Kalemkâr – sayı 4- Aralık 2001 – Mehmet Turan (genel)

Nazan Bekiroğlu ile edebiyat üzerine bir söyleşi


Mehmet Turan

Trabzon’un köklü bir ailesinin üç çocuğundan en küçüğü; kendi ifadesiyle “ehl-i
kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli bir annenin, iki de
ağabeyin ikliminde epeyi nazlanarak, korunarak, esirgenerek büyümüş bir hanım
yazar. İlk ve orta tahsilini Trabzon’da yaptıktan sonra 1979 yılında Atatürk
Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Dört
yıl lise öğretmenliği yaptıktan sonra, 1985’de KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk
Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi ve hocası
Prof. Dr. Orhan Okay’ın yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın
Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı
bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. 1995’de Şair Nigâr Hanım konulu
çalışmasıyla doçent oldu. 1998’den itibaren de aynı fakültede açılan Türkçe
eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan Bekiroğlu 4
Mayıs 2001 ‘de profesör olmuştur.


1986’dan itibaren dergilerde şiir ve hikayeleriyle görünmeye başlayan Nazan
Bekiroğlu’nun ilk kitabı Nun Masalları’dır. Hemen hepsi Dergah dergisinde
yayınlanan hikayelerinden oluşan bu kitapta yazıcı; okuyucuyu kendi kurguladığı
farklı bir masal dünyasına, şiirsel bir edayla davet etmektedir. İkinci kitabı
ise; birinci sınıf bir şair olmadığı için üzerinde hiç çalışılmamış bir hanım,
Nigar binti Osman hakkında yazdığı, aynı zamanda doçentlik tezi de olan; bütün
akademik kurallara uygun, ama bir edebiyatçının ince duyarlığını yansıtan, üslup
bakımından benzerlerinden çok farklı bir biyografidir. Halide Edip Adıvar
kitabında ise kendi ifadesiyle sadece edebiyat tarihimizin değil, yakın dönem
kültür ve siyaset tarihimizin de renkli ve dikkate değer simalarından biri olan
ünlü yazarın hayatı, edebî kimliğine dair bilgiler ve eserlerinden seçmeler bir
araya getirilmiştir. 1999’da çıkan Mor Mürekkep isimli kitabı ise bir gazetede
köşe yazısı olarak yayınlanan ama her biri farklı bir güzellikte akıp giden
denemelerinden oluşmuştur. Yusuf ile Züleyha’da yazıcı Mustafa Kutlu’nun dediği
gibi geleneği yenilemek ve onu yeniden üretmek gibi zor bir işin altından
başarıyla çıkıyor. “Mavi Lale” isimli son kitabında ise yazıcı, Mor Mürekkep’te
yarım bırakılmış veya söylenmesi ertelenmiş güzellikleri okuyucunun karşısına
çıkıyor.

Aşağıda Nazan Bekiroğlu ile yaptığımız söyleşiyi bulacaksınız.
Kendisine göstermiş olduğu ilgi için bir_kez daha teşekkür ediyor ve mor
mürekkebinin hiç kurumamasını diliyoruz.

“Yazma uğraşı” çerçevesinde öykü­nün yerinden ve anlamından başlar­sak, sizce bir yazma biçimi olarak öykü nedir? Diğer yazın türleri ara­sında insanı ifade açısından öykünün yeri nedir?

Öykü romana yakın duruyor. Bir tecrid sanatı olarak şiirin mukabilinde, teşhise
dayalı birer tür olan öykü ile romanı birbirinden çok fazla ayırmak kolay değil.
Teorisyen roman ile hikayenin ayrımı sapağında iyice duraklamak zorunda. Olay
örgüsü, zaman, şahıs kadrosu ve benzeri yapı unsurları üzerinde kurulan teknik
ayrıntılar bir yana, anlatmak, destanlardan bu yana ihtiyaçtır ve hikaye ile
roman dahil olmak üzre bütün anlatı türleri temelde anlatma ihtiyacına cevap
verir, dolayısıyla dinleme ihtiyacına. Ve öykü kısa vadelidir.

Yazarın kendi dünyasından yola çı­karak öyküler oluşturması mı doğru, yoksa kurmaca ile yaşamı harman­layıp onun tozlarından bir öykü atmosferi kurmak mı?

Yazanlar bilirler, en sıkıcı soru, “bütün bunları yaşadınız mı” sorusudur. Vasat
altı okuyu­cunun merakıdır “ben bir adam öldürdüm” cümlesiyle başlayan öykünün
yazarının ger­çekte bu tecrübeyi idrak edip etmediği. Lakin yazarın da hissediş
sorumluluğu vardır: Empati. Yaşanmışlık değilse de hissedilmiştik yanı ihmal
edilmiş bir edebiyat Necip Fazıl’ın kütük-nakış örneğindeki kuru davul
gürültü­süne götürür bizi.-Kimse yazdıklarımın tümünü yaşadığımı söylememi
istemesin benden. Mümkün değil elbet. Ama hissetmediğim, empatimle yüklenmediğim
bir şeyi anlatmak­tan da Allah beni korusun.

Öykülerinizde durumlar ve duygular ağırlıklı, neden?

Yazanın kendi yazısı üzerine yorum yapması zor. Ancak “zan” perspektifinden de
olsa, taklide (mimesise) değil tecride dayalı bir hikayem olduğunu hesaba katmak
zorundayız. Yansıtmayı esas almayan bir yazı, geniş zamanlar ve mekanlar
ölçeğinde gerçeğin içine yayılmak yerine kendi içinde genişlemeyi tercih eder.
Ve bu da şiddetli bir dönüşüm ölçeğinde, durumlarla duyguların açığa çıkma­sını
dayatır. Yazarın, okuyucu profilinin daral­dığı ama derinleştiği nokta burada
başlar. Okuyucusunu seçtiği ve okuyucusu tarafından seçildiği nokta.

Günümüz edebiyatı sizce gelenekten ne ölçüde, hangi yollardan yararlanabilir?

Geleneğin kendisi olarak tekrarının nostaljik tadlar ve bireysel tatminler
dışında bir fayda sağlayacağına inanmıyorum ve nostalji güzel kelime değil, hem
de asla. Arkasındaki hayat ve bakış açısı çoktan yitirilmiş ve örneğin anızla ve
tümüyle eskinin tekrarı mazmunlarla yazılmış bir şiir Fuzuli’yi aşma şansının
söz konusu edilemeyeceği yerde ne ifade edebilir ki? Buraya kadar sözünü ettiğim
geleneğin aynen tekrarı niyeti. Lakin reddimirasla bir yere varılamayacağı da
muhakkak. Çünkü hayatımız bir tür bilinçaltı kodlamayla eskiye sıkı sıkıya
bağlı. Öyle ki süre giden bir zincirin üzerinde ya da iki ucu arasındaki renk
tonu hiç belli olmaksızın değişen sopa örneğinde olduğu gibi hem aynı hem de
ayrıyız o geçmişten. Reddimirasçıların çoktan aşikar olunmuş tıkanma noktaları
zahir. O zaman formül gayet açık. Aslında hayat kendi sanatını kurar. Geçmişten
devşirdiği ses ve imge çağrışımlarıyla yepyeni bir sanat. Yeter ki hayat zengin
olsun ve sanat zorlamaya maruz kalmasın.

Sanat ve sanatçı acısından gelenek­sel değerler karşısında bir tutum temelinde (yazı açısından) “ilericilik”ve “gericilik” kavramlarını nasıl değerlendirmek gerekir?

Kelimeler ve terimler arasındaki uçurum suizan sahiplerine her zaman kışkırtıcı
imkanlar sunar. İlericilik ve gericilik kavram­larının durumu ortada. İleri
şefaatçisi bol olan terimdir. Gerici değil. Fakat kelime olarak baktığımızda
durum bazen şaşırtabilir. Unut­mamalı ki Rönesans ortaçağın bin yıllık
karanlığından kurutulurken ileriye değil geriye bakar. Çünkü orada bütün ibreler
Antik Yunan kaynaklarını göstermektedir. Ancak geriye bütün bakışına rağmen
Rönesans yine de ileriye gitmektedir. O zaman tarihsel ölçeğin çizgisel olarak
ilerlediğini yani hep ileriye doğru gittiğini var saysak bile geriye doğru
bakmak bazen üstün doyuruculukta bir ileri hamle gerçekleştirmemize yarayabilir.
Bence ileri ve geri kavramlarının bıçak keskinli­ğinden daha mutedil olan
dairenin mükem­melliğidir. Zaman döner. Edip ileri bakar, yarındır muteber olan.
Bugünden bile çok. Fakat dairesel döngü içinde geçmiş, daima üzerinden geçilen
bir durak noktasıdır. Tur farkıyla aşılması kaydıyla.


Edebiyatta, sanatta,bilimde “kuram” oluşturamamamızın nedeni tanımını
yapamamamız mı? Yoksa kör topal yaptığımız tanımları yerlerine oturtamamamız mı? Bir yerde şaşırı­yoruz ama nerede? Şu anki şartlar malum, bu durumda yeniden kuram üretimi ne oranda becerilebilir? Ya da kısaca becerilebilir mi? Nasıl?

Batıdaki manasıyla kuramın kendisi de bir türdür ve kuram yaratmaya ihtiyaç
duymamış bir geleneğin kuramsızlığımdan şikayetin de anlamı yoktur. Bu
söylediğim Tanzimat öncesi için ve dolayısıyla Tanzimat öncesi şiiri için
geçerli. O zaman bilinç tarihimizi bölen Tanzimat zihniyetinin getirilerine ve
götürülerine ve ayrıca kuram beklediğimiz alanın tarihçesine bakmamız gerekir.
Neyin kuramı? Hikaye ve roman için konuşuyorsak, romanın bizdeki tarihçesi
malum. Mesneviyi romanın yerine ikame etmeye çalışmak vehmedilen bir eksiğin ört
bas edilmesi ihtiyacına dönüşür burada. Yüz küsur yıllık kör topal tarihçesi
olan bir türün kuramını kuramamasına şaşmamalı.

Kadın edebiyatçı ile erkek edebiyatçı arasında farklılıklar var mı? Varsa neler ve bunlar edebiyata ne şekilde yansıyor?

Önce edebiyat var. Bunu kabul ettikten sonra kadın ve erkek edipler arasındaki
farklardan söz etmeye hakkımız olabilir. Kimse kadın olduğu için daha çok edip,
erkek olduğu için daha az edip sayılamaz. Ya da kadın olduğu için ayrı bir
kategoride değerlendirilemez. Bunu, yani edebiyatın, kalite tesbitinde kadın
erkek dinlemediğini kabul ettikten sonra edebiyatın, duyuşların kelimeler ile
ifadesi olduğu gerçeğine gelirsek, kadın ve erkek edip farkı gündeme gelir.
Doğrudur, çünkü kelimelerin işaret ettiği anlamlar ile kurulan ve dönüştürücü
bir sanat olan edebiyat ruhların algı ve tepki tarzları üzerinde bireysel
tanım­larını oluşturur. Erkek ruhu ile kadın ruhu arasında fark olduğunu
memnuniyetle kabul­leniyorum. İyi ki var. Çünkü var oluşun pek mukaddes gerçeği
bu. Kadına özgü bir algı tarzı varsa, ki var, onun edebiyatında da kendine özgü
bir ediplikten söz etmeli. Ve bu, edebiyat tarihinin yatay bölümlenmesinin
eşliğinde düşey bir bölümlenme olarak da süregeliyor. Ama edebiyat tarihinin
içinde, dışında değil. Öyle de gidecek.

Edebiyatımızın geneline baktığımız­da seçilen konuların çoğunu “aşk”
oluşturuyor. Bunun sebebi nedir? Siz aşkı nasıl tanımlıyorsunuz?

Çok doğal çünkü edebiyatın bireysel ve toplumsal tabanlı tanımlarını aşmayı
başar­dığımız zaman insan hayatının en önemli iki kavramından birini oluşturur
aşk. Diğeri de ölüm. Bireysel ve toplumsal kavramlarının aşılması dedim zira en
bireysel gibi görünen konuların da toplumsal bir yanı vardır, en toplumsal
konuların da bireysel bir yanı olduğu gibi. Demem o ki alanları siyah ve beyaz
olarak ayırmak biz hocalara daima cazip gelirse de edebiyatın sonsuz gibi
görünen ölçeğinde hiçbir şey diğerinden keskin çizgilerle ayrılmaz ve gri
alanlar daima daha baskındır. Şimdi ana konusu aşk gibi görünen Huzur’u ve Anna
Karenina’yı bireysel aşk öyküleri olarak yorumlayıp işin içinden sıyrılmak
mümkün mü? Bunu kabul ettikten sonra aşk ve ölümün konular sıralamasında üst
sıraya oturmasında şaşılacak bir şey kalmaz. Çünkü aşkla ölüm arasında yaşarız
bütün var oluşu.

Aşk? Ezel tanışınızla karşılaşır ve hatırlarsınız. Bu kadar sade. Bazen tanıdım
zanneder yanılırsınız, bu da ayrı hikaye. Ve yaratılmışlar içinde özellikle
geçici ve bitimli yaratılmışsa aşk, bizatihi onu Yaratana “rakip sıfatıyla”
araya girme hakkını vermek içindir. O zaman bu dünyada çift yönlü yaratılmış
yani bir yüzüyle öbür dünyaya bakan bir olgu olarak aşk’ın var oluşun en
kestirme onay alanına dönüşmesi kaçınılmaz.

Peyami Safa, edebiyat çevreleri ve mahfilleri için “istidatların gelişmesi,
fideliklere muhtaçtır” diyor. Siz bu konuda neler söylemek istersiniz? Edebi ürünler bu görüşle yakından alakalı olarak “taşra edebiyatı ve İstanbul edebiyatı” şeklinde iki kategoride değerlendiriliyor. Bu ayrım konusunda neler söylemek istersiniz ?

Tanımların geçerliği zamandan zamana değişir. Edebiyat fideliklerinin
gerekliğine en baştan inanmak durumunda kalsak bile söz gelimi çevre ile
merkezin birbirinden kesin çizgilerle ayrıldığı zamanların geçerliğini hala
koruyup korumadığını tartışmak durumun­dayız. Eski edebiyat bu fideliği İstanbul
olarak belirler, doğru. Çünkü merkezde var olan nicel yoğunluk sanatçıyı besler.
Hasankaleli de olsa Nefı İstanbul’da boy verir. Her ne kadar İstanbul merkezli
divan şiirinin bence -ve pek çoklarınca- en büyüğü olan Fuzuli’nin İstanbul’u
görmediği gerçeği aykırı bir kader gibi ortada duruyorsa da. Fakat gün gelir,
günün imkanları dünyayı küçültür, sınırları genişletir ve taşra merkezi
zorlamaya başlar. Bu gün belki gerçekleştirilmesinin gerekliği de
tartışı­labilir bir yığın aktüel ve popüler kılıcı eylem anlamında merkezin
taşraya galebesinden hala söz edilebilir. Kısa vadeli bütün iletişim imkanları,
yazar ve okuyucunun yüz yüze gelmesi, reklam kampanyaları, satış imkanları vs.
Fakat uzun vadeli gerçek var oluşlar için merkez imkanlarının taşra imkanlarına
çok fazla galebesi kaldığını zannetmiyorum. Hasılı taşra hususunda iyimserim.

Altı Çizili Satırlar

“İman, varlığının mahiyetini çözmek ve mutlak bilgiye ulaşmak ister. Dinin yanı
sıra bilim ve sanat da bu bilgiye hizmet eder, şiir de. Ancak onun vasıtası
sezgidir. Şiir, belki de mahiyeti belli olmayan anî ilhamlara dayalı olarak bir
yerlerden şair gönlüne indiğinden, şair insanlar arasında ama onlardan yukarıda
bir yerdedir. Çünkü o kendisini üstün idrake götüren ilhamın tecelli ettiği bir
kalbe sahiptir, bir seçilmiştir o. Sözlerinin resullerin sözlerine benzetilmesi
de bu yüzdendir. “

“Tarihler yazmasın. Ben kendimin tanığıyım. Hep başkalarının kalbiyle sevdim.
Başkalarının yerine hissettim. Lisan bilmez bir mütercim ya da büyülenmiş bir
büyücü olmadığım bunca ortada iken sırrımı henüz kimseler yazmadı benim.
Sağımdaki ve solumdaki melekler, yani ki sırrımın katibi olan ve bir gece çok
ağladığımda bunu yazan meleklerin dışında. Ben sırlar katibi, katibul-esrar. Yıl
iki bin, isa’dan sonra, bu gece çok ağladım, mevsim ocak, gün unuttum… “

Nazan Bekiroğlu

Leave a comment

Your comment