Sur – sayı 299 – Şubat 2001 – Ahmet Yüter (Genel)

NAZAN BEKİROĞLU: “Herkes gerçeği söyler. Aradaki fark bir vasıta ve malzeme farkıdır.”

Sur – Şubat 2001 (sf.58-61)

Söyleşi:Ahmet Yüter

* Sevgili okurlarımız sizi tanımak isterler,kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz ?

Benzer sorulara benzer cevaplarla başlıyorum. Bahsedecek fazla bir şey yok aslında, görünürdeki hayatımın beni getirdiği bir yer var. Bir üniversitede Yeni Türk Edebiyatı üzerine dersler veriyorum. Halide Edip Adıvar’ın romanları üzerine bir çalışma beni doktor yapmıştı, Şair Nigar Hanım üzerine bir çalışma ile de doçent oldum. Kendini tanıtmak sorusunun cevabını teşkil edecek asıl macera besbelli içte cereyan ediyor. Bunun tanımlanması ise o macerayı üstlenen tarafından dahi kolay değil. Lakin arayış diyelim. Önce ne olduğunu bile bilmediğini arayış. Sonra aradığının ne olduğunu biliş. Bu güzel. Çünkü zor olan kısım bilmek kısmı belki. Çünkü nasipte varsa eğer bilmenin arkasından bulmak gelir. Bütün bunları yaşarken kalp, kalem de yazar. Bu kadar, başka bir şey yok.

*Sizde harikulade bir dil var. sizde çok lâtif,çok zarif, çok çekici, çok cazibedar, ışıltılı ve pırıltılı bir kalem var. sizde kucaklayıcı, bütünleştirici, ısıtıcı, edep, ahlâk, ışık yüklü bir kelam var. Yani erbab-ı dil ve erbâb-ı kelamsınız. Yanık bir sine, ümit ve ufuk turu eksenli bir sima var sizde. “Kalbin üzerinde titreyen hüzün,Yusuf ile Züleyha”yı okuyunca bu sualime böyle bir girizgah ile başlamak istedim. Siz bu müstesna “doğu klasiği” çalışmanızda hangi “AŞK”ın rü’yasını hangi özellikli “YUSUf”u ve hangi güzellikli “ZÜLEYHA”yı dile getirdiniz? Ben “Katib-ül Esrarım” diyorsunuz,ama ne demek istiyorsunuz ?

Güzel bakıyor ve güzel görüyorsunuz. Hangi aşkın rüyasını, hangi özellikli Yusuf’u, hangi güzellikli Züleyha’yı dile getiriyorum? Kuşku yok ki Yusuf aynı Yusuf, Züleyha aynı Züleyha. Aşk cephesinde de değişen bir şey yok. Öyleyse değişen belki bir tek yazıcı. Yazıcının bakışı, yorumu, hissi, asırların tecrübesiyle yüklü ve yükümlü kılınışı. Lakin yazıcı bu kadar değişmişken –klasik dönemdeki son Yusuf u Züleyha müellifi ile aramda asırlar var- yine de değişmeyen bir müşterek var. Bütün zamanlara eşit mesafe ile duran, zamanın ve mekanın üstündeki o müşterek beni her şeyden daha fazla ilgilendiriyor. Ona varabilmek için elimde kılavuz bir Kitap ile kalbimden başka şey de yok. Azımsanır şey değil elbet. Bu yüzden katib-el- esrarım: Sırlar katibi. Yusuf’un da, Züleyha’nın da Firavn’ın da, kurdun da sır ortağı.

*”Kim düştü kuyuya,Yusuf mu,Yakup mu, Züleyha mı? Zindan kimin kaderi, Yusuf’un mu, Yakup’un mu, Züleyha’nın mı? Yusuf, Yakup ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.” diye “sözbaşı”nın bir yerinden bahsediyorsunuz. Siz burada hangi “BİR TEK”den ve hangi “BİR TEK KAHRAMAN”dan söz ediyorsunuz ? Ölen ve yaşayan kim ? Dönüp dolaşıp gelen ne ?

Edebiyatı bir emek ve dil işi olarak gördüğüm malum olmakla birlikte, kalbin istikametini ve işleyişini edebiyat için zaruri görenlerdenim. Hayat ile yazı arasında gidip gelmelerin ölümcüllüğü burada başlıyor. Yusuf’u olmayanın Züleyha’yı anlatması mümkün değil, iftiraya uğramayanın da kurdu aklaması. Ağlamayı bilmeyenin Yakub’u anlatması ise gereksiz. Demek istediğim yazar kalbi, anlattığını yaşantı ölçeğinde değilse de his ölçeğinde tecrübe etmekle yükümlü ve yaşamak dediğiniz başka zaten ne ki? Abartılı bir empati kabiliyeti. Hatta empatiden de öte. Neticede Yusuf da, Yakup da, Firavn da, kurt da dönüp dolaşıp yazarın kalbinden geçerler. Ve yazıcı onları kendi rüyası kılarken, kendisini de onların rüyası kılmak isteyecek kadar isteyicidir. Kalbim onlara bu kadar yakınken başka ne diyebilirim ki? Bunun dışında “tek bir kahraman”, bunu çok katmanlı bir mecaz olarak düşünelim. Hep Bir’in, Tek Bir’in anlamı malum. Yazıcı yazdığı hakkında fazla konuşmasın ama, metnin tamamına yedirilmiş İbn Arabi öğretisini düşünelim demekle iktifa edeyim.

*Siz aynı zamanda bir Üniversitemizde öğretim üyesisiniz. Dolayısıyla size üniversite gençlğimizin durumunu sormak istiyorum. Üniversite gençliğimizin önündeki engeller nelerdir -tabi ki ideolojik manada sormuyorum- Ve bu engelleri ortadan kaldırabilmenin yolları nelerdir ? Gençliğimiz nasıl bir Türkiye özlemi içerisindedir ?

Her zaman için bahtlı bir hoca olduğumu tekrarlayıp dururum. Bu cümle bile muhatabı olduğu gençlerden fazla müşteki olmayan bir öznel duruşu deşifre ediyor. Fakat bu memnuniyeti müktesebatıma kaydederken görev yaptığım bölümün Edebiyat (ve Türkçe) bölümü olduğunu görmezlikten gelemem. Fizik bölümünde Türk Dili dersleri veren bir hoca olsaydım bu kadar genel bir memnuniyet sahibi olur muydum bilmiyorum, pek sanmıyorum da. Öğrencilerin uğraşı alanları onların bilincini belirliyor kuşkusuz. Söylemek istediğim, şahsi duruşu şahsi duruşlarına denk geldiği anda hoca ve talebe arasında akış başlar. Ayna iyidir. Fakat duruş noktası da önemlidir. Durduruş noktası daha önemli. Yoksa kristal endam aynalarında koskoca bir boşluk görürsünüz.

*Siz Kur’an kıssalarını çok farklı bir üslup, çok dikkati calip bir ahenk ile renk renk, desen desen, hevenk hevenk, ince bir marifet ile insanımızın istifadesine sunuyorsunuz. Adeta kıssaların özelliğini ve güzelliğini bambaşka bir irşad iklimiyle soluklandırıyorsunuz. Bunu Zaman’daki yazılarınızdan da görebilmekteyiz. Sizce okumak, yazmak ve de yazdırılmak neleri ifadelendiriyor ? bunlar hangi manaları çağrıştırıyor ?

İslami gelenek, ki bizde Osmanlı edebiyatını kastediyorum, sözün en üst seviyede kullanımı olarak icaz mucizesi olan Kitab’ı tanır. İnsan kelamının o mertebeye yükselmesi söz konusu bile olamazken, Müslüman sanatçı, karşısında ses ve anlam olarak en mükemmel örneği bilir, görür ve ona benzemeye çalışır. Edebiyat ile Kitab arasında bu anlamda bir ilişkiden söz edilebilir. Eski edebiyat bu yanıyla Kur’an’a dayanır ve kamış kalem hele Kur’an’daki kıssalar karşısında asla bigane değildir. Fakat kıssadan edebiyata geçerken, Kur’anî mesajla ters düşmemekle birlikte Kur’an’da anlatılanlardan daha teferruatlı, olay örgüsü daha genişletilmiş bir metinle karşılaşırız. Söz gelimi mesnevideki Züleyha ile Kur’an’daki –adı verilmeyen “kadın”- ilk bakışta aynı değildir fakat mesnevi elbetteki Kur’an’daki kıssayı nakzetmez. Kendisinde bu cesaret ve gerekliliği görmesi için bir sebep de yoktur. Edip kalbi bu belki. Yazmak ve yazdırılmak bu. Okumak? O da benzer bir hikaye.

*Size göre Türkçemiz ne durumda, hangi acıları çekmekte? Türkçe’nin sırlarına ne oldu ? Yeni yetişen neslimizin Türkçe’ye bakış açıları ve kullanım düzeyleri ne minval üzere ?

Lisan için “ağaç benzetmesi” bütün problemleri halletmeye yeterli bir allegoridir. Lisan ağaç gibi canlı bir varlıktır. Zamanı gelince kelimelerini döker ve yerine yenilerini verir. Gerçekte Cumhuriyet döneminde Türk Dil Kurumu hadisesi bir yana bırakılırsa lisan kapsamında çok da ciddi bir problemin var olduğun düşünmüyorum. Gençlere gelince. Ki artık sadece gençlerle sınırlamak da doğru değil. Argolaşma, internet kanallarından akan melez bir lisan, küçültülmüş bir kavram dağarcığı, az sözle az şey ifadesi… Bunlar sıkıcı. Fakat bence daha sıkıcı olan hata sahibinin hatadaki ısrarı ve doğruyu hafife alması. Önemsememesi. Dil hassasiyetini gereksiz görmesi, bu tür bir hassasiyet sahibini müzelik antika bir eşya kabilinden tahfif etmesi. Çünkü hayat yok. Alabildiğine seyyal bir hayatın Babıali üslubuyla ifadesi abesi davet anlamına gelir elbet ama dil ve hayat arasındaki ilişkinin birebir ölçeğinde seyrettiği düşünülürse, şikayet, şikayet ettiklerimizin dilinden önce hayatından başlamalı. Üstelik yaşadıkları hayattan değil yaşatıldıkları hayattan.

Size gönderdiğim “Kürsüden Akademik Sohbetler” üst başlıklı “Aydınlar Geçidi” isimli cami eksenli kitap çalışmamızı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu mevzuda bir kritiğinizi alabilir miyiz? Cami kürsüsü ile Üniversite kürsüsü arasında ne gibi farklar gözlemlemektesiniz ?

Hakikat birdir, ona giden yollar ise birden fazla. Yaratıldığı günden bu yana insanı meşgul eden sorular var. Çoğu “Ne” ile başlayan birkaç kadim soru. Neyiz, nereye, nereden, neden, nasıl, NE… .??? Sanat, din, bilim, düşünce. Kendilerini bu soruların cevabını vermeye ya da verilmiş sorulara göre toplumsal ve bireysel hayatı tanzim etmeye hasrederler. Yolları, malzemeleri, yöntemleri farklıdır ama mutlak hakikat hakkında bilgidir esas olan. Bu anlamda, mutlak doğru varsa kürsü/ler arasında fark yoktur ve olmamalıdır. İstese de olamaz zaten. Herkes gerçeği söyler çünkü aradaki fark bir vasıta ve malzeme farkıdır. Bu anlamda kürsüler arasında fark görmüyor, çalışmanızı, bana Akif’i hatırlatan düşüncenizi beğeniyle karşılıyor ve kutluyorum.

Nazan Bekiroğlu bundan sonra hangi eserler, hangi çalışmalar, hangi açılımlar ile meşgul olmakta? Okuyucularımıza verebileceğimiz ne gibi müjdeleriniz bulunmaktadır ?

Şu sıralarda bahse değer bir şey yok. Yedi yıl bereket yedi yıl kıtlık. Rüya gerçek olur inşaallah.

Leave a comment

Your comment