Timaş Sanal Sohbet (genel)

Çocukluğunuz nerde geçti bize biraz anlatır mısınız?

Çocukluğum Trabzon’da geçti. Bilinçaltında bir şehzade sancağı yatar onun. Yağmuru, bulutu, denizi bol bir kent. Hep de orada yaşadım. Çocukluk yıllarım su kıyısında kurulmuş bu kentin tahribata maruz kalmaya başladığı fakat yine de ele gelir pitoreskin mevcut kaldığı yılların bir kısmını içerir. İlk altı yaşım özellikle. Sözgelimi denizin doldurulmasıyla elde edilen ve kumsal/yalı görüntüsünü yok ederek kentin dokusundan geçen sahil yolu benim kentimin tarihçesini de ikiye böler. Bunları o zaman hissedemezdim ancak şimdi fotoğraflara bakınca. Nasıl bir çocukluk? Epey yalnız bir çocukluk. İlk altı yaşım boyunca çok odalı, çok bahçeli, müstakil bir evde yaşadık. Annem titizdi. Türkçe’m bozulmasın diye sokağa, diğer çocukların arasına asla bırakmazdı. En ufak bir telaffuz hatası anında uyarılırdı. Mahalli kültürü en yoğun alabileceğim alan olan dil böylece tıkanınca, mahalli kültür kanalı da bende tıkanmış oldu. Yalnızdım, çok. Evde büyük bir kütüphane vardı. Sonra tahmin edebileceğiniz kalıplar işte: Babasının kütüphanesi. Uyumluydum. Bir anne ve babayı, öğretmenlerini mutlu edebilecek çocuklardan biriydim sanırım. Ciddi ciddi çalışkan filandım da. Yani o uslu sevimli kız çocukları vardır ya öyle işte. Uyumlu ve muti kılınmış çocukluğumun, daha sonra içine düşeceğim yüksek gerilim ve uyumsuzluk hattında kuvvetli bir etkisi olduğunu zannediyorum.

Çocukluğunuzda hayal kurmayı severmiydiniz veya ne kadar hayal kurardınız?

Hayalperestin tanımı içsel serüvenlerin hariçteki dünya ile ilişkileri ihlali anlamına geliyorsa, hayır bu anlamda tipik hayalperest değildim. Belki benim asıl acım dış dünya ile ilişkilerimin sağlığının bozulmasına izin vermeyecek kadar da mantıklı ve realist bir yanımın varlığı idi, kim bilir. Hiçbir zaman hayallere dalıp da ocaktaki yemeğin ateşini söndürmeyi unutmadım örneğin, sınavlarımı ihmal etmedim, okula geç kalmadım, evin yolunu şaşırmadım. Böyle şeyler. Fakat şimdi buradan bakınca haricî âlem üzerinde aşırı bir hassasiyet ve dikkat sahibi olmuş olduğumu fark edebiliyorum. Dokunma duygusunun yüksekliği (hala dokunmak benim için önemlidir, bir şeyi dokunmadan tam anlamıyla kavradığımı düşünemem), temaşa arzusunun had safhada seyri, gündelik maceraya değilse de eşyanın mahiyetine dair meraklar filan. Öyle şeyler işte. Dışta başlayıp içte süren bir hayalim vardı galiba. İçte başlayıp içte bitmezdi.

Geçmişe dönüp baktığınızda çocukluğunuzda sizi olumlu veya olumsuz yönde etkileyen bir hatıra canlanıyor mu?

Tabii. İlk altı yaşımı geçirdiğim çok odalı çok bahçeli bir evin armağan ettiği sosyal ve içsel yaşam renginin daracık bir daireye geçişle uğradığı sekte. O zamanlar çocuktum, bu geçişin içerdiği yoğun imgesel anlamı çözebilmiş değildim fakat bu gün bu değişimin içsel serüvenimde önemli bir anlam taşıdığını görüyorum. Ve o evden daracık balkonu olan bir daireye geçerken köpeğimizin birilerine verilmek mecburiyetinde kalmış olması, o hayvancığın götürülürkenki ağlamaları filan. Ki minicik bir sokak köpeğiydi, gelip kendi özgür kararı ile bizim evimize iltica etmişti ve bir kış sabahı beş yaşındaki bir çocuğa verilebilecek en büyük armağan, karların arasında kaybolacak kadar küçük bir köpek yavrusunun bahçedeki varlığı idi. Sonra ölüm var. Babamın ölümü, on dört yaşındaydım. Bütün aileye yüklenen acıları tek başıma taşımaya niyetlenirdim. Birilerinin yerine kefaret olarak. Niye böyle yapardım bunu da bilmiyorum ya. Aslında bütün çocukların yaşadığı türden acılar.

Çocukluğunuzun şimdiki konumuzda bir etkisi oldumu?

Elbette! Toprağa düşen bir tohumun uyku döneminde içerdiği bütün anlamların daha sonra açığa çıkması gibi çocukluk bütün insanların yaşayacaklarını kodlayan bir çekirdektir. Herkes için de bu böyledir benim için de böyledir.

Bir yazar olarak günlük yaşantınız nasıl geçer, herşeyi yazmak mantığı ile mi görürsünüz gündelik isteklerinizin ne kadarı gerçekleşir yani herşeyiniz bir programa mı bağlı?

Evren karşısında geliştirilmiş özel ve öznel bir algı tarzının sahibidir yazar bütün sanatkarlar gibi. Fakat bu algı tarzını her an uhdesinde taşısa da, her an yazar değildir bir yazar. Yazdığımız zamanlarla yazmadığımız zamanlar arasında bariz bir benlik farkı vardır. Yazının içine düştüğüm zaman her şeyi, en ilgisiz gibi görünen bir şeyi bile dönüştürerek algılayan bir bilinç ve his düzleminde seyrederim. Yazının koridorudur bu ve onun içinden geçerken her şey koridorun duvarlarındaki aynalarda görüntü verir. Ve ancak yazarına malum o kadar çok ayrıntı, başladığı yerden o kadar çok uzakta bir yere düşerek görüntüye dönüşür ki buna yazar da şaşa kalır. Programlı değilim, asla. Gündelik işlerim arasında programı en geçerli olan her halde saatleri belirli ve zorunlu olan derslerim.

Ileriye yönelik olarak düşündüğünüz projeler var mı?

İleriye yönelik proje yapmam, yapsam da uyamam. Kaderiyeci yanım baskın, tedbiri terk etmemekle birlikte. Uzun vadeli hayallerim yok. Fakat öyle görünüyor ki bundan sonraki hayatım, ne kaldıysa, daima yazıyla iç içe geçecek.

Bir yazar olarak en çok beğendiğiniz ve okuduğunuz yazarlar kimler?

Ben Dostoyevski hayranıyım. Bunu daha genişleterek tümüyle Rus edebiyatına teşmil kılabilirim. Tolstoy, Puşkin, Gogol, Turgeniev gibi dev isimlerden başlayarak Rus romanındaki beşerî azamet karşısında soluk kesici bir duyguya kapılıyorum. Bunun nedenini çok düşündüm, doğrudur, “edebi kısmetin kumaşı dağıtılırken Rusların payına roman düşmüştür” ama Fransız romanı karşısında aynı heyecanı almamamın nedeni nedir? Öyle hissediyorum ki bidayetten beri bir Türk romanı olabilseydi Rus romanı gibi olurdu, bu tür bir sezgim ve bu yüzden kaçınılmaz bir cezbem var. Oscar Wilde’ın hikâyelerine çok özel bir irtibatım var. Bizden Divan şiirini seviyor Sezai Karakoç’u ciddiyetle önemsiyorum. Fakat ömrümün hiçbir döneminde hiçbir yazar nezdinde fanatik bir okuyucu olamadım. Okuyan biriyim ama iyi bir “okuyucu” değilim. Bir yazar için özlenesi okurlar vardır, onlardan değilim. Kaderim hiçbir yazının kaderinden geçmedi.

En son okuduğunuz kitap

En son okuduğum kitap diyemem, aynı anda pek çok kitabı okuyor ve bitiriyorum, bitirmeden bıraktıklarım da oluyor. Bu ara aynı eksen üzerinde yer alan kitaplar okuyorum. Necip Fazıl’ın Yeniçeri’sini yeniden okudum, Andre Raymond’un Yeniçerilerin Kahiresi’ni bitirdim dün, Mehmed Daniş Bey’in Yeniçeri Ocağının Kaldırılması üzerine Şamil Mutlu tarafından hazırlanan risalesini okudum. Aynı sırada İstanbul Ansiklopedisi’nin I. cildini gözden geçirdim. Ansiklopedi okumak çok hoş. Bir ansiklopedinin, örneğin Fındık Faresi’nden Faust’a, tüm bir F maddesini okuyup kalkabilirim.

Sinema ve tiyatroyla aranız nasıl? En son gittiğiniz film hangisi?

Bir zamanlar tiyatroyu seviyordum. Sık sorulan “Sinema mı tiyatro mu” sorusuna kendimce bir cevap de geliştirmiştim. Ön sıralarda oturduğunuz takdirde, diyordum, oyuncuların soluğunu ve sahnenin tozunu hissedebilirsiniz. Ve tiyatroda oynanan oyunun tekrarı yok. O her defasında farklı oyun, aynı gibi görünse de. İlk ve son kez gerçekleşen bir şeye tanık olmanın heyecanı çok fazla. Bu anlamda tercihim tiyatrodan yanaydı. Fakat özel tiyatrolar bir yana, devlet tiyatrolarının sahnelediği eserlerde dahi, hiç gerek yokken, metne adeta zorla sokuşturulmuş abartılı galiz, müstehcen ve küfür sözcüklerini birkaç kez çoluk çocuğumun yanında mideme yumruk yermiş gibi izlemek zorunda kaldıktan sonra bir daha tiyatroya gitmedim. En seçici olduğunuz oyunun içine dahi özellikle sokuşturulmuş küfür repliklerindeki arka plan taarruzu ve sığ seyirci çekme anlayışını (burada sığ sözcüğünü hem galiz sözün cazibesine koşan izleyici, hem de bu seyirciyi sahiplenerek fikrini iğfal eden ticarî ve ahlâkî anlayış için kullanıyorum) sezdikten sonra tiyatro aşkım yavaş yavaş soğudu. Devlet tiyatrolarının bir taşra kentinde öznel tarihçemdeki unutulmaz rolü, tiyatro sevgimi nefrete dönüştürmüş olmasıdır.Şimdi sanırım sinemayı daha çok seviyorum. Fakat teknik imkân ile bu kadar desteklenen bir alanı sanat olarak değerlendirmek ne kadar mümkün olabilir? Sinema genelinin sanat teorileriyle izahı çabalarına rağmen Titanic, Matrix gibi muhteşem teknik efektlere sahip filmler nereye kadar sanatın naif tanımıyla bağdaşabilir, bu hususta pek iyimser değilim. Ve bu efektleri On Emir, Ben Hur, Spartaküs gibi filmlerinin dönemine göre sinematografik sanat dilini ezen masum efektleriyle karıştırmamayı ve karşılaştırmamayı da yeğliyorum. Bu bakımdan modern teknolojinin desteğine yaslanan sinema filmleri karşısında hep metin okuyucu olarak davranmayı tercih ettim. Meğer ki siyah beyaz Türkân Şoraylı bir Çalıkuşu veya Potemkin Zırhlısı ya da Yağmurdan Sonraki Soluk Ayın Öyküleri gibi filmlerle karşılaşmayayım. En son gördüğüm kayda değer film Gladyatör.

Yemek yaparmısınız dünya genellemesini göz önünde bulundurursak hangi mutfak ilginizi çekiyor yani türk mutfağı, italyan mutfağı, doğu yemekleri gibi bir ayrımınız varmı?

Yemek yapıyorum tabii, ben anneyim. Yaptığım yemekler beğeniliyor da söz aramızda. Ama hayatının felsefesini mutfak üzerine inşa etmiş biri olduğum söylenemez. Yemek yaparken harcanan zamana acıdığım dahi düşünülebilir. Hal böyle olunca mutfakları pek de tanımıyorum. Fransız mutfağı ile İtalyan mutfağı arasındaki farkın ne olduğunu sorsanız her halde en fazla makarna türlerinin İtalyan mutfağından gelme olduğunu söyleyebilirim. Bir de o isimlerinin telaffuzları dahi aşk şiirlerine benzeyen yemekler, her halde Fransız mutfağındandır. Hiçbirini denemedim. Denemeye niyetim de yok. Siz bu soruyu sorduktan sonra, ben de çevreme sorarak sevdiğim yemeklerin Osmanlı mutfağından gelme olduğunu öğrendim.

Artık internetle iletişim çağı yaygınlaşmaya başladı, sizin internetle aranız nasıl?

Teknoloji karşısında iyimserim ve onunla aram iyi. İnternet ile de aramın iyi olduğu söylenebilir, klasik söylemin “bilinçli kullanım” şartını sahiplenmek kaydıyla. Oturduğunuz yerden Louvre’un galerilerini, ya da hiç görmediğiniz bir kenti gezmeniz güzel. Her ne kadar ilk zamanlar gazete ve dergileri internet üzerinden okumaya çalışırken yavaşlıktan, hat kopmalarından, geç sayfa açılmalarından bîhuzur olarak bilgisayarı kendi haline bırakıp en yakın gazete bayiine koşuyor ve gazete okumanın en pratik yolu olan yolu tercih ediyor idiysem de. Yine de arama motorlarından biriyle nilüfer resimlerine ulaşmak güzel. Fakat Türkiye’de gerekli veri tabanlarının internete yüklenmemiş olmasından müştekiyim. Türkiye’de internetin kullanıcıya sundukları genişse de henüz derin değil. Ben hala bir modem ve birkaç tuş teması ile Bayezid kütüphanesindeki ve diğer bütün kütüphanelerdeki. hatta kitapçılardaki kitapları okuyabileceğim bir internet hülyasındayım :))

TİMAŞ YAYINLARI

Comments (1)

Tülin CodarKasım 30th, 2010 at 7:42 pm

Sayın Nazan Bekiroğlu,sizi malesef yeni tanımış bir edebiyat öğretmeniyim.İsmim Tülin Codar.Alanya Hasan Çolak Anadolu lisesi’nde görev yapıyorum.20 yıllık öğretmenim. Ankara Üniversite’sinde sizin gibi değerli hocalarım olan,Cem Dilçin Bey’i,Hasibe Mazıoğlu’nu,İsmail Ünver’i hayranlıkla dinlemişken yıllar önce, kitaplarınızla tanışmak beni çok heyecanlandırdı.Üniversite yıllarıma döndüm adeta.Bütün kitaplarınızı aldım.Hepsini büyük bir zevkle okuyacağım.Cümle Kapısı,La,Mor Mürekkep’i bitirdim bile.Bu gün “İsimle Ateş Arasında”ya başladım.Sizinle tanışmayı çok isterim.Öğrencilerime sizi tanıtıyorum.İmkanınız olsa da okulumuza gelebilseniz.Diğer altı edebiyat öğretmeni arkadaşım da sizinle tanışmayı çok istiyorlar.Umarım bir gün bir yerde karşılaşırız.Hoşça Kalın.Belki ararsınız:5057914xxx(admin)

Leave a comment

Your comment