isim her şeydi.

Padişah ile yeniçerinin isimleri arasında yazıldı bu hikâye. Kul ile şahın. Bu sebepler âleminde padişah bir isimdi çünkü, onun neferi de bir isimdi.

Halkına dair bütün hükümleri iki dudağı arasında tutan, son­ra bir mumun alevini titretip titretmeyeceğini hesaba katmaksı­zın, bir nefesle salıveren padişahın varlık hükmü de iki isim ara­sındaydı: Sikke ve hutbe.

Hutbe: Söz.

Sikke: Yazı.

Adına basılan sikkenin üzerine yazılan ismi ve adına okunan hutbede söylenen ismi padişahı padişah ederdi. Böylece padişah kayıt altına aldığı iki isimle padişah ederdi ismini.

Adı hutbeden çıkarılan her padişahın son bulmuş bir hikâye olması, isim ve hayat arasındaki ölümcül muaşakadandı. Hutbe­de ismini okumayı terk eden coğrafyayı en evvel kaybetmesi bu yüzdendi padişahın, isminin ulaşmadığı yerlere hükmü geçmez­di padişahın, ismi kadar yaşardı her padişah. Padişah bu yüzden bir isim demekti.

O kadar “bir isim”di ki her padişah, Mehmed, Selim, Süley­man, kendi biricikliğini kuramayıp da, yani ki kendi hayatını taşamayıp da, kendi adını koyamayıp da, başında bir sıra sayı sıfa­tı, Üçüncü Mehmed, Üçüncü Selim, ikinci Süleyman, çoğul bir uzvun tek düze örneklerinden biri olarak kaldığında yitirirdi ken­dine özgü padişahlığını. Bazen bu sayı sıfatlarının dördüncüsü, beşincisi hatta altıncısı bile olurdu. Bu yüzden olmalı ki onlardan kendi biricikliğinde var olabilen her biri; aynı değil farklı, bir de­ğil çok hayat yaşadığında ve hayat bir isme sığmadığında, kendi isminden de çok kendisine koyulan bir diğer isim olurdu. Onu di­ğer isimdaşlarından ayıran bir lâkap, ikinci bir isim:

Fatih. Yavuz. Kanuni.

Dahası, bazen iki isme sığmazdı da, üçüncü bir isim taşırdı padişahı. Muhteşem! Onu kim “I.Süleyman” olarak tanıyor ki?

İsmi olan padişah varlıktı, onun yeniçerisi ise varlık uğrunda­ki yokluk. Padişah efendilikti, yeniçeri kulluk. O kadar ki efendili­ği ile var olan padişahın kulunu bağladığı son-uc. O da bir isimdi, isimleri yaratan ve sonra öğreten ve sonra en güzel isimlerin sa­hibi, ve doksan dokuz ismin sahibi, ve sonra azam ismin sahibi olan Allah’ın ismi: Kelimetullah. Allah’ın ismi kul ile efendi ara­sında yüceltici ve bağlayıcı son-uc isimdi. Bu yüzden yeniçeri, su­ların henüz yataklarında aktığı evvel zamanlarda varlık gayesinde kuldu ama köle değildi.

Varlık isimdi. Yokluk? Ölüm. O da isimsizlik demekti. Bir kü­tüğe kaydolmakla başlardı yeniçerinin hayatı. Bir defter. Bir isim. Sonra bir ismin iptali, üzerinden bir çizgi geçiverilmesi. Defter­den bir ismin silinmesi. Yokluk böyleydi.

Bu yüzden, ölümü hak etmiş ve infazı ancak kendi subayına havale edilmiş bir yeniçeri, ölümünün gizlice dökülen bir kan su­retinde gelen sırrına teslim edilmeden önce, adı ocak defterinden silinirdi. Böyle başlardı yeniçerinin ölümü hikâyesi. Belli ki ölüm bir yeniçeriye adı kütükten silindikten sonra gelirdi. O ki bir yeni­çeri, ismi deftere kayıtlı olduğu sürece ölüm çağıracak kadar bü­yük bir suç işleyemezdi. Ve eğer ölüm çağıracak kadar büyük bir suç işlemişse, önce adı silinirdi defterden sonra ölüme verilirdi. Adının defterden silinmesi bir yeniçeri için zaten ölüm demekti. Ve adı olmayan bir yeniçeri hayatı da olmayan bir yeniçeri demekti.

Bir yeniçeri isminin defterden silinmesi ya kırmızı mürekkep­le oluverirdi ya da siyah mürekkeple. Bir hayat, bir defter üzerin­de öyle biterdi. Kırmızı mürekkeple geçilmişse bir ismin üzerin­den, ya bir ayrılık emeklilik olmuş olurdu kışladan ocaktan, ya da bekleyenini yatakta yakalayan munis bir ölümün şerhi düşmüş olurdu yeniçeriye yazılmış kaderin üzerine. Lâkin siyah mürekke­bin söylediği müthiş olurdu. Siyah, eğer ki iptal serüvenini yazan mürekkebin rengiyse, o haneden bir idam geçmiş demek olurdu.

Akşam ile yatsı, iki vakit arasında uygulanırdı ceza. idamdan önce, Ağakapısı veya Yedikule zindanında ya da Rumelihisarı’nda bir mahpusluk beklerdi ismi birazdan defterden silinip gidecekle­ri. Ve gecenin sessizliğinde boşluğa dağılan bir top sesi haber ve­rirdi İstanbul’da bir yeniçerinin idam edildiğini. Bütün ömrünü göklerin altında ve toprağın üzerinde yürüyerek geçirmiş bulu­nan ve denizin ürkütücü derinliğine, suyun sesine hiç karışma­mış olan ağır piyade yeniçeriyi, bir masal ırmağına benzeyen Boğaz’ın sularında kayıplara karışırken uğurlayan son ses olurdu bu tek parça top sesi.

Zaman dizimi ihlâl edilmiş olan bu hikâyede, bir devşirme olarak kurguya girecek olan Nezuka’nın yeni bir isimle yeni bir hayatı başlamasından çok uzun zamanlar sonra. Düzme bir solağın çağrışımıyla anlatılacak olan turnanın efsane­sinin ise çok ama çok daha sonrasındaki bir zamanda. Tuna üze­rine çoktan bir köprü kurulduğu, Süleyman’ın bir hayata sığmayıp da önce Kanuni, sonra Muhteşem olduğu saadet zamanları­nın da sonrasında. Süleyman’dan sonra, bedelini pek pahalı ödese de isminin başına yeni bir isim getirebilen ilk padişah olan Genç Osman’ın yeniçeriler tarafından ihanete uğradığı, Selimle­rin üçüncüsünün bestekârlıkla padişahlık arasında sarayının du­varlarına gül-ebrû-su çizdiği zamanlardan da sonra. Her şeyin önce kurulduğu sonra bozulduğu zamanlarda. Padişahın ikinci Mahmud olduğu. Devletlerin de insanlar gibi ömürleri olduğu asırlar önce yaşamış Tunuslu tarihçinin büyüleyici teorisiyle çok­tandır aşikâr kılındığı ama herkeslerin hem sebepler hem çareler arayıp durduğu. Kıvılcımlarından önlenemez yangınlar çıkıp du­ran yeniçeri ocağını ateşe atmak fikri, ikinci Mahmud’un zihnin­de uzun zamandan beri bir çare olarak su gibi akıp durduğu za­manlarda.

Zaman zamandan önce, zaman zamandan sonra.

Padişahın yine ikinci Mahmud, sadrazamın Mehmed Selim Paşa, şeyhülislâmın Kadızade Tahir Efendi, Yeniçeri Ağasının Mehmed Celâleddin Ağa olacağı. Sancak-ı Şerifin saray dışına çı­kartılarak bütün istanbul’un yeniçerilere apaçık cihad açacağı. Ve Kara Cehennem lâkaplı yüzbaşının toplarının onları ateşe ataca­ğı. Sahaflar Şeyhinin oğlu Esad Efendinin, padişah öyle buyurdu­ğu için kaleme aldığı resmi tarihinde, yeniçeri ocağının ateşe atıl­masını kendisinden sonra uzun zaman gelip geçecek bütün ta­rihçilerle birlikte Vak’a-i Hayriye, yani Hayırlı Vak’a olarak adlan­dıracağı tarihten ise üç yıl kadar önce.

İsmi Mansur’du, bir Yeniçeri.

Gece. Yedikule surları içinde.

İsminin üzerinden bir iptal serüveni geçti. Siyahtı Yeniçeri Kâtibinin kullandığı mürekkebin rengi.

Kolay yazılıyordu deftere idamın ismi. Ateş olan hayat yazıya düşünce, cevheri ağaç olsa da kâğıdı tutuşturmuyordu çünkü.

Kuşku yok ki lisanın mecazları içinde bu eylem, adı defterden silinmek, olarak ifade edilebilirdi. Ama Mansur’un adı mahşere değin defterden silindiyse de, ölümü ana kütüğe bildirilmediği için ve Mansur, bir isim olarak hâlâ yaşadığı için bir esame kaldı ondan geriye. Esame, her şeyin bozulduğu ve isimlerle oynandığı devirde onu satacakların elinde bir kâğıt, bir belge. Kâğıt üzerin­de satılığa çıkarılmış bir ismin hayat olarak kazanılmış hakları cümlesi. Esame kimin elindeyse ulufe ve cülus bahşişi onun hak­kı. Ulufe: Yeniçeri maaşı. Cülus bahşişi: Her ne kadar padişahların hazinesinde cülûsiye dağıtacak güç uzun zamandır kalmamışsa da, tahta çıkan padişahın kullarına dağıttığı. Neticede esameyi alan da kârlı satan da kârlı.

Mansur’un esamesi, birkaç satır birkaç imza: Bölüğü ortası, amiri ağası, baba adı kendi adı. Mansur’un esamesi kaldığı için geriye, bir hayat olarak yeniden yaşanması gerekti. Satılığa çıkartıldı esame ve onu biri satın aldı. Çalıntı bir yaşamdı bu. iğreti bir yaşamdı. Satın alanın asıl adını ocakta kimse bilmedi. Bir esame bile kalmadı ondan geriye. Ama ocağın dışında, kendisine ait isimle yaşadığı hayatta o kadar çok kendi isminden geçti ki. Bir isim kaldı ondan geriye. O da tek kelimeydi. Siz sonunda bileceksiniz: Ateş-ten!

“Hadiseleri yazanların sıralayıp saydıkları sebeplerden” her­hangi biriyle, bir isim bir şey söylemediğinde artık hikâye bitti demektir. Ve hikâyenin adı o başlamadan da vardır ama ancak bit­tikten sonra koyulur.

Şimdi. Padişah bir isim ve onun gözünün bebeği yeniçerisi, o bir ateş olduğundan ve her şeyin bir şeyle bir şey arasında durduğu bu hikâyede, çit sarmaşığı-aşeka kökünden gelen aşk, o da isimle ateş arasında durduğundan. Ben, yazıcı. Denize bakan odamda oturuyorum. Vazgeçtiğim ismimle seçtiğim isim arasında duruyorum. Başlangıç tarihini atabilmem için. Kendi kavmi tarafından çarmıha gerilecek habercinin doğumu üzerinden tam iki bin yıl ile bir de ay geçmesi gerekti. Kelimeleri durdukları yerden toplarken ben ve cümleden selâmetle sıyrılmak için okuyucu yüzüne sirayet edecek yazıcı uykusuzluğuna düşe kalkarken ben. Başladığım isimdi, bitirdiğim ateş. isimle ateş arasında dolandım durdum. Bu hikâyenin adını isimle Ateş Arasında koydum.

Comments (4)

Erdinç BüyüksavaşŞubat 14th, 2010 at 12:15 am

Kelimeleri durdukları yerden toplamak.. Bu cümleyle vuruldum bu kitaba. Öyle vuruldum ki hemde, onu başucu kitaplarımın baş-ucuna koydum..

ahmet bildikNisan 12th, 2010 at 12:55 pm

nazan hanım,eserinize yorum yapmak istemiyorum. eline aklına sağlık demek içimden geldi. sana çok teşekkür ediyorum.samimiyetle kalbine,gönlüne,eline ve teşekkür edilmesi gereken kim varsa hepsine teşekkür. insan sevgisini nasıl ifade eder bilmiyorum. en büyük idrak idrak edememektir galiba selamlar nazan hanım. Allah razı ve hoşnut olsun.

Ayşegül ÇelebiAğustos 27th, 2010 at 8:58 pm

Ne diyebilirim ki.. Sizi iyi ki tanımışım.. Kaleminiz daim olsun…

mertAralık 8th, 2010 at 12:53 am

bundan 2 yıl önce isimle ateş arasında kitabını kütüphanede gördüm. biraz karıştırdıktan sonra okumaya karar verdim. şimdi kitabın içinden bir metin okuyunca kitabı arka arkaya 2 kez okuduğum aklıma geldi. bu güzel satırları nasıl yazabildiğinizi bilmiyorum ama, iyiki yazmışsınız ve ben o gün bu kitabı kütüphaneden alarak iyiki sizinle tanışmışım.

Leave a comment

Your comment