Mahmut Bıyıklı; “Rüyası Yazılmamış Yazıcı”, Sesler, sayı 1, Yaz 2001

MAHMUT BIYIKLI

RÜYASI YAZILMAMIŞ BİR YAZICI

İLK SÖZ:

Sesi en sevdiklerimizin sesine benzeyen fakat farklı bir rengi ve tonu olan bir yazıcı vardı. Bize sonsuzluğu vehmetsin diye ödünç alınan hayatların rüyalarını yazmayı deniyordu tek tek. Gazete sütunlarının kaldıramayacağı “içinden şiirsiz geçilemeyecek kadar derin “sözleri vardı. Hafta batımı sohbetlerini bekleyen özel musannifleri oldu daima. En sevdiğinden verme sırrına ermiş yürekler, mor mürekkebinin damladığı ipekten varaklarından ikram ite intak ettiler genç genç.

Klasik bir incelemeci değildi, dipnotlu, arşiv çalışmalı falan. Asil bir duruşu vardı bütün alışılmışlıklara karşı. Farklıydı, özeldi; böyle güzeldi.Hayata karşı bir metot geliştirmişti en az akademik olanından: İncelediklerinin kendilerine baktığı aynaların derinliğinden ta kendine bakmanın sırrını keşfetmişti. Gönüllü olarak kendini onların hayatına devrederek yaşamayı öğrenmişti. Belki de sırf bunun için yazıyordu. Bize onun tanıştırdığı ortak bir dostumuza. Nigar Hanım’a şöyle demişti bir keresinde: “Sizi aradığımı sanırken hep kendimi mi arıyordum. Bütün yaptığım kendi yaşantımda bir başkasının yaşantısını mı sınamaktan ibaretti. Ya da başkasının yaşantısında kendi yaşantımı onaylamak.” Belli ki sonsuzluğu yokluyordu kendince.

Sahi insan niye yazardı ki.. Yapmaktan yazmaya tarihlerini, vakit bulamayan bir milletin ahfâdından niye bu kadar hattat, bu kadar nakkaş çıkmış ki. Nazm ile dünyaya nizamat vermeyi mi hayal etmişler yoksa. Yaz, ama nizam-ı âleme ihtiyacın için… İntizam-ı alemin vaz’ı, ihtilal-i alemin men’i.Yaz, Medînetü’l-fazılalar kurabilmek için ufukta.

O, “Yazanlar, yazmakla yaşamayı kıyaslarlar hep. Var olduğundan endişe duyan yazıya koşar. Yaşamak isteyen yazıya koşar, ölmek isteyen, kaybolmak, kaybolmamak isteyen yazıya koşar. Yazı hayattan bile zengin ve tehlikelidir.” diye çiziyor yolunun resmini. “Şairler yazılacak olanı yaşarlarsa susarlar.” diyen ustasına ise şöyle seslenmekten çekinmiyor:”Susmasınlar, yazsınlar. Olsun, yaşamasınlar: Yazarlar, kelimeleriyle mutludurlar.”

Yazıcı her zaman kelimeleriyle mutlu muydu gerçekte, öyleyse niye bilincinde ve kalbinde onu biriktirmiş bütün insanlardan geriye almak istediği anlar gelmişti kendini? Her insanın böyle anları yokmuş gibi niye yazıcıya bunca yüklenmek ki. Böylece kendini dünyasız kılmak istemişti belki.

Sonsuz hayatı vehmettirdiği için ödünç alınan hayatların rüyalarını yazarken kendi rüyasını saklayabildiğini düşünmüştü. Yazılmayan tek rüyanın yazıcının rüyası olduğunu sanıyordu. Yanılıyordu. Aynı burçta yıldız olduklarının, ortak rüya sahiplerinin tabirlerini hesaba katmamıştı. Hani “Bir kez olsun aynı şeyleri hissetmeyi başarabilen iki insan birbirini hep anlayacaktı?” Büyükler yalan mı söylemişti yani. O zaman niye böyle düşünmüştü ki . Niye ısrarla sesini kimsenin duymadığını söylüyordu. Niye bir akşam üzeri -hele hele-mahcup bir üniversitelinin bile kapısını çalmadığını, “anlat, ben dinliyorum” diyen bir Allah’ın kulu olmadığını düşünmemizi istemişti ki. “Dinle, sana anlatıyorum.” diye diye yazdıklarımızı da mı okumamıştı hiç?

Her şey deneme üslubunun soyutluğuna aksa da yazdıkları, romanı değildi hayatıydı besbelli. Bedeller ödedi masallar adına. Gözlerini armağan etti kahramanlarına . Ve yüreğini..

Yazıcının masalını kendine söyletsek, denesek söylemeyi bir kere daha yaşanırken öldürenin yazınca dirilttiğini hayatları. Yazıcının “kalıcı” lık sırrını destelesek gül defterlerinden izinsizce. Onunla en ilgili olanların onu en az ilgilendirdiğini bile bile, paylaşsak kahramanlarına devredilmiş kutlu hayatını rüyalarından. Kalbimizin en yazılmamış sayfasına dökülen mor mürekkebini emsin başka yürekler de diye. Yandıkça yazmış, yandığı için değil yanmamak için yazmış . Onun için bu yakıcılığı diyebilmek için. Ortak yağmurların ıslattığı saçlarımızda aynı güneşi bekleyen ıslaklıklar adına. Aynı hüzünlü yatsılarda ayrı şiirlerden çıkan ortak kafiyemiz, tek sesimiz, için.. Söyleyelim ki ölmeyelim.

SÖZ ORTASI:

KAĞITLARDAKİ HAYATLAR ÜZERİNDE BİR DENEME

Demiştik ya.. sesi, en sevdiklerimizin sesine benzeyen bir yazıcı vardı. Şimdiye kadar hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği biçimde yazmak istemişti hep. Ama kaleminin ateşine dayanmayı öğrenmesi, zaman almıştı besbelli soluk yüzlü, aharsız, hafif zamane kağıtlarının. Sonra bir gün “Tamam dedi, kendi kendine. Onu gördüm. Onun ışığında dünyam aydınlandı. Şimdi yazabilirim artık.” O çok iyi tanıyanlarının dilinden öğrendiği güzelim Osmanlı ulema ve üdebasının hiç kullanmadığından bir şekil tutturdu kendine. Artık içi sıcacıktı, artık içi kıpır kıpırdı. Gönül baharının tomurcukları açılmaya yüz tutmuşta bir bir. Bu defa içi, kağıdın üzerine düşmeden donuveren damlacıklara dönmüyordu artık.

Hiç kimsenin bilmediği şeyleri anlatacaktı. Sonra yazdıklarını diğer insanlara okuyacaktı. Paylaştıkça çoğalacak, bölüştükçe varlığının anlamına erecekti. Kim bilir belki, evet belki en güzel eserlerin sani’i ve banîsi Yüce Efendisine de okuyacağı bir gün gelebilirdi yazdıklarını.

Her harf, geçmişteki söylenmemişlerin tecrübesi taşınarak tutulmuş nefesinin salıverilmesiyle biçimleniyor, her harfle birlikte onun ışığına sinmiş kendini de özenle biçimliyordu sanki.

Gülümsedi bir ara. Kimbilir belki yıllar, çok uzun yıllar sonra bir başka yazıcının, hem ay, hem gün ışığına boğulmuş bir odada onun içinden geçenleri yazmaya kalkacağını düşündü. – Tespit doğruydu ama süreyi çok uzun tutmuştu, bu ciğer-sûz nefesin yankısız kalması mümkünmüş gibi- Sabaha kadar durmaksızın ağladı ve yazdı, yazdı ve ağladı. Kendini bildiğinden bu yana ilk kez akşamı unuttu, yatsıyı unuttu, sabahı uyuttu gözyaşlarının kucağında. Kağıdına eğildi kalemi. Kalemin insana neler edeceğini o alacakaranlıkta öğrendi ilk kez.

Onu insan kılan acılarını anlattı. Kendi çektiklerini ve başkalarının çektiklerini. Varlıklarında bunca yok iken yokluklarında bunca var olan tanıdıklarını hatırladı teker teker. Ve böyle bir yığın acıyı bulup çıkardı ömründen. Doluyordu defterler.

Sonra düşlerini anlatmaya koyuldu, masallarını, en gerçeğinden. Gerçeğin gözde mi gönülde mi olduğunda bir türlü anlaşamayan zıt çiftleri anlattı.

En son defteri aşkı için saklamıştı. Bütün aşklarını yazdı, bütün sevinçlerini, kederlerini, erdemlerini, -“erdemsizliklerini” de yazıyordu fakat defterlerde bulunamadığı için bu kelime atıldı. Siz, erdemsizliklerimizi yürek yangınınızla yıkayıcısınız sayın yazıcı-Sıcak, sımsıcak bir sesi vardı yazıcının. Seller, ırmaklar, yağmurlar gibi biliyordu gözlerden gönüllere akıtmasını kelimelerini. Ama kelimeleri en çok, belki de yalnız Efendisine okunmak için yazılmıştı. Değilse de böyle olmalıydı. Ama olmadı. Onu Efendisi gibi bir anlayanın çıkmayacağını bile bile diğer insanlarla var ve çok olma emeline kapıldı bir kere. O inatçı ve gururluydu. Efendisi ise, müşfik ve merhametli…

Hiç kimsenin söylemediği şeyleri, hiç kimsenin söylemediği şekilde yazacaktı ya, sonunda bulmuştu işte. “Ey Osmanlı!” dedi: “Siz kendinizi aradan çıkarabildiğiniz nispette ifadeye temayül ettiniz. Oysa ben, size salt kendimi göstereceğim şimdi. Şimdiye kadar hiç görmediğiniz işte bu.”

Görülmemiş, alışılmamış da demekti aynı zamanda ve alışılması zaman alırdı o zamanda da, bu zamanda da. Mağrur yazıcı, koskoca kalabalıkta yalnız kalmıştı, azalmıştı. Yanılmıştı böylece var olacağını sanmakla. Onu Efendisinden- ve Efendimizden- başka ve daha çok kim anlayabilirdi ki. Burda ve orda. Önce ve sonra.

Yanılmıştı, “seng-i ibret”i kanatmıştı. Çar na-çar, çare: tevbe ve istiğfar: Usulca varsam kapısına… Gerçeği gördüm, gerçeği tanıyorum, desem. Benim gerçeğim sensin desem. Ezelden aşinamsın Efendim desem. Mağrurdu, diyemedi. Beni anla, bana vakıf ol, beni oku. Sesim sana ulaşsın, sende çoğalayım, sende yankılanayım, sana bölüneyim. Gör beni Bil ve sev. Daha ne isterim ki, dedi: Anlamıştı sesinin nasıl güzelleşeceğini..

Ama Efendilerin efendisi- yani Efendimiz- o en merhametlisi, “Sana yeten bana yetmez.” dedi.

Yakılmalar: “Aç gönlümün örtülerini, göster bahçelerini bana Efendim. Seni bir tek ben görebilirim, bu kabiliyet bende var. “diye inledi.

Kabul olunan dualar hürmetine gelen ilk ders ne olabilirdi? Efendisi acıyı gösterecekti, azabı, korkuyu. Hüznü, ölümü ve başkaldırısızlığı. Yalnızlığı gösterecekti ona. Gözyaşı ve kanı Ter ve aşkı sonra. Aşkı ve güzelliği. Yani onu bir güzel deneyecekti. Bu imtihandan habersiz kalelerinin fatihi Efendisinin güzelliğinde yok olacağı ânın hayalini kurmaya başladı yazıcı. Sonsuzluk ve sebepler artık avuçlarından kaymayacaktı “Efendim! Kalıcı ve saf olanım, hazırım.! dedi. Ama.. hiç de hazır değildi, önüne çıkan ilk hayalde unutuverdi gerçeğini. Duvardaki aynanın derinliğinde kendini gördü. Güzeldi. daha da güzelleşmişti ve mağrurdu alabildiğine. “Aşkı, gençliği ve güzelliği yazacağım.” diyordu. Yazıyordu, ama artık yazarken hiç ağlamıyordu. Aşkını yazıyordu yine. Aşkını yaşıyordu da. Aşkını ve acılarını yazdıkça, içinde bir siyah nokta büyüyor ve kağıtlara dökülüyordu. Çok acı çekiyordu. “Ben. ağlamalıyım, diye geçirdi içinden ve biri bana ne kadar güzel ağlıyorsun, gözyaşların ne güzel demeli.” O “birinin kendi zamanında var olmayacağı düşüncesi. işte gerçek acı bu idi.

Bir gün yazdıklarını yeniden okumak istedi yazıcı. Defterleri bomboştu. Bembeyaz kağıtlardaki simsiyah bir lekeye bakarak hıçkırıklara boğuldu. Ne güzellikleri, ne hüzünleri ne de öyküsü vardı artık.

Çaresizdi. Kendini terketmeliydi: En baştan itibaren bütün öykülerini, onu anlayan ve anlamayan bütün kahramanlarını sonra teker teker gözlerini. gönlünü, ellerini, hafızasını, ruhunu ve bedenini…

Mutlak olanda var olmak için yaptığı her şey, yazdığı her yazı. var olmak ve toplanmak için attığı her imza biraz daha dağılmasına ve küçülmesine yol açmıştı. Darmadağınık odasının bütün aralıklarından gri, soğuk ve sinsi bir duman içeri yayılıyordu. Kaç kez hayatı. kaç kez aşkı ve kaç kez ölümü aramak için sefere çıkmıştı ve kaç kez elleri boş geri dönmüştü. Yalnızlığı yaşattığı bütün öykü kahramanlarına nisbetle kendi yalnızlığının boyutları bir kere daha ürpertti onu.

“Ben bütün gölgelerini olmayan gözlerimle buğular ve sisler ardından gördüğümü vehmettiğim halde o asıl ülkeye hiç ulaşamadım.” diye düşündü. Yaklaştıkça, o eskisinden daha fazla uzaklaşıyordu. Çünkü onda sadece uzaklaşma kabiliyeti vardı. Çünkü o, sürekli dağılıyor ve parçalanıyordu. Bir türlü birleşecek ve görecek kabiliyeti olmuyordu.

Bu sebepsiz, sonuçsuz hatta akıl dışı bir terk olacaktı ve evvela onun tarafından yazılacaktı. Ve bu terkedişin örneğini gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün zamanlar bir daha yazmayacaklarda Zamana güveniyordu ve sebeplerini çözeceğini umuyordu.

Kendinden, kalıcı,’eskimeyen, tükenmeyen, sürekli güzelleşen bir ışık, bir tanrı yaratmaya çalıştığı halde ortaya sadece eti, kemiği zaafları ve günahlarıyla bir insan çıkmıştı.

“Ey kendi özümden çıkardığım yazıcı, diye inledi. Dünyam Efendimle aydınlanmaya müsait ve müstahakken sen yanlış seçimlerle beni sahte padişahlara kul ettin. Ben içimin Efendisin! seninle aydınlatma azmiyle oturmuşken kağıt başına, onun ışığıyla kamaşmaya hazırken gözlerim, aynaları çatlatır oldu kem nazarım Kaç kez ölümüne bir seçimin eşiğine geldik ve sen kaç kez Efendimi seçmedin.

Oysa ben yirminci asrın son çeyreğinde anlattıklarının ve yaşadıklarının doğruluğunu en başta kendisi inanmamakla birlikte, asıl anlatılacak doğruyu bir türlü görememek gibi korkunç bir azabın mahkumu ben, her defasında Efendimi arıyordum.

Senden, varlığımdan bir ışık yaratamadığım için ayrılıyorum. Senden, ancak hepsi birbirinden çirkin yazıcılar çıkarabileceğim için. Dahası bütün yazıcıların, mutlak olanı bırak, varlığın bin bir türlü çeşitlemesini yaz diye kabuslarla uykularımı böldükleri için.

Oysa seninle aynı gecede aynı bahar yağmurları camımıza gül dalı asılı serviler çizerken Efendimi beraber bulacağımızı sanıyordum. Sanıyordum ki ikimiz de Efendi olacağız.

Hep yanlış kalelerin burçlarına bayrak çekmeyi düşledik Tükenmemek için gerekli olan tılsımı bir türlü bulamadık Çıktığımız yolculuklar da hep yanlış yöne doğru idi ve bunu neden sonra farkettik.

Çok yorgunduk, çok yorgunduk ve dinlenmek için bize serin bir su uzatacak kimsesiz hiç olmadı. Bulutların varıldığı yerde senin ve benim için sadece o bedr-i hilal ağladı. Biz o hilali gönlümüzde taşımaya taliptik. Lakin çok geçmedi ve biz ahde vefasızlıkla karşılaştık. Kalbimizde siyah bir leke belirdi, büyüdü. O büyüdükçe gözlerimizin feri söndü. En karanlık gecelerde bile bize güzelliği ikaz eden bedr-i hilalimiz, kapkaranlık bir salkıma dönmüştü görmeyen gözlerimizde.

Çözümün onu terk etmek olmadığını biliyordu yazıcı. Bütün sırrın “bedr-i hilâl”in yeniden ışıklar saçmasını sağlamakta olduğunu anlamıştı. Yağmurun ancak karşılıklı yağdığını da.

Sonunda Efendisine okuyacağı en güzel yazısını yazdı: “insan o ki O’ndan başkasını sevemez, sevginin mahiyeti icabı; O’ndan başkasını bilemez, bilginin mahiyeti icabı.

işte bu biliş, bu hissediş, bu çekiliş, yazıcıya Yunuslar. Mevlânâlar, Fuzûlîler, Hamdullah Hamdiler, Şeyh Galipler. Tanpınarlar, Serdengeçtiler, Karakoçlar gibi bir ses hediye etti.

O artık özel bir yazıcıydı. Çünkü ona. Yaratıcı’ya ve en sevdiğine en yakışırı, en güzelinden işlemesini öğreten duaların kaşifiydi. Evet o, “Katibü’l-esrar”dı. da bunun için.

Yani sırdı, sırlar yazdı. Başkalarının yerine sevdi ve öldü onlar adına. Onun olmayan her sesi kuşandı. Bu yüzden belki, hiç yaşamadı, hep dinledi. Ama o hep isteyip de yaşayamadığı hayatları yazdı. Bundandı yazarken yandığı ve dahi yanarak yazdığı, öyle bir an geldi ki onların kelimeleriyle konuşmaya başladı sessizce.

Sonunda Efendi sır katibinde, katip sırrın efendisinde oldu. Artık tek bir kalp vardı ortada. Sırrını kuşandığı kalbin aşkını da kuşanmıştı hep. Bunun için de hep tarih başkalarını yazmıştı onun yerine. Varsın tarih yazmasın, o kendine şahitti ya. Ve gün gelip onun da sırrını yazacak çıkacaktı mutlaka. Onca güzel olmasa da…

Yıl iki bin, İsa’dan sonra, çok ağlanan bir gecenin sonunda ve hatırına, mevsim mayısken mesela ve günler birbirine karışırken ısrarla, birden, tarih tekerrür etti yeniden.

Sır katibinin aziz sırrına kurumuş hurma yaprağından daha sarı bir virgül kondu, gölgesi gökkuşağından. Yeni katip şöyle yazıyordu:

“Cezbe, ilim ve bilgelik arasındaydı. Her insan kadar insandı. Sözden anlardı. Bizi de bunun için bu kadar iyi anladı. Kalbi kadar sade, kalbi kadar açıktı. Anlamıştı ruhun sılasına, sürgünün yurduna dönmesinin ne çok kurban istediğini arkasında. Biz de anladık gereğini ona katip olunca: Evvela, pare pare dil-i mecrûh-ı perîşanumdan / ser-i koyunda gezen her ite bir pare feda. Bize yaslandı, bizi yazdı. Mutsuzluk hakkını kullandı…”

SÖZÜN SONU:

AŞK EFENDİM

“Yangın yerden-çıkar,

sevda gökten iner.

Vahiy gibi.

kalbin tabakaları arasından geçerek

tam ortasına kadar düşer.

Ve indiği kalbi o yükseğe doğru çeker.

Ah… sıcak bir nefes..

Gök kubbe döne döne

yükselen ahların hararetinden tutuşarak

dönmekte, aşıkların yüzü suyu hürmetine …

içimizdeki yangına bir ad ararken bulduğumuz kutlu sesine selam olsun sîreti süretine sinmiş güzel yazıcı.

Bizim yanmalarımız, ah. hep nakkaşlığımızdan! Çizip de yaşamadıklarınızdan.

Olsun, yaşamayın; yeter ki yazın. Yazın ki kurtulun yanmaktan

Yine öpün kamış kaleminizi, yazın ve kurtulun “selametli ol” fermanı çıkmış ateşinizden.

Madem ki peygamberlerden başladınız kalbin üzerinde titreyen hüzünleri anlatmaya,

ateşi güle çevirmenin masalım yazın bu sefer de. Bir seferde..

Nasılsa ateş yazılarında uzmanlaşmışsınız bir kere.,

atın bütün kelimelerinizi ateşe.

Bu kere yine ateş haline getirin de seccadelerimizi.

temizleyin secde yerimizi.

Bütün sevdiklerimiz gibi, tazeleyin bizi.

Ve artık,

Yangında ilk kurtarılacak şeyimiz: Ah kalbimiz! Tabiî eğer var ise…

Leave a comment

Your comment