Gülendam Dergisi – sayı 6 – Haziran 2001 – Hatice Kuvan (genel)

YAZI ÜLKESİNİN VE GÖNÜLLERİMİZİN

HER RENGE AYRI BÜRÜNEN ZÜMRÜD-Ü ANKASI

SEVGİLİ NAZAN BEKİROĞLU,

Öncelikle bizimle söyleşi yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Ve üzerinde çok düşünülüp zevkli yorumlamalar yapılabilecek eserleri bizlere kazandırdığınız için(herhangi bir gelecek zamanın gece 0:3’ünde Dicle’nin kıyısında ya da uçan arabasında sizden aldığı ilham kaynaklarıyla Nun Masalları’nı düşleyecek birileri adına bile)TEŞEKKÜRLER.

MAVİ LÂLE’NİN SİZE VE OKURLARA HAYIRLI OLMASINI DİLEĞİYLE…

1)Eserlerinizde kitabi olmanın dışında bir ruh var.Okuyucunun içine sinen.Yazarken yaşıyor mu Nazan Bekiroğlu?

Programı çok önceden çizmiştim, bedeli hayat olmayanın kurgusundan söz etmek abes. Bu, ezelde yapılan sözleşme. Alın yaşamlarımızı verin kelimelerimizi. Ancak bedeli hayat olarak ödemeye peşinen razı olanın emek harcamayı da en evvelden göze almış olması gerekiyor. Tabii eğer ortaya çıkacak olanın günlük mü edebiyat mı olacağı hususunda seçimini yapmışsa. Akademik dille formül vermeye sıra gelince, evet, yazı için yaşamak (her şeyi yaşamak mümkün değilse de hissetmek) şart, bana için böyle bu. Lakin bu en basit yazı üzerinde bile en az beş ay çalışma zorunluluğumu ortadan kaldırmıyor. Hasılı yazı zor zenaat.

2)Felsefi bir duyarlılık ve metafizik bir kanatlanmayla yazdığınızı hissediyoruz.Yazı başındayken düşüce,his,hayal ve üslup unsurlarını nasıl kullanıyorsunuz?

Hal ile kelâmın arası uzaktır. Yazılır onca, ölerek ya da ölmek için. Sonra? Okunur geçilir. Hepsi bu mu? Evet hepsi bu. Siz eğlenin hoşça vakit geçirin diye yazdım bu öyküleri hikâyesi, bunu yazanlar iyi bilir. Yazının tanımı nedir? Yazının en kestirme tanımı bence içimdeki halleri tercümeye muktedir bir lisan sahibi olmaktır. Öyleyse yazı kendi içsel ritmi gibi yazınsal ritmiyle de gelir. Ve her şey o içsel ritmin dilin vasıta ve imkanlarıyla görünür kılınmasını sağlamaya çalışmaktan ibarettir. Yangının kelimelerle ve dilin imkanlarıyla ifadesi cehdi. Felsefe, metafizik, estetik, içte ne oluyorsa orada, ama bu edebiyat için yeterli şart değil. Hal kelâma dökülünce edebiyat.

3)Yazarlığınız ve mesleğiniz birbirlerini nasıl etkiyor?

Edebiyat akademisyeniyim. Edebiyatın teorisine vakıf olmanın, yazarlığı beslediği hususunda muannidim. (Bu ısrarım mefhum-ı muhalifini geçerli kılmıyor elbet). Geriye kalıyor akademik disiplinin yazar serazatlığı ile bağdaşıp bağdaşmayacağı. Akademisyen ortodoks yazar heterodokstur meselesi. Meseleyi kişilik bölünmeleri ile veya ikisinden biri haksızlığa uğramak mecburiyetinde kısa yolu ile izah da mümkün. Bu karar noktasında, yazı hayatıma katkısı olan bir akademisyenlikten ama akademisyenliğimi sekteye uğratan bir yazı hayatından söz edebilirim. Akademisyenliğimin üzerimde hakkı vardır.

4)Sizi şiirsiz düşünemiyoruz.Şiir için bize neler söylemek istersiniz?Bir şiiriniz olsaydı hangisi olurdu?

Şiir sanatların sultanı. Söz her şeyden önce, şiir de sözün en üstünde. Ben de şiirle başladım fakat iyi bir şair olamayacağımı kısa zamanda uygun ikazları da dikkate alarak fark ettim. Şiir, nesir yazmaya çalışan yazıcının yazdıklarında hissediliyor, bu doğru ama tartışılması gerek. Bu tartışmanın gereğini fark etmiş olmalıyım ki şiirin teknik imkânlarından azami derecede arındırılmış fakat onun içsel ahengi ile muaşakaya devam eden bir metnin arkasına düşme ihtiyacını hissediyorum. Yani dümdüz bir metin en fazla içsel ritmi ile şiire bağımlı fakat bağırmayan bir şey, sanırım bu aradığım. Belki bunun gerçekleşebileceği yer bir roman. Bir şiirim olsaydı? Olmadı ama Sezai Karakoç’un şiirlerinden biri gibi olmasını isterdim.

5)Şairler için ‘Anlatamayasınız’ diyorsunuz Mor Mürekkep’te.Sizin yazabilmeniz de aynı şartlara mı bağlı?

Elbette, edebiyat tanımımı biraz evvel vermiştim. Edebiyat hal ama dil demektir. Şiir gibi roman ve hikâye de salt hayallerle yazılmaz ve bu noktada düz yazı ölümcül bir şekilde şiirle sonuna kadar irtibatlıdır. Yazarın ya da şairin kelimeler karşısındaki aczi onun meziyetine dönüşebiliyorsa yazı doğar. Gerisi günlük ya da mektup. Ya da kuru nazım. Vezin, kafiye ya da imge hünerbazlığı, bu edebiyat değil.

6)Yazmak biraz da ‘Gözler kapalıyken yaşananlar’ mı?

Yazmanın kaçınılmaz boyutu içteki serüven. Ve yazıcı evren karşısında öznel bir duruşun sahibi. Vasata göre farklı değerlendirmelerin eşiği. Bu, bana, gözlerim kapalıyken gördüklerimi gerçeğim sayma hakkını hem de sonuna kadar veriyor. “Hayal ediyorsam, gerçekleşebilir”, diyor ya Borges, “yoksa hayal edemezdim”.

7)İlk yazınınızı hatırlıyor musunuz?

Nedir acaba ilk yazı? İlkokul üçte iken yazdığım bir kar şiiri mi, lise ya da üniversitede duvar gazeteleri ya da öğrenci dergilerinde yayımlanan birkaç parça yazı mı? Üniversiteyi bitirdiğim ilk yıllarda arka arkaya bir azap sağaltıcı gibi “bi’l-iltizam” yayımlanmamak üzere yazdığım bir yığın hikâye mi? Yoksa yazı maceramın belirgin başlangıcı saydığım Dolunay dergisindeki şiirler mi? Yoksa yine Dolunay’da yayımlanan ilk öykü mü? Bunlardan herhangi birini ilk yazı saymak gerekirse sanırım Dolunay macerasından milât koymalı. O da “Duvardakiler” adlı alabildiğine muğlak ve bilinçaltı tekniği ile kaleme alınmış bir öykü idi.

8)Yusuf İle Züleyha’da kıssa gerçekliğinde ama rüya tadında bir vaka ziciri var.Gerçek olana bu ‘düş üstü’ yorumlamayı nasıl kazandırdınız?

Bu, kıssa geleneğinin bereketi. Ve o “en güzel kıssa”, daha çok güzel yorumları gelecek. Kıssaların en güzeli bir yazarın muhayyilesi ve kalemi ile sınırlanamayacak.

9)Özellikle kıssadaki ‘kurt’motifi çarpıcıydı.İşlenen cürümlerin tüm bedelini vicdanında duyan masumlara örnek gibiydi.Bugün aynı türden iftiralara maruz kalanlar varsa da neden onların ‘hikayeleri’yok?

Bir gün onları da yazan veya onlardan soran bulunur, mutlaka. İlahi muhayyilede “imhal varsa da ihmal yok”.

10)Aşk ve çöl kavram ötesi alemler oluveriyor kaleminizde.Yani münzevi ve mütevekkil bir ızdırap mutluluğu.Günümüzde bir kavram olarak ‘aşk’ın yıpratılması sizi nasıl etkiliyor?

Yıpranan, aşkın kendisi değil, o mutlaktır ve zamana mekâna göre değişmez. Kaynağı ilâhidir çünkü. Yıpranan, hayatın getirileri daha doğrusu götürüleri ile kirlenen kalp.

11)Eski(tilemeyen)ve yeni edebiyat için neler söylemek istersiniz?

Yeni edebiyatın başlangıcı Tanzimat edebiyatı ve o da redd-i miras ile işe başlıyor. Edebiyatların da arkadaki hayatın değişimine nezaret ederek değiştiği muhakkak. Yani yenileşme kaçınılmaz. Hayatın değiştiği yerde maziyi mazide mazi için yaşayan edebiyatın gelebileceği en iyimser nokta nostalji edebiyatıdır onun da varabileceği en sempatik yer, aruzla gazeller yazıp çoktan hayat sahnesinden çekilmiş lâle devri güzellerini tasvirden ibarettir. O halde yenilik kaçınılmaz ama redd-i miras ile de olmuyor. İşte 140 yıl geçti Tercüman-ı Ahval üzerinden ve edebiyat namına neyimiz var ki ortada? O halde eski edebiyatın geleneksel bir bilinçaltı kodlama ile estetik programlarımızı başlatması kaçınılmaz çare. Ama bugünde hatta en fazla yarında olmak kaydıyla. Tanpınar bunun farkındaydı, Sezai Karakoç bunun farkında. Böyle pekçok isim daha saymak mümkün. Geleneğin reddi en fazla yeni edebiyat için zararlıdır. Tıpkı olduğu gibi kabul ve telkinin de yeni edebiyat için zararlı olduğu gibi.

12)Sayılar, renkler ve diğer semboller hangi tevafuklarla eserlerinize giriyor?

Harfler içimi titretiyor, sayılardan daha fazla. İki nûn arasında kalınca ister istemez harfler üzerinde serüven başlıyor. Gelenek bu hususta yeteri kadar kışkırtıcı ve bereketli. Geriye, malzeme olarak kullanıp sonra fırlatıp atmak ile ihlas-ı kalb ile bir dünyadan içeriye nazar atfetmek arasında sizin seçiminiz ve nasibiniz kalıyor.

13)Yazmanın bir bedeli var mı?Ya da yazamamanın daha ötesinde mi?

Yazı ile ölüm arasında çeşitlemeler yaparak bu bedeli bulabilirsiniz. Dahası bu bedel ve irtibatlar ağı zaman zaman değişim gösterir mahiyettedir. Düşünsenize, yazmazasam öleceğim, ölürsem yazacağım, yazarak öleceğim, ölerek yazacağım. Ve galiba hepsinin de üzerinde şu: Ölmez sağ kalırsam yazacağım. Yangın ile söz arasındaki ilişkinin ihtimaller hesabına göre çok fazla seçeneği yok. “Ateş denizinin üzerinden mumdan gemilerle” geçtiği için her yazıcı, kelimeler önce ateşe düşüyor. Ateş-zede.

14)Beğenerek okudunuz yazar ve şairler kimlerdir?

Yazar ve şairden çok şiir ve yazı bende iz bırakıyor. Tümüyle Sezai Karakoç, Dostoyevski. Tümüyle Rus edebiyatı.

15)Müzik ve diğer sanatlar için neler söylemek istersiniz?

Sanat hep aynı şeyi söyler. Mutlak gerçekten sezgi vasıtasıyla haberdar edip sonra getirip kapının önünde bırakıverir. İçeri giriş yok, kapı önü. Sonra o kapı başka bir vasıtayla açılıverir. Fakat müzik bambaşka. Hepimiz şunun şurasında cesedine girmekten korktuğu için cennetten getirilen musıkinin etkisiyle mest edilen ruhun sahibi değil miyiz?

16)Şarkı söyleyen herkese ‘sanatçı’ denmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Tartışılması bile gereksiz. Paniğe de gerek yok Akl-ı selim neyin ne olduğunun farkındadır. Denizler dalgalanır ve durulur. Tarihin çöp sepeti bugün içerdiği anlama izafeten “sanatçı”larla doludur.

17)Hayatın sıradan kesitleriyle birlikte ‘yaşamak ve yazmak’sizce zor mu?

Bazen. Ama yazgı zaten bu.

18)Vazgeçilmezleriniz var mıdır?

Bulut, yağmur, deniz, gül.

19)Yazmak isteyen gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Herkesin yazar ve şair olduğu o yaşlar arasının geçilmesi gerek. O sınır aşılıp da gerçek sancının yazı olduğundan emin olununca çok okumak ve çok yazmak ama yazdıklarını az beğenmek. Gereksiz özgüven ciddi yazının tehditkarı.

20-Neden Mavi Lâle? Ve neden Yitik Lâle?

Öznesi nesneler olan bir dizi yazı yazdım. Mavi Lâle onlardan birkaçının temel izleği. O, Osmanlı çinilerinde karşımıza çıkan lâle. Ve o gerek rengi gerek biçimiyle gerçek hayatta karşımıza çıkası değil. Alabildiğine stilize çizimi ve mavi rengi ile doğada karşılaşacağımız cinsten değil. Şimdi Mavi Lâlenin karşısına bir de Sarı bir Lâle koyalım. O da doğada rahatlıkla karşılaşacağımız türden bir bahçe lâlesi. Ve örneğin lâle resimleriyle ünlü Felemenk ressamların tuvaline düşen görüntülerden biri olsun. Şimdi bu iki lâle arasında yapılacak bir mukayese bizi Müslüman Şark/Osmanlı sanatı ile Batı sanatı arasındaki temel felsefe farkına götürür. Batının sanatı taklide/teşhise/mimesise dayalıdır, hiç olmazsa Osmanlı mavi lâleler tecrid ettiği zamanlarda bu böyledir. Her şey doğadakinin aynı olmaya heveslidir, tuvaldeki lâle gerçeğine ne kadar benzerse o kadar makbul kılar ressamını. Canlı gibi. Çinideki lâle ise, ki Osmanlı sanatı diyelim buna, tecride/soyutlamaya dayalıdır. Doğadakinin, Allah’ının yarattığının aynı olmaktan ne kadar uzaklaşırsa (ama bir üçüncü karakter çizgisinde buluşmak kaydıyla) o kadar makbul kılar sanatçısını. Sonra bir gün Osmanlı ressamı bir medeniyet değişimi serüveninin neticesinde Sarı Lâleler gibi lâleler çizmeye başlar. Mavi Lâle bir yerlerde yitmiştir artık. Yitik bir lâledir artık o, eskilerde bir yerde çinilerin sonsuzluğunda yitik uykusunu uyuya durur. Hikâye bu.

Sizinle sohbet ortamında düşüncü ve duygu akına göre söyleşi yapmayı isterdim. Ekran ve yazı ile iletebildiklerim içinden seçecekleriniz ve sizin ekleyebileceklerinizden oluşan sorular ve cevaplarınızla umuyorum ki eserlerinizdeki iklime gireceğiz.

Yoğun çalışmalarınıza rağmen bu konulardaki düşüncelerinizi alabilirsek ziyade memnun olacağız.

Hayy ve Kayyum hazret-i ALLAH

Sizi ve bizi Habib-i edibine komşu, kendisine kul ve yar eylesin.amin

HATİCE KUVAN (EDİTÖR)

(SAFİYE SULTAN KOLEJİ TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI ÖĞRETMENİ)

Leave a comment

Your comment