Özcan Ünlü ; “Mavi Lâlenin Peşindeki Rüya Yolcusu”, Eğitim Bilim, sayı 34, temmuz 2001

Mavi Lâle’nin Peşindeki

RÜYA YOLCUSU

Özcan ÜNLÜ

Nazan Bekiroğlu, geçmişi bugünden yaşatan yazı ve hikâyeleriyle tanınıyor. “Mor Mürekkep”le başladığı macerasına “Mavi Lâle” kitabıyla devam eden yazar, “rüya yolculuğu”na çıktığı günden bu yana kaleme aldığı eserlerinde aynı güzellik, aynı hissiyat ve aynı üslûpla selamlıyor okuyucusunu…

Taşranın büyük şehirleri zorlamaya başlaması, ekonomik varlığını hissettirmesiyle olmadı. Birkaç konfeksiyon veya ağır makina fabrikasından daha önemli bir yeri var taşrada olmanın ve taşra(lı)yı yansıtmanın… Birçok derginin, mesela Konya, Kayseri, Kahramanmaraş, Erzurum mahreçli olarak elimize ulaşması bunun en açık ispatı. Hatta Harran, Karadeniz, 19 Mayıs üniversitelerinde öğretim üyeliği yaparak merkezi zorlayan ilim adamlarının, kuvvetli yazarların bulunması da…

Nazan Bekiroğlu taşradan bakan ama merkezi kuşatan bir isim. Geçen ay içinde “profesör” olan Bekiroğlu, sessiz ve derinden ördüğü kozasını öyle bir noktaya taşıdı ki, -bana göre-“Mor Kalem” ve “Mavi/Yitik Lale” kitapları ile “tarihin damarları”na yürüttüğü sıcak kanı, yerli duruşunun zirvesi olarak mühürledi.

Sözü geçen iki kitabı da İyi Adam Yayınları arasında çıkan yazar, “Mor Mürekkeple özlemini duyduğu “şey”leri, anlatırken, “Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısmım kalemime mor mürekkebi çekmeden evvel ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmım biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum mesela… Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. İkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkebin bıraktığı lekelerle oyalanan bir çocuktum. Buyurun, işte burası benim içim…” diyordu.

Bir damla mor mürekkepten yola çıkarak artık kaybedilenlerin izini sürmeyi, hayatındaki mor halkalar anlatıyordu bize… Hızlı bir toplumsal değişimin bizleri getirdiği noktayı da işaret ediyordu bu kitabında Bekiroğlu…

Kem nazarlı lale

“Mavi Lale”deyse, önceki kitapta yarım bırakılmış veya söylenmesi ertelenmiş güzellikleri okuyucunun karşısına çıkarıyor yazar: “Sağ avucumun içinde ters bir lale, kusursuzluğuyla kem nazarları çağıran Selimiye’nin mazisinde ters huylu bir kadın olmasam da. Bir sahaf dükkanının derinliğinde ilk sahifesi yitik bir Lale Risalesi’ni okumaya bir türlü başlayamıyorken ben, yine ben; bir lale dana daldırılmış tek sap lalenin uyandırdığı aşinalığın sızısında…”

Satır satır dokuduğu nesrini “davetkar” bir üsluba dönüştürüyor bu kitabında. Hayatın manasını, yanlışlardan dönmeleri, ödenen ağır bedelleri işliyor: “Hep merak ettim, işleme yönü değiştirilmiş bir zihin, akis yönü değiştirilmiş bir yürek. Süveydası iptal edilmemiş bir merakın sancısı. Bana öğretilen anlam katmanlarının dışında farklı anlam katmanlarını öğrenmeme şaşkınlığı…”

Şiir tadında bir kitap “Mavi Lale”. “Ben şimdilerde onaltıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lalesi neler düşünür, onu merak etmedeyim” diyor Bekiroğlu ve aceleci bir bakışla üzerinden geçip gittiğimiz birçok nesneyi kendi dünyalarından konuşturmaya devam ediyor. Kiraz ağacı, sır katibi, cümle kapısı, şehzade… Bütün bunlar, “sevgili suskunları” kervanına katılıyorlar. Kitapta büyük romanlar yeniden dilleniyor sanki: Bozkırkurdu, Anna Karenina, Diriliş, Don Kişot…

Aynı duruş ve duyuşu “Yusuf ile Züleyha”da da yakalamıştık aslında. Her ne kadar “Halide Edip Adıvar”, “Şair Nigar Hanım”, “Nun Masalları” isimli üç kitabı daha olsa da, sanki bu üç kitap (Mor Mürekkep, Mavi Lale, Yusuf ile Züleyha), Nazan Bekiroğlu’nün “rüya yolculuğu”na çıkarken yanında taşıdığı kayıt cihazının deşifre edilmiş hali gibi… Yusuf ile Züleyha’dan aldığım aşağıdaki küçücük metin de Nazan Bekiroğlu üslubunu anlatması bakımından önem taşıyor.

“Nasıl herkese duyururum da sesimi diyeyim: Bu anlattığınız ben değilim, ben bu anlattığınız değilim. Yusuf’u ben nasıl yerim? Ben Yusuf’u nasıl yerim? Sözünün bu kısmına gelince kurt, nemli gözlerinden boncuk gibi yaşlar dökülmeye başladı. Gri tüylerle kaplı göğsü, ön ayakları ıslandı. Bir ah çekti derinden derine. Islak burnu daha ıslandı. Ve devam etti:

Ben şimdi adımı nasıl temize çıkarayım, alnıma sürülen bu kapkara lekeyi neyle, nasıl yıkayayım? Öyle bir leke ki değil bana, yeter kıyametin kopacağı güne değin gelip geçecek tüm torunlarıma. Tek muradım, bütün yaratılmışların sahibi olan Tanrım, bu ayıpla yaratamazsın beni. Ya alsın yeni doğmuş bütün kurt yavrularıyla birlikte canımı, kurt neslinin dalı yaprağı burada kesilsin, ya da adım temize çıksın.”

Osmanlı yaşama iklimi

Geçmişe dönük hayranlığını abartmadan yansıtması, Trabzon doğumlu olmasına rağmen tam bir İstanbullu duyarlılığı taşıması, bu “şehzade taşrası”nda yaşayarak kusursuz bir Osmanlı hayat iklimi sunması, bunu yaparken çıktığı rüya yolculuğunda kendine has kurmaca dünyası ile oryantalist bir bakış açışı yerine tam da bu dili konuşan ve bu dili konuşanların acılarını, sevinçlerini birebir paylaşan bir üslubu başarıyla kullanması Nazan Bekiroğlu’nun farklı bir yerde durduğunu gösteriyor.

Yahya Kemal’den Tanpınar’a ve oradan Orhan Okay’a gelen bu ince anlatış ve duyuşu, biraz daha bugüne taşıyan ve kadınca bir sezişle yansıtmayı başaran Bekiroğlu, resim ve şiirin imkanlarını da sonuna kadar kullanıyor yazılarında.

Medeniyeti bir bütün olarak algılıyor o. Bugün yaşadıklarımızın dün de yaşandığını bilerek… öyleyse, “dünden bugüne sürgün edilmiş bir geçmiş zaman hanımefendisi’nin satırlarına gizlenen muhteşem bir medeniyet, ayrıntıların görkeminde yansımalıydı yazı ve öykülerde…

Onun hayat hikayesine baktığımızda, bu ince hissiyatın ipuçlarını açık şekilde görürüz. Çocukluğunu, genç kızlık dönemini, üniversite yıllarını, ilk hikayesinin yayınlandığı günlerde aldığı tepkileri ve dünden bugüne taşıyarak getirdiği kültür ve medeniyetin onun hayatını nasıl şekillendirip mükemmel bir oluşa doğru götürdüğünü…

Arayış ve yalnızlık

Tanınmış bir aileden geliyor. Babası “kalem ve kelam” sahibi biri. Kızlarının eğitimine büyük değer veriyorlar, öyle ki, küçük yaşlarda bile sokağa çıkmasına izin verilmiyor. Sokak ağzını öğrenmesin ve dilini bozmasın diye devamlı evde tutuluyor. O da, hem bu yalnızlığını paylaşmak, hem de birşeyler öğrenmek için sığınır kitaplara. Hayal dünyasını geliştirirken okuduğu kitapların yardımını görür. Daha küçük yaşlarda kendince yorumlar geliştirmeye başlamıştır bile. Babasının kütüphanesinde geçen günler ve bu okumalarla kurduğu hayal dünyası; arayış…

Öğretim hayatı boyunca tam bir oturmamışlık vardır düşüncelerinde. Edebiyat okumaktadır ama resme de yatkındır. Bir süre şiir yazar. Halide Edip’in romanları üzerine doktora tezi hazırlamaya başladığı yıllarda, arayışının yazı dilinde karşılığını görmüş ve yeni bir ifade biçimi yakalamıştır. Dergilerde hikaye ve şiirleri 1986’dan itibaren görülmeye başlar. Resmi çok sevmektedir aslında ama yazının önüne geçmesinden korktuğu için bırakır. Kahramanmaraş’taki Dolunay dergisi sayfalarını açmıştır ona. Derken Mustafa Kutlu’nun dikkatini çeker ve onunla tanıştıktan sonra şiire de “elveda” der.

Aslında şiiri bırakmamıştır Nazan Bekiroğlu; hatta resmi bile… Yazdığı denemelerde, yaptığı ilmî çalışmalarda bile şiirli bir dil kullanmaktan geri durmamış; şiiri, nesirlerine yedirmekte başarılı olmuştur.

Geçmişte yaşamak mı?

Hayat Tarih Mecmuası’nda gördüğünde, “işte bu” dediği Nigar Hanım’ın trajedisini ve bilinmeyenlerini ortaya çıkarmak için başladığı doçentlik tezi, Türk edebiyat tarihine önemli bir eser daha kazandırmasına vesile olmuştur. Bir ilmî araştırmadan çok hikaye yazarı titizliğiyle bütün ayrıntıları mercek altına alan Bekiroğlu, kaleminin büyüsüyle yazdığı bu eseriyle doçent olur.

Bütün bu çalışmalarıyla “Acaba bu yazar geçmişte mi yaşıyor?” soruları ortaya çıkabilir ancak o, geçmişi bugünde yaşadığını ispat eder. İyice özümsediği ve bağlandığı bir medeniyeti, tutarlı, estetik kaygıyı ön plana alarak yansıtır. Beşir Ayvazoğlu’nun Nazan Bekiroğlu’yla ilgili şu tesbitleri önemlidir:

“Bir hikaye ve deneme yazarı olarak geçmişi sorgulayıcı bir tavrı benimseyen Nazan Bekiroğlu, hayran olduğu ve derinden etkilendiği Tanpınar gibi geçmişte yaşamayı, fakat orada kalmayıp bugüne birşeyler taşıyarak yeni şeylere dönüştürmeyi çok iyi biliyor. Ne pasif bir hayranlık, ne anlamsız bir düşmanlık. Önce anlamak ve anladığını iyi ifade etmek. İyi ifade edememenin bir yazar için nasıl dayanılmaz bir sancı olduğunu da biliyor. Cemil Meriç’in deneme üslubunu benimsemiş; eksilte eksilte yazıyor, yani yazdıklarının en acımasız eleştirmeni kendisi. Sade ve çocuksu bir cümlenin, sadelikteki başarının peşinde.”

Bir üslup yazarı

Bunu çok da iyi başarıyor Bekiroğlu… O’nu geçmişten geleceğe kalacak nadir soluklardan biri olarak selamlayabiliriz. Doğu ve Batı edebiyatlarını çok iyi bilip yansıtan, şiiri bir damar olarak bütün yazılarına içiren, estetiği söz kalabalığına fazla prim vermeden sunan, romantizmi ve ruhun mahremiyetini okuyucusunu da hikayenin içine çekerek yaşatan bir üslup yazarı Nazan Bekiroğlu…

Ne “Mor Mürekkep”, ne “Halide Edip Adıvar”, ne “Şair Nigar Hanım”, ne “Nun Masalları”, ne “Yusuf ile Züleyha” ve ne de “Mavi/Yitik Lale”… Hiçbirinin diğerinden bir üstünlüğü yok… “Hat ve Rasat” ile “Kayıp Padişah” hikayeleriyle düştüğüm Nazan Bekiroğlu’nu okuma ve anlama yolculuğuna büyük bir heyecan ve zevkle devam ediyorum. “Nun Masalları”ndan aldığım şu güzel cümlelerle sizi de bu yolculuğa davet ediyorum:

“Hava yağmurluydu. Islak kaldırımlarda nergisler açıyordu. Kucağımda da bir demet nergis vardı. Dolmuş bekliyordum. Birden nasıl oldu bilmiyorum, bir köşenin arkasından onu gördüm (…) Ben ki hep sustum. Konuşmaktan hep korktum. Son padişah ve son şehzadeyi uğurlarken bir suyun kıyısında, son masal gemisine ellerim açık ve mendilim rüzgarda, son yağmurlarımı harcadım. O gün bu gündür hikâyelerime yağmurlarımı yağdıramıyorum.”

Nazan BEKİROĞLU ndan..

İnsan, varlığının mahiyetini çözmek ve mutlak bilgiye ulaşmak ister. Dinin yanı sıra bilim ve sanat da bu bilgiye hizmet eder, şiir de. Ancak onun vasıtası sezgidir. Şiir, belki de mahiyeti belli olmayan anî ilhamlara dayalı olarak bir yerlerden şair gönlüne indiğinden, şair insanlar arasında ama onlardan yukarıda bir yerdedir. Çünkü o kendisini üstün idrake götüren ilhamın tecelli ettiği bir kalbe sahiptir, bir seçilmiştir o. Sözlerinin resullerin sözlerine benzetilmesi de bu yüzdendir.

“Talebe perişan. Dilini unutan bir nesil yabancı bir dili nasıl şevsin?”, yazıklamasında olan Cemil Meriç, bir aydın yabancı dil bilmese de olur, kanaatinde, yeter ki anadilini iyi bilsin ve konuşsun. Haklı. Çünkü aydının yolu bütün bir ülke adına konuşmaktan geçiyor, yani düşünmekten. Gerçek manada aydın olmanın ilk şartı yüksek bir dil bilincine sahip olmak. Bunun tartışılması bile abes.

Tarihler yazmasın. Ben kendimin tanığıyım. Hep başkalarının kalbiyle sevdim. Başkalarının yerine hissettim. Lisan bilmez bir mütercim ya da büyülenmiş bir büyücü olmadığım bunca ortada iken sırrımı henüz kimseler yazmadı benim. Sağımdaki ve solumdaki melekler, yani ki sırrımın katibi olan ve bir gece çok ağladığımda bunu yazan meleklerin dışında. Ben sırlar katibi, kdtibul-esrar. Yıl iki bin, isa’dan sonra, bu gece Çok ağladım, mevsim ocak, gün unuttum…

Leave a comment

Your comment