Rahime Sezgin ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Duygu; Aşk”, Zaman 2

Kalbin Üzerinde Titreyen Duygu; Aşk

Rahime Sezgin

İnsanoğlunun var olduğu zamanlardan bu yana hep var olmuştur aşk. Sevgilinin gönlünde sıcak duygular uyandıran, günlerce sevilenin yolunun gözlendiği,aşk dünya edebiyatının da vazgeçilmez temalarından biri olmuştur. Doğu’da aşk dünyanın merkezine oturtulmuştur hatta evrenin yaratılması bile bir aşkın neticesi olarak kabul edilmiştir. Doğu edebiyatı için de bu yüzden aşk vazgeçilmez temalardan biri olmuştur. Kavuşamayan iki sevgilinin birbirlerine duydukları özlem, vuslat ile yaşadıkları duygu yoğunlukları Doğu’da Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha gibi daha birçok eserde geçmişten günümüze kadar yazılmıştır. Batı ise aşkı daha materyalist bir şekilde algılamış ve beşerî bir unsur olarak görmüştür. İki farklı yaşam ve kültür arasında yazılan şiirler ve romanlardaki aşk kavramı da birbirinden farklı olmuştur. Fakat aşk Doğu’da ve Batı’da farklı şekillerde yaşansa da, farklı biçimlerde yazılsa da insanın fıtratında var olan bir duygudur. Sonuçta Eflatun’un “Artmaz, eksilmez güzellik” olarak tanımladığı aşkı ile İbni Hazm’ın “Ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesi” olarak tanımladığı aşk birbirinden çok da farklı değildir. Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu, Doğu ölümüyle Batı ölümünün birbirinden farklı şeyler olmadığı gibi, Doğu’daki aşk ile Batı’daki aşkın da birbirinden çok farklı olmadığını belirtiyor. Bekiroğlu; “Aşk, annelik, ölüm bunlar evrensel kavramlar. Yani ortak duygular. Ortak olmayan ise kültürdür. Kültür nedir; kültür o duygunun, o maddenin işlenme tarzıdır ve bu tarzın yüz yıllar içinde artık üst üste biriken tabakalar halinde bir tür kalıba dönüşmesidir. Dolayısıyla bizim Doğu aşkı diye tarif ettiğimiz şey Doğulu şairin, yazarın aşkı anlatırken kendi kendisine biçtiği manevra alanının sınırlarından ibarettir. Ve böylece aşk değilse de aşkın dile getirilmesi fark kazanmaya başlar. Bu aşkın mahiyetindeki bir değişim sürecinin de başlangıcıdır. Yani biz, aşkı onu anlatanlardan dinleye dinleye öğreniriz. Onun mahiyetini böyle çözeriz ve öyle yaşamak isteriz. Bence fark Doğu aşkı ile Bati aşkı arasında değil. Doğu kültürü ile Batı kültürünün onu dile getiriş biçiminde. Batı aşkı olarak tanımladığım ne? Batı romanında, şiirinde işlenen aşklar değil mi? Bana Doğu aşkı olarak ulaşan da Divan şiirinden gelen aşk değil mi?” diyor.

Aşk klasikleri

Doğu edebiyatının geçmişten günümüze vazgeçilmez eserleri olan “Leyla ile Mecnun”, “Yusuf ile Züleyha”, “Arzu ile Kanber”, ‘Ferhat ile Şirin”, ‘”Kerem ile Aslı” ve “Fahir ile Zühre” Timaş Yayınları tarafından “Doğuda Aşk Klasikleri” projesi kapsamında günümüz yazarları tarafından kaleme alınıyor. Editör Nihat Vuran uzun süre önce düşündükleri bu proje çerçevesinde çeşitli Doğu klasiklerinin günümüz hikayecilerinin gözden geçirmesi ve yorumlamasıyla kendi kültürümüzü gelecek kuşaklara tanıtmayı amaçladıklarını belirtiyor. İlk etapta projede ata kitabın yer aldığını; fakat zamanla yeni hikâyelerin de yayına hazırlanacağını belirtiyor. Projede yer alan “”Yûsuf ile Züleyha” kitabını yeniden kaleme alan Bekiroğlu geleneğe ait eserlerin gündeme getirilmesinin kültürel anlamda hayati bir mesele olduğunu, artık gelenek içinde yaşamadığımız ancak kolektif bir kültürel bilinçaltında geleneğin izdüşümlerini taşıdığımız / taşımamız gereken şu zamanda geleneğin devamı sayılabilecek bu tür projelerin önemli olduğunu vurguluyor ve ekliyor: “Hikâyeleri yeniden kaleme almak, yazmak zor, tehlikeli ama zaruri. Timaş’ın yapmak istediği bana bu anlamda çok ciddi ve uyanık bir dikkatin nişanesi gibi geldi. Bu projenin her hikâyesi yazarlara ısmarlanırken onların hikayeci kimlikleriydi önemli olan. Bizden istedikleri mevcut nüshaların devamı gibi görünen; ama onların hiç biriyle tam anlamıyla aynı olmayan birşey yazmamız. Yani mevcut zincire bir halka eklememizi istiyorlar. Bir bakıma hikâye aynı ama ayna farklı. Bu geleneğin temel yapısı zaten. Bu bakımdan yıllardan beri gelenekle irtibatlanmak olarak tespit ettiğimiz geçerli formülün hayata geçirilmesi hususunda ciddi ve somut bir teşebbüs olduğunu düşünüyorum.

Neden Yusuf ile Züleyha?

Kendisine teklif götürüldüğünde en son olarak Yusuf fle Züleyha kitabının kaldığını belirten Bekiroğlu, kitapların nasibi olduğu gibi yazarların da nasibi olduğuna inanıyor ve “Yusuf ile Züleyha”nın da kendi nasibi olduğunu belirtiyor. Bekiroğlu; “Yazarların ruh iklimleri vardır, öyle bir zaman gelir ki Adem’in ya da İbrahim’in hikâyesini yazabilecek kabiliyette hissedersiniz kendinizi, hiç olmadığı ve olmayacağı kadar. Kabiliyet sözcüğünü burada söz becerisi anlamında değil, ruhun kapılarının açılarak kalbin görme, fark etme ve anlamlandırma kabiliyetinin kıvama ermesi anlamında kullanıyorum. Her şey her zaman yazılmaz. Züleyha’nın bir hikâye kahramanı olarak işlenmeye çok müsait, “boyutlu, değişken” bir karakter olmasının da kalemimi çağırdığını ifade etmeliyim. Züleyha edebiyattan değil Kur’an’dan geliyor ve o hayatın ta kendisi. Neticede Yusuf ile Züleyha çok katmanda okunabilecek bir öyküdür. Bir aşk hikâyesi tavvufi anlamda bir büyüme hikâyesi, tarihsel bir hikâye…” diyor ve ekliyor: Seçme şansım olsaydı yine “Yusuf ile Züleyha”yı seçerdim.

Leave a comment

Your comment