Rahime Sezgin ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Duygu; Aşk (Orijinal söyleşi)”, Zaman 2

Zaman 2

Rahime Sezgin

Günümüzde Timaş’ın projesi kapsamında doğu aşk klasiklerinin gündeme gelmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Geleneğe ait eserlerin gündeme getirilmesi bence kültürel anlamda hayatî bir meseledir. Artık gelenek içinde yaşamadığımız ancak kolektif bir kültürel bilinçaltında geleneğin izdüşmelerini taşıdığımız/taşımamız gereken şu zamanda geleneğin devamı sayılabilecek çalışmaları teşvik eden projeler. Yani yeniden yazmaklar. Zor ve tehlikeli. Ama zaruri.

Timaş’ın yapmak istediği bana bu anlamda çok ciddi ve uyanık bir dikkatin nişanesi gibi geldi. Bu projenin her hikâyesi yazarlara ısmarlanırken onların hikâyeci kimliğiydi önemli olan. Bunun anlamı şu: Bizim sizden istediğimiz mevcut nüshaların devamı gibi görünen ama onlardan hiçbirinin tam anlamıyla aynı olmayan bir şey yazmanız. Yani mevcut zincire yeni bir halka eklemeniz. Yani kitap aynı ama ayna farklı. Bu, geleneğin temel yapısı zaten. Yıllardan beri gelenekle irtibatlanmak olarak tesbit ettiğimiz geçerli formülün hayata geçirilmesi hususunda ciddi ve somut bir teşebbüs.

Ve zannımca burada, hiç olmazsa kendi adıma, ihmal edilmemesi gereken, yazarın, durduğu yeri çok sağlam tesbit etmesidir. Yazar nerede duruyor? İkibinli yıllarda. Oradan bakıyor. Ama nereye bakıyor? Asırlar öncesine. Asırlar öncesinde ne var? Yuvarlana yuvarlana büyüyen bir kar topu var. Her asırda hem aynı hem farklı. Dolayısıyla Yûsuf ile Züleyha’ya bakan yazıcı karakterleri, vak’anın iskeletini, problemleri yerinde sabit tutmakla birlikte kendi bakışına bugünün tecrübelerini yüklemek zorunda. Kıymetleri, bugünün sorularına cevap verebilecek mahiyette dönüştürmeli. Ki klasik hikâyeler buna zaten elverişlidir. Çünkü bütün insanlığın ortak meselelerini taşırlar bünyelerinde. Züleyha’nın çıkmazı o kadar evrenseldir ki giysisinin modeli, içinde yaşadığı mekânın mimarisi, coğrafya, tarih basit bir ayrıntı olmaktan öte bir anlam taşımaz. Aslolan, o zamanlar ve mekânlar üstü meseleyi tesbit etmek ve aktarmak.

Neden Yûsuf ile Züleyha?

Benzer bir soruya verdiğim cevabı tekrarlamalıyım. Kitapların nasibi vardır bilirsiniz, yazarların da nasibi vardır. Bu kitap benim nasibim. Projeye son katılan yazarım sanıyorum, belki son ikiden biri. Gerçekten de geriye Yûsuf ile Züleyha kalmıştı, severek kabul ettim. Yazarların ruh iklimleri vardır, öyle bir zaman gelir ki Âdem’in ya da İbrahim’in hikâyesini yazabilecek kabiliyette hissedersiniz kendinizi, hiç olmadığı ve olamayacağı kadar. Kabiliyet sözcüğünü burada söz becerisi anlamında değil, ruhun kapılarının açılarak kalbin görme, fark etme ve anlamlandırma kabiliyetinin kıvama ermesi anlamında kullanıyorum. Her şey her zaman yazılmaz. Diğer yandan, Züleyha’nın bir hikâye kahramanı olarak işlenmeye son derece müsait, edebiyatçıların iyi bildiği bir tanımlamayla “boyutlu, değişken” bir karakter olmasının da kalemimi çağırdığını ifade etmeliyim. Doğrusu birkaç yıldır Züleyha’nın doğu hikâyesindeki kadın kahramanlar arasındaki aykırı konumunu düşünüyordum (ki bu da bir öğrencimin dikkatiyle olmuştu, bana doğu hikâyesindeki bütün kadın kahramanların edilgen olduğunu söylemişti ve ben de ona Züleyha hariç demiştim). Şimdi doğru, çünkü Züleyha edebiyattan değil, Kur’an’dan geliyor, ve o hayatın ta kendisi. Neticede, Yûsuf ile Züleyha, çok katmanda okunabilecek bir öyküydü. Bir aşk hikâyesi, tasavvufi anlamda bir büyüme hikâyesi, tarihsel bir hikâye… Bütün bunlar bir araya geldi. Seçme şansım olsaydı da yine onu seçerdim sanıyorum. Neticede ahsenü’l kasas, kıssaların en güzeli. Kayıtsız kalmak mümkün mü?

Doğu aşkı ile batı aşkının karşılaştırılması.

Şimdi bakın temelde doğu aşkı ile batı aşkı birbirinden çok farklı şeyler değil. Eflatun’un anlattığı aşk ile İbn Hazm’ın anlattığı aşk çok farklı değil. Tıpkı doğu ölümü ve batı ölümünün birbirinden farklı şeyler olmadığı gibi. Bu yüzden hemen başına evrensel sözcüğünü iliştiriveririz aşkın, ölümün, anneliğin. Yani bu duygular ortaktır. Ortak olmayan kültürdür. Kültür nedir, kültür o duygunun, o ham maddenin işlenme tarzıdır, ve bu tarzın yüzyıllar içinde artık üst üste biriken tabakalar halinde bir tür kalıba dönüşmesidir. Dolayısıyla bizim doğu aşkı zannettiğimiz şey doğulu şairin, yazarın aşkı anlatırken kendi kendisine biçtiği manevra alanının sınırlarından ibarettir. Ve böylece aşk değilse de aşkın dile getirilmesi fark kazanmaya başlar. Ama bu belki aşkın mahiyetindeki bir değişim sürecinin de başlangıcıdır. Yani biz, hepimiz aşkı onu anlatanlardan dinleye dinleye öğreniriz. Onun mahiyetini böyle çözeriz, ve öyle yaşamak isteriz. Huzur’da beni çok düşündüren sahnelerden biri Mümtaz’ın, kültürel bir sağanak altında ıslanan kendi aşkı ile çok sade, belki hayatında bir kitap okuduğu bile şüpheli bir kayıkçının da kendine göre duyduğu aşkı mukayese ettiği sahnedir. Yani Mümtaz’ınki aşk da kayıkçınınki değil mi? O da aşk. Bence fark doğu aşkı batı aşkı arasında değil, doğu kültürü ile batı kültürünün onu dile getiriş biçiminde. Batı aşkı olarak tanıdığım ne? Batı romanında şiirinde işlenen aşklar değil mi? Bana doğu aşkı olarak ulaşan da Divan şiirinden gelen aşk değil mi?

Yûsuf ile Züleyha’nın Kur’an’daki bir kıssa olması…

Yûsuf ile Züleyha, Kur’an menşeli olarak doğu edebiyatlarında, Tevrat menşeli olarak da batı edebiyatında defalarca işlenmiştir. Tevrat ona karşı acımasız ve şefkatsizdir. Kur’an’da ise Züleyha, adı açıkça zikredilmeyen, kendisinden “kadın”, “o” gibi isim ya da zamirlerle söz edilen, Yûsuf’un zindandan çıkışından sonra görüntüye alınmayan, ve akıbeti bildirilmeyen bir karakterdir. Böyle olduğu halde, mesnevi şairi Züleyha’da bir büyüme ve arınma süreci tesbit etmeyi tercih etmiştir asırlar boyunca. Çünkü aralarında büyük âlimlerin de bulunduğu bazı müfessirler Kur’an’daki Yûsuf süresinin, tevhid dinine mensubiyet bilinci ifade eden 52. ve 53. ayetlerini Züleyha’ya atfetmişlerdir. Eğer böyleyse, Züleyha’nın yolculuğunda tam bir arınma ve bulma anlamına gelir bu. Sanıyorum, Kur’an’ın “kadın”a, bu tefsirlere müsait bir şefkat kapısını açık bırakmış olması, mesnevi şairinin çizdiği olumlu Züleyha portresinin ana ivmesini teşkil eder. Rivayet Yûsuf ile Züleyha’yı evlendirir, tefsir bunu “rivayet kaydıyla” aktarır, mesnevi şairi severek işler. Demek oluyor ki biri Kur’an’da, diğeri mesnevide (ve rivayette) iki Züleyha var ve fakat bu iki Züleyha birbirini nakzeden değil, biri diğerinin bıraktığı yerden ve onun verdiği mesajla devam eden, şair muhayyilesinde genişleyen iki Züleyha. Neticede ben de onun bir peygamber zevcesi olacak liyakatte yaratılmış ve zor yazgısından selâmetle sıyrılmış Hz. Züleyha olduğuna inanarak yazdım.

Leave a comment

Your comment