Yağmur – Temmuz-Ağustos-Eylül 2001, sayı 12 (Genel)

Kadın Öykücülerimiz Üstüne

Nazan Bekiroğlu ile Söyleşi…

Edebiyat alanında yaptığınız çalışmalara şöyle bir baktığımızda; Halide Edip Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlilî” konulu çalışmayla doktoranızı tamamladığınızı, ardından yine Türk Edebiyatının önemli şahsiyetlerinden “Şair Nigar Hanım” adlı çalışmayla da doçent olduğunuzu görüyoruz. Bu­rada dikkat çeken husus çalışmalarınızın konusunu hanım edebiyatçılarımızın oluşturması… Bunda özel bir tercih söz konusu mu?

Başlangıçta özel bir tercih söz konusu değildi. Bu konulardan ilki Halide Edip, doktora danışmanım Orhan Okay Hocamın seçimi. Ki çok teknik bir çalışmadır. İkincisi ise yine Hocamın teklifleri arasından benim seçi­mim. Yani ortak seçimimiz. Bu ise monografık bir çalış­ma. Halide Edib’in romanlarını teker teker teknik açıdan tahlil ederken biyografisindeki kadın kıymetini fazla hesaba katmıyorsunuz. Sadece eş zamanlı olarak romanın yapısını çözmeye çalışıyorsunuz, yazarının cinsiyeti gir­miyor devreye. Kadın dünyasının kapılarını ikinci çalış­mada ve onun getirisi yan araştırmalarda ancak araladım. Fakat bugün bir çalışma daha yapmam gerekse yine kadın bir yazarı ya da şairi seçerim. Özel bir tercih noktasına ga­liba ancak şimdi gelmiş bulunuyorum.

Mor Mürekkep adlı kitabınızdaki “Ve şairler Ve okurlar” adlı bölümde “Aslolan yazı mıdır? Yazar mıdır yoksa okuyucu mu?” diye soruyorsunuz, ardından da yine kendi ifadenizle “Aslolan yazıdır elbet ama bir yazanı ve okuyanı olduğu müddetçe” diyerek “politik” bir cevap veriyorsunuz. Bu sacayağında sanatçının yeri nedir? Siz de okuyucuya karşı kendinizde -Edip Cansever’in dediği gibi-  “Ne çıkar bizi anlamasanız da” diyecek cesareti bulabiliyor musunuz?

Bu, politik olmaktan ziyade teorik bir cevap. Hala fikrimdeyim. Aslolan yazıdır. Ama bir yazanı ve okuyanı olduğu müddetçe. Üçünü birbirinden ayırmak mümkün değil. Sanatçının bu üçgendeki yeri çok basit: Ben olma­sam hikayem olmazdı. Edip Cansever’in mısraına gelince. Bunu sahiplenmemek nasıl mümkün olabilir? Ben okuyucumu seçerim, ilgisine talip olduğum okuyucu tipi bellidir. Okuyucu da yazarını seçer.

Genel olarak Türk Edebiyatını incelediğimizde ortaya ko­nan eserler açısından “Kadın Edebiyatçılarımız edebiyatın şu veya bu türüne daha yakındır.” gibi bir genelleme yapılabilir mi? Siz hangi türü kendinize yakın buluyorsunuz?

– Kadın edebiyatçıların (kadın edebiyatçılar derken münferit başarıları değil çoğul varlık alanlarını kastetti­ğimi hatırlatmalıyım) düzyazı türlerinde daha başarılı eserler verdikleri gibi bir vakıa inkar olunamaz. Şiirde ba­şarı hanesine kayıtlı münferit isimlerle yetinmek zorunda kalırken, roman hikaye ve denemede kadın yazarların da­ha çoğul bir anlam ve varlık alanı sahibi olduğunu fark edebiliriz. Fakat bu durum, kadın ediplerin bazı türlere daha yatkın olduğu anlamında yorumlanmamalı. Bu tür bir yorum kadının nesirdeki varlığını psikolojik neden­lerle izah anlamına gelir ki yeterli değil. Ben daha ziyade sosyolojik nedenle yorumlama yanlısıyım. Ben de edebiyata yeni başlayanların pek çoğu gibi şiirle başladım, aynı zamanda hikayeler de yazıyordum. Doyumsuzdum, bir yandan da resim yapıyordum. Bırak­salar tiyatro filan da yazardım her halde. Talih addetti­ğim bir uyarı üzerine şiiri bıraktım. Resim de beni bı­raktı zaten. Böylece tek alanda varlık aramanın daha ko­lay ve doyurucu olduğunu fark ettim. Yazarken çok zorlanmanın yazıyı öldürdüğünü öğrendim kolaycılık tuzağına düşmeden. Ben hikayeci olarak anılmaktan hoşlanı­yorum. Hatta Yusuf ile Züleyha’nın dahi ki siz roman olarak algılamışsınız, saygı duyarım ama hikaye haneme kaydedilmesi beni mutlu kılar.

Bir sanatçı olarak bazen ümitsizliğe kapıldığınız sesinize bir aks-i seda bulamadığınızı düşündüğünüz anlar oldu mu?

Bahtlı olduğum iki alan var. Bir; hoca olarak bahtlıyım, sesim öğrencide o güzel kalplerinde yankılanıp durur, iki; yazar olarak da Edip Cansever’in mısraını sahiplenecek kadar cesur olmakla birlikte yine bahtlı­yım. Okuyucuyla vasıtasız buluşamadım. Sadece mek­tup ve e-mail. Ama bazen damarlarımdaki kanı dondu­racak kadar derin iletilerle karşılaşıyorum. Bu, okuyucu anlamında yeterli. Daha ne olsun? Sesime bulamadığım aksiseda okuyucununki değil. O kendisine düşen kadarını sesleniyor. Bulamadığım aksiseda başka bir şey. Onu da herhalde bu dünyada bulamayacağım.

Yusuf ile Züleyha adlı romanınızda “kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmektir” diyorsunuz. Bu konuyu biraz açar mısınız?

– Kaç satıra sığar bilmem. Kitabın tümüne yedirilmiş İbn Arabi üzerinden gelen aşk öğretisinden kaynak­lanan bir söylem bu. Beşeri aşk vardır bir de ilahi aşk. Beşeri aşkın kaynağı da ilahidir ama içine düşen bunun gerçek kaynağının ilahi olduğunu bilmez. Ay’ın ışığını kendisinden menkul zanneder. Oysa ay’ın hükmü gü­neşten öteye geçmez. Sonra zamanla öğrenir ya da öğre­nemez, bilemez. Beşeri düzlemde acısıyla kendinizi kay­bettiğiniz aşk nasibiniz varsa, bir daha bu kadar kötüsünü yaşayamayacağınızdan emin olduğunuz bir gecenin sabahında bir çok perdeyi yırtmış olarak sabaha dokundurur sizi. Ve siz birdenbire yaratılış gerçeğiniz olan bütüne dokunduğunuzu hissedersiniz. Kastettiğim bu bi­liş hali. Ama zor ve uzun yol.

Mihri Hatun’dan Nigar Hanım’a Osmanlı Divan Şiiri’nde kadının kendine mahsus bir sesi var mı?

– Nigar hanırna kadar hayır, asla yok. Sadece taklidi bir erkek sesi var, taklidi bir erkek kalbi. Onu da erkekler daha iyi sesleniyor elbet. Divan şiirinde maşuka cinsiyetsizdir ama aşık erkektir. Ancak Nigar hanımdan sonra bir kadın kalbinin inceliklerini ve güzelliklerini görmeye başlarız. O da o kadar yeni ve ilktir ki acemi olmaktan başka şansı yoktur. Yeni doğan bebeğin yürüyememesi gibi, şiirimizin altıncı yüzyılında doğan bir kız bebek emeklemesiyle ilk birkaç turu çoktan tamamlamış ağabeylerinin arkasından gitmeye başlar.

Sizce kadınların edebiyatı ile feminist edebiyat aynı şey mi?

– Kadınların edebiyatından anladığımız şey kadın yazarların oluşturduğu edebiyat ise feminist edebiyat ile aynı şey değil. Feminist edebiyat erkek kaleminden de çıkabilir. Veya kadın yazarlar feminist mevzuları es geçebilir. “Feminist” sözcüğünü terim olarak aldığımızda bu tür bir cevap zorunlu oluyor.

“Dişil yazı” (scriture feminen) diye bir tarz var mı? Yoksa bu bir yakıştırma mı?

– Dişil yazı varlığına inananlardanım, içinde kadın ve meselelerine ilişkin tek sözcük geçmeyen fakat dişil olan yazılardan söz edebiliriz. Kadınlar ve erkekler evren karşısında birbirinden farklı algı düzlemleri üzerinde dururlar çünkü.

Leave a comment

Your comment