Fadime Özkan ; “Gülün Alımlı Bir Rakibi O”, Yeni Şafak , 26.05.2001

Gülün Alımlı Bir Rakibi O

Fadime ÖZKAN

Ben şimdi onaltıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lalesi neler düşünür, onu merak etmedeyim, diyor Nazan Bekiroğlu “Mavi Lale / Yitik Lale” adını verdiği, kapağı çekingen bakışlı mavi bir laleyle bezenmiş kitabında. Azımsanır gibi değil diyor ve hatırlatıyor. Hatırlayın “gülün alımlı rakibi o”. Yaprak üzerindeki şebnem damlasına isabet eden yıldırımın armağanı. Efsane. Lâle. Gül medeniyetinin, Osmanlının remzi. Laleyi, kendi tarihçesinin farkında olup olmadığını anlamaya çalıştığı laleyi merak ediyor ya, bir taraftan da şaşırıyor kendine. Ben. Yani modern zamanların mavi laleleri kavramakta zorlanan bilinci örselenmiş, ben demekten hoşlanan çocuğu diyor ve bir laledanlığa daldırılmış tek sap lâlenin uyandırdığı aşinalığın sızısına duruyor.

Daha, bir çok şeyin sızısına aşina aslında. O kadar aşina ki, çoğu zaman faikına bile varmadığımız ve /

Nazan Bekiroğlu

denemelerini

Mor Mürekkep’ten sonra

Mavi Lale / Yitik Lale’de

biraraya getirdi.

ya da varsak bile hakkıyla ‘fark’ etmediğimiz ‘güzel’ nesnelerin neler düşündükleriyle tek tek ilgileniyor. “Sevgili suskunları”nın dünyalarına giriyor, susuyor kendisi de. Sonra bir konuşan oluyor. Konuşturuyor onları. Kiraz ağacını, sır katibini, cümle kapısını, şehzadeyi. Daha önce de “Yusuf ile Züleyha”da konuşturmuştu; kuyuyu mesela. Kurdu ya da. Hele Yusuf un gömleğinin söyledikleri. Züleyha’nın tutkusunu ve hüznünü ilk defa o anlatınca anlamıştık, gaddar kardeş Yehuda’ya da ilk defa orada merhamet duymuştuk. Bir yanıyla ‘şark’tı Yusuf ile Züleyha, mesneviydi , biraz yanıyla modern bir roman.

Büyük romanlar ve / ya da filmlerin yaşadıklarına ve onları tanıdığımıza neredeyse yemin edeceğimiz kahramanlarına konuşuyor yazar Mavi Lale / Yitik Lale’de. Dosto’yu seviyor. Anna’yı anlıyor: Çünkü “bir aşk” biterse “aşk” biter. Ölüm kalır geriye. Bozkırkurdu, içindeki yara ışıyan Sidarta, suçun kaynağını arayış; Diriliş, Muhyiddin Arabi’nin okunmadığı ülkede peynir ekmek gibi satan Simyacı, bir platoda yaşadığını farkedip showunu sonlandıran Truman, gerçeklik olarak algıladıklarımızın gerçekliğini sorgulayan Matrix, hastasına ağlayan doktora bakıp kendisinin de gözyaşlan olsun isteyen ve aşka düşüp cennetten düşen Los Angelas’lı melek….

İyi Adam Yayınları / Tel: O 2125495252

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ; “Saray’dan Bildiren Yazıcı”, Kırkayak, sayı 5, Mayıs 2001

Saray’dan bildiren Yazıcı:
Nazan Bekiroglu

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu

Bilinsin ki bu yazı çok zor kaleme alındı. Her defasında içinden bir paragraf çıkanla, çıkanla nihayet bu duruma geldi. Ne yazılırsa yazılsın anlatıl(a)mayan şeyler kalacaktı. Ve ne kadar korunmaya çalışılırsa çalışılsın kalem sırrı tam saklıyormuş gibi yaparken herkesten çok ifşa eden olacaktı. Onun için kalem gah nesnel olmaya zorlayacak kendini, gah bütün mesafeleri eritmeye. Bu büyük günahı bu küçük yazı omuzlayamaz elbet, imdada yetişeceği umulsun okuyucunun!

İlk tanışma 1991 yılının Kurban bayramı arifesine rastlıyor. Akşamın Ağası’nın müellifi içimde ince bir meraktı. Oysa o zamana kadar kimseleri merak etmemiştim. Yakından tanısam, sorular sorsam diyebileceğim insanların meclisine uzaktan silik bir figür olarak belki dahil olabilmiştim. Nedendir bilinmez ilk defa gideceğim bir şehirde, şehirden önce beni karşılayan bir evsahibem olsun istedim, içimdeki bana hem yakın hem yabancı dost emrediyordu: Ara! Randevu al! Görüş. İstanbul’dan Trabzon öyle arandı. Sizinle tanışmak istiyorum, soracağım sorular var demeye cesaret edemedim de, sizinle bir söyleşi yapmak istiyorum dedim. Söyleşi umurumda değildi esasında. Sadece benim için harcanmış olan vakti bereketlendirebilmek adına söyleşi formülüne tutunmuştum.

Trabzon’da yaşayan, Saray’dan ‘bildiren’ Nazan Bekiroglu’na kendimi nasıl anlatacaktım? Ortak bir dostumuz kendimi anlatma yükümlülüğünden kurtardı. Adının onu tanıyanların yüzünde ince bir tebessüm çizeceği Belkıs İbrahimhakkıoğlu. Bir dostun aynasına yansıyan çehrelerde birbirimizi çok eskiden tanıyor olmalıydık.

İlk görüşmede sorular bitmedi. Mayalandı sadece. Sorular mayalandıkça mektuplar yetmez oldu. Haftada bir hatta bazen iki olan mektuplaşmalar dört yıl sürdü. 1995 yılının zehir mevsimlerinden birinde ard arda yazdığım mektuplar “sahibine” ulaşmadı. Zehir mevsimiydi ve yazdığım mektuplar kayboluyordu. Tekrar yazmak aynı acıyı iki defa yaşamak demekti. Ölümü ayn-el yakıyn olarak yaşamış tek dostumdu. Onda erken yaşta kaybedilmiş bir baba ve ağabey, bende evlat acısı. Ölümün çehresinde buluştuk yeniden. Ölüm bütün mesafeleri eritendi. Zehir mevsiminde beni hiç kimse Nazan Bekiroğlu kadar teselli etmedi. Herkes hayata karışmamı bir an önce karışmamı beklerken o, hayatın kıyısındaki “ben” için sesini gönderdi telefon tellerinden, can yoldaşı olsun diye. Telefon tellerine yükledik söylenecek ve söylenemeyecek herşeyi. Bazen “orada mısın?” dedikten sonra susuyordu. Susuşumuza telefon tellerini ortak ettiğim tek dostumdu. Edebiyat meraklısı bir PTT memurunun telefon borcumuzu sıfırladığı fantezisine tutunarak ne çok konuştuk ve ne çok sustuk. Kimseler bilmedi. Siz hariç.

Bir dostun yazdıkları kadar hiçbir şey içinizi yakmaz. Hele de onun kendini yaka, yaka yazdığım biliyorsanız. Nazan Bekiroğlu’nun yazdıklarını okurken kendini tüketerek yazdığını hissedersiniz. Fakat bir kaknüstür, küllerinden yeniden doğacak, yeni baştan kendini yaka, yaka yazacaktır. Çünkü yazdıklarında insanın hakikatini; zaman ve mekan üstü hakikatini aramaktadır. “Yazmazsa hem ölür” hem de dem çekemeyen bir bülbül olur. Yazmak Nazan Bekiroğlu’nun kumaşıdır.

Saraylar, padişahlar, harem ağaları, mezar bekçileri, cariyeler başka bir zamanın içinden hepimize ait olan insan gerçeğini bulup çıkarmak üzere Bekiroğlu’nun hikayesinde yerlerini alırlar. “Hem içinde hem dışında” yaşanan zamanın hikayecisidir o. Yaşarken zamanın içinde, yazarken dışındadır. Onun için hikayelerin dili bugün burada olan değil; bir gün, bir yerde hepimize ait olmuş ya da olabilecek olandır. Bedenler sultan olmuş cariye olmuş ne fark eder? Gönlü sultan olan kimdir? Asıl müşkül budur. Fani cevapların hakikati günübirliktir “iki defa yıkanılmayan nehirde”. Bir halden bir hale savruluşumuz cevaplarla değildir. Biz kimiz ki değişmeyen cevabımız olsun. Sefer sorularıma başlar evvelinde.

Trabzon’da yaşar, ‘Saraydan ‘bildirir, ‘Nun Masallarının’ müellifi. Hepimizin sarayından.

A. H. Yıldız, ; “Benim. Hani O Mavi Lale”, Zaman

Benim. Hani o Mavi Lale’

Nazan Bekiroğlu, denemelerini topladığı ‘Mor Mürekkep’ adlı kitabının yayınlanması üzerine, kendisiyle 16 Mart 2000 tarihinde yapılan bir söyleşide; “Şimdilerde bir Osmanlı çinisinin alt köşesine imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lâlesi… Neler düşünür, merak etmedeyim.” demişti. Şimdi, bu sözlerin söylenişinden bir yıl sonra, denemelerinin ikinci kitabı ‘Mavi Lâle Yitik Lale’ ile yine okurlarının huzurunda Bekiroğlu… Kitaba adını veren “Yitik Lâle”, Refâkat, Mavi Lâle ve Ölü Şehzâde ve ‘Toprağa Düşünce Lâle’ yazılarından yola çıkarsak, o yine ‘insanların, toplumların ve zamanların ruhunu taşıyan eşyalar’ı… konuşturmaya, konuştururken onların ruhunu, onları yapan insanların ruhunu anlamaya davet ediyor bizi.

Modern zamanların ‘ben’ demekten hoşlanan çocuklarına, ‘ben’lerini geçmişe doğru açabilmelerinin başka ‘ben’lerle birleşebilmelerinin imkânını gösteriyor, “Benim. Hani o mavi lâle.” diyebiliyorken. Ve Nilüfer ve menekşe ve gül ve Topkapı Sarayı ve sır kâtibi ve padişah… diyebiliyorken. Bekiroğlu, denemenin cümle kapısını sadece tarihin kervanlarına açmıyor, sadece Doğu’yla söyleşmiyor elbette, biraz da kalbinin Doğu’suyla popüler filmlere ve yine klasik romanlara da bakıyor, desek, acaba yanılmış olur muyuz? Trumann Show, Matrix, Kara Kedi Ak Kedi, Joe Black, Melekler Şehri onun kalp imbiğinden süzülüp, kaleminin ustalığıyla beyaz perdeden ak kâğıda düşüyorlar bir bir. Bozkırkurdu, Sidharte, Diriliş, Anna Karenina, Don Kişot, Kuzen Betty, Piedra Irmağı’nın Kıyısında Oturdum Ağladım, ruhunda yeniden yankılanıyor ve endam aynalarına düşüyorlar daha açık görebilmemiz için.

‘Mavi Lâle-Yitik Lâle’, denemelerden birinde geçtiği gibi bir refâkat aslında. Yitmeye yüz tutacak kadar ihmal görmüş bir ‘geçmiş’ ve her an avuçlarımızdan yitip gidecekmiş gibi duran ‘şimdi’ için bir refâkat. ‘Ben’ derken, ‘be’nin altındaki noktada bir sır hazinesinin yattığını bilmeyen bir kuşağa, tekrar ‘ben’ini tekemmül ettirebilmesi için bir refâkat. Özet olarak bir güvercinlik Bekiroğlu’nun yazıları, uçup gittiğini zannettiklerimiz tekrar oraya dönüyorlar.

A.H. Yıldız (Zaman)