Rahime Sezgin ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Duygu; Aşk (Orijinal söyleşi)”, Zaman 2

Zaman 2

Rahime Sezgin

Günümüzde Timaş’ın projesi kapsamında doğu aşk klasiklerinin gündeme gelmesini nasıl karşılıyorsunuz?

Geleneğe ait eserlerin gündeme getirilmesi bence kültürel anlamda hayatî bir meseledir. Artık gelenek içinde yaşamadığımız ancak kolektif bir kültürel bilinçaltında geleneğin izdüşmelerini taşıdığımız/taşımamız gereken şu zamanda geleneğin devamı sayılabilecek çalışmaları teşvik eden projeler. Yani yeniden yazmaklar. Zor ve tehlikeli. Ama zaruri.

Timaş’ın yapmak istediği bana bu anlamda çok ciddi ve uyanık bir dikkatin nişanesi gibi geldi. Bu projenin her hikâyesi yazarlara ısmarlanırken onların hikâyeci kimliğiydi önemli olan. Bunun anlamı şu: Bizim sizden istediğimiz mevcut nüshaların devamı gibi görünen ama onlardan hiçbirinin tam anlamıyla aynı olmayan bir şey yazmanız. Yani mevcut zincire yeni bir halka eklemeniz. Yani kitap aynı ama ayna farklı. Bu, geleneğin temel yapısı zaten. Yıllardan beri gelenekle irtibatlanmak olarak tesbit ettiğimiz geçerli formülün hayata geçirilmesi hususunda ciddi ve somut bir teşebbüs.

Ve zannımca burada, hiç olmazsa kendi adıma, ihmal edilmemesi gereken, yazarın, durduğu yeri çok sağlam tesbit etmesidir. Yazar nerede duruyor? İkibinli yıllarda. Oradan bakıyor. Ama nereye bakıyor? Asırlar öncesine. Asırlar öncesinde ne var? Yuvarlana yuvarlana büyüyen bir kar topu var. Her asırda hem aynı hem farklı. Dolayısıyla Yûsuf ile Züleyha’ya bakan yazıcı karakterleri, vak’anın iskeletini, problemleri yerinde sabit tutmakla birlikte kendi bakışına bugünün tecrübelerini yüklemek zorunda. Kıymetleri, bugünün sorularına cevap verebilecek mahiyette dönüştürmeli. Ki klasik hikâyeler buna zaten elverişlidir. Çünkü bütün insanlığın ortak meselelerini taşırlar bünyelerinde. Züleyha’nın çıkmazı o kadar evrenseldir ki giysisinin modeli, içinde yaşadığı mekânın mimarisi, coğrafya, tarih basit bir ayrıntı olmaktan öte bir anlam taşımaz. Aslolan, o zamanlar ve mekânlar üstü meseleyi tesbit etmek ve aktarmak.

Neden Yûsuf ile Züleyha?

Benzer bir soruya verdiğim cevabı tekrarlamalıyım. Kitapların nasibi vardır bilirsiniz, yazarların da nasibi vardır. Bu kitap benim nasibim. Projeye son katılan yazarım sanıyorum, belki son ikiden biri. Gerçekten de geriye Yûsuf ile Züleyha kalmıştı, severek kabul ettim. Yazarların ruh iklimleri vardır, öyle bir zaman gelir ki Âdem’in ya da İbrahim’in hikâyesini yazabilecek kabiliyette hissedersiniz kendinizi, hiç olmadığı ve olamayacağı kadar. Kabiliyet sözcüğünü burada söz becerisi anlamında değil, ruhun kapılarının açılarak kalbin görme, fark etme ve anlamlandırma kabiliyetinin kıvama ermesi anlamında kullanıyorum. Her şey her zaman yazılmaz. Diğer yandan, Züleyha’nın bir hikâye kahramanı olarak işlenmeye son derece müsait, edebiyatçıların iyi bildiği bir tanımlamayla “boyutlu, değişken” bir karakter olmasının da kalemimi çağırdığını ifade etmeliyim. Doğrusu birkaç yıldır Züleyha’nın doğu hikâyesindeki kadın kahramanlar arasındaki aykırı konumunu düşünüyordum (ki bu da bir öğrencimin dikkatiyle olmuştu, bana doğu hikâyesindeki bütün kadın kahramanların edilgen olduğunu söylemişti ve ben de ona Züleyha hariç demiştim). Şimdi doğru, çünkü Züleyha edebiyattan değil, Kur’an’dan geliyor, ve o hayatın ta kendisi. Neticede, Yûsuf ile Züleyha, çok katmanda okunabilecek bir öyküydü. Bir aşk hikâyesi, tasavvufi anlamda bir büyüme hikâyesi, tarihsel bir hikâye… Bütün bunlar bir araya geldi. Seçme şansım olsaydı da yine onu seçerdim sanıyorum. Neticede ahsenü’l kasas, kıssaların en güzeli. Kayıtsız kalmak mümkün mü?

Doğu aşkı ile batı aşkının karşılaştırılması.

Şimdi bakın temelde doğu aşkı ile batı aşkı birbirinden çok farklı şeyler değil. Eflatun’un anlattığı aşk ile İbn Hazm’ın anlattığı aşk çok farklı değil. Tıpkı doğu ölümü ve batı ölümünün birbirinden farklı şeyler olmadığı gibi. Bu yüzden hemen başına evrensel sözcüğünü iliştiriveririz aşkın, ölümün, anneliğin. Yani bu duygular ortaktır. Ortak olmayan kültürdür. Kültür nedir, kültür o duygunun, o ham maddenin işlenme tarzıdır, ve bu tarzın yüzyıllar içinde artık üst üste biriken tabakalar halinde bir tür kalıba dönüşmesidir. Dolayısıyla bizim doğu aşkı zannettiğimiz şey doğulu şairin, yazarın aşkı anlatırken kendi kendisine biçtiği manevra alanının sınırlarından ibarettir. Ve böylece aşk değilse de aşkın dile getirilmesi fark kazanmaya başlar. Ama bu belki aşkın mahiyetindeki bir değişim sürecinin de başlangıcıdır. Yani biz, hepimiz aşkı onu anlatanlardan dinleye dinleye öğreniriz. Onun mahiyetini böyle çözeriz, ve öyle yaşamak isteriz. Huzur’da beni çok düşündüren sahnelerden biri Mümtaz’ın, kültürel bir sağanak altında ıslanan kendi aşkı ile çok sade, belki hayatında bir kitap okuduğu bile şüpheli bir kayıkçının da kendine göre duyduğu aşkı mukayese ettiği sahnedir. Yani Mümtaz’ınki aşk da kayıkçınınki değil mi? O da aşk. Bence fark doğu aşkı batı aşkı arasında değil, doğu kültürü ile batı kültürünün onu dile getiriş biçiminde. Batı aşkı olarak tanıdığım ne? Batı romanında şiirinde işlenen aşklar değil mi? Bana doğu aşkı olarak ulaşan da Divan şiirinden gelen aşk değil mi?

Yûsuf ile Züleyha’nın Kur’an’daki bir kıssa olması…

Yûsuf ile Züleyha, Kur’an menşeli olarak doğu edebiyatlarında, Tevrat menşeli olarak da batı edebiyatında defalarca işlenmiştir. Tevrat ona karşı acımasız ve şefkatsizdir. Kur’an’da ise Züleyha, adı açıkça zikredilmeyen, kendisinden “kadın”, “o” gibi isim ya da zamirlerle söz edilen, Yûsuf’un zindandan çıkışından sonra görüntüye alınmayan, ve akıbeti bildirilmeyen bir karakterdir. Böyle olduğu halde, mesnevi şairi Züleyha’da bir büyüme ve arınma süreci tesbit etmeyi tercih etmiştir asırlar boyunca. Çünkü aralarında büyük âlimlerin de bulunduğu bazı müfessirler Kur’an’daki Yûsuf süresinin, tevhid dinine mensubiyet bilinci ifade eden 52. ve 53. ayetlerini Züleyha’ya atfetmişlerdir. Eğer böyleyse, Züleyha’nın yolculuğunda tam bir arınma ve bulma anlamına gelir bu. Sanıyorum, Kur’an’ın “kadın”a, bu tefsirlere müsait bir şefkat kapısını açık bırakmış olması, mesnevi şairinin çizdiği olumlu Züleyha portresinin ana ivmesini teşkil eder. Rivayet Yûsuf ile Züleyha’yı evlendirir, tefsir bunu “rivayet kaydıyla” aktarır, mesnevi şairi severek işler. Demek oluyor ki biri Kur’an’da, diğeri mesnevide (ve rivayette) iki Züleyha var ve fakat bu iki Züleyha birbirini nakzeden değil, biri diğerinin bıraktığı yerden ve onun verdiği mesajla devam eden, şair muhayyilesinde genişleyen iki Züleyha. Neticede ben de onun bir peygamber zevcesi olacak liyakatte yaratılmış ve zor yazgısından selâmetle sıyrılmış Hz. Züleyha olduğuna inanarak yazdım.

Rahime Sezgin ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Duygu; Aşk”, Zaman 2

Kalbin Üzerinde Titreyen Duygu; Aşk

Rahime Sezgin

İnsanoğlunun var olduğu zamanlardan bu yana hep var olmuştur aşk. Sevgilinin gönlünde sıcak duygular uyandıran, günlerce sevilenin yolunun gözlendiği,aşk dünya edebiyatının da vazgeçilmez temalarından biri olmuştur. Doğu’da aşk dünyanın merkezine oturtulmuştur hatta evrenin yaratılması bile bir aşkın neticesi olarak kabul edilmiştir. Doğu edebiyatı için de bu yüzden aşk vazgeçilmez temalardan biri olmuştur. Kavuşamayan iki sevgilinin birbirlerine duydukları özlem, vuslat ile yaşadıkları duygu yoğunlukları Doğu’da Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha gibi daha birçok eserde geçmişten günümüze kadar yazılmıştır. Batı ise aşkı daha materyalist bir şekilde algılamış ve beşerî bir unsur olarak görmüştür. İki farklı yaşam ve kültür arasında yazılan şiirler ve romanlardaki aşk kavramı da birbirinden farklı olmuştur. Fakat aşk Doğu’da ve Batı’da farklı şekillerde yaşansa da, farklı biçimlerde yazılsa da insanın fıtratında var olan bir duygudur. Sonuçta Eflatun’un “Artmaz, eksilmez güzellik” olarak tanımladığı aşkı ile İbni Hazm’ın “Ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının birleştirilmesi” olarak tanımladığı aşk birbirinden çok da farklı değildir. Doç. Dr. Nazan Bekiroğlu, Doğu ölümüyle Batı ölümünün birbirinden farklı şeyler olmadığı gibi, Doğu’daki aşk ile Batı’daki aşkın da birbirinden çok farklı olmadığını belirtiyor. Bekiroğlu; “Aşk, annelik, ölüm bunlar evrensel kavramlar. Yani ortak duygular. Ortak olmayan ise kültürdür. Kültür nedir; kültür o duygunun, o maddenin işlenme tarzıdır ve bu tarzın yüz yıllar içinde artık üst üste biriken tabakalar halinde bir tür kalıba dönüşmesidir. Dolayısıyla bizim Doğu aşkı diye tarif ettiğimiz şey Doğulu şairin, yazarın aşkı anlatırken kendi kendisine biçtiği manevra alanının sınırlarından ibarettir. Ve böylece aşk değilse de aşkın dile getirilmesi fark kazanmaya başlar. Bu aşkın mahiyetindeki bir değişim sürecinin de başlangıcıdır. Yani biz, aşkı onu anlatanlardan dinleye dinleye öğreniriz. Onun mahiyetini böyle çözeriz ve öyle yaşamak isteriz. Bence fark Doğu aşkı ile Bati aşkı arasında değil. Doğu kültürü ile Batı kültürünün onu dile getiriş biçiminde. Batı aşkı olarak tanımladığım ne? Batı romanında, şiirinde işlenen aşklar değil mi? Bana Doğu aşkı olarak ulaşan da Divan şiirinden gelen aşk değil mi?” diyor.

Aşk klasikleri

Doğu edebiyatının geçmişten günümüze vazgeçilmez eserleri olan “Leyla ile Mecnun”, “Yusuf ile Züleyha”, “Arzu ile Kanber”, ‘Ferhat ile Şirin”, ‘”Kerem ile Aslı” ve “Fahir ile Zühre” Timaş Yayınları tarafından “Doğuda Aşk Klasikleri” projesi kapsamında günümüz yazarları tarafından kaleme alınıyor. Editör Nihat Vuran uzun süre önce düşündükleri bu proje çerçevesinde çeşitli Doğu klasiklerinin günümüz hikayecilerinin gözden geçirmesi ve yorumlamasıyla kendi kültürümüzü gelecek kuşaklara tanıtmayı amaçladıklarını belirtiyor. İlk etapta projede ata kitabın yer aldığını; fakat zamanla yeni hikâyelerin de yayına hazırlanacağını belirtiyor. Projede yer alan “”Yûsuf ile Züleyha” kitabını yeniden kaleme alan Bekiroğlu geleneğe ait eserlerin gündeme getirilmesinin kültürel anlamda hayati bir mesele olduğunu, artık gelenek içinde yaşamadığımız ancak kolektif bir kültürel bilinçaltında geleneğin izdüşümlerini taşıdığımız / taşımamız gereken şu zamanda geleneğin devamı sayılabilecek bu tür projelerin önemli olduğunu vurguluyor ve ekliyor: “Hikâyeleri yeniden kaleme almak, yazmak zor, tehlikeli ama zaruri. Timaş’ın yapmak istediği bana bu anlamda çok ciddi ve uyanık bir dikkatin nişanesi gibi geldi. Bu projenin her hikâyesi yazarlara ısmarlanırken onların hikayeci kimlikleriydi önemli olan. Bizden istedikleri mevcut nüshaların devamı gibi görünen; ama onların hiç biriyle tam anlamıyla aynı olmayan birşey yazmamız. Yani mevcut zincire bir halka eklememizi istiyorlar. Bir bakıma hikâye aynı ama ayna farklı. Bu geleneğin temel yapısı zaten. Bu bakımdan yıllardan beri gelenekle irtibatlanmak olarak tespit ettiğimiz geçerli formülün hayata geçirilmesi hususunda ciddi ve somut bir teşebbüs olduğunu düşünüyorum.

Neden Yusuf ile Züleyha?

Kendisine teklif götürüldüğünde en son olarak Yusuf fle Züleyha kitabının kaldığını belirten Bekiroğlu, kitapların nasibi olduğu gibi yazarların da nasibi olduğuna inanıyor ve “Yusuf ile Züleyha”nın da kendi nasibi olduğunu belirtiyor. Bekiroğlu; “Yazarların ruh iklimleri vardır, öyle bir zaman gelir ki Adem’in ya da İbrahim’in hikâyesini yazabilecek kabiliyette hissedersiniz kendinizi, hiç olmadığı ve olmayacağı kadar. Kabiliyet sözcüğünü burada söz becerisi anlamında değil, ruhun kapılarının açılarak kalbin görme, fark etme ve anlamlandırma kabiliyetinin kıvama ermesi anlamında kullanıyorum. Her şey her zaman yazılmaz. Züleyha’nın bir hikâye kahramanı olarak işlenmeye çok müsait, “boyutlu, değişken” bir karakter olmasının da kalemimi çağırdığını ifade etmeliyim. Züleyha edebiyattan değil Kur’an’dan geliyor ve o hayatın ta kendisi. Neticede Yusuf ile Züleyha çok katmanda okunabilecek bir öyküdür. Bir aşk hikâyesi tavvufi anlamda bir büyüme hikâyesi, tarihsel bir hikâye…” diyor ve ekliyor: Seçme şansım olsaydı yine “Yusuf ile Züleyha”yı seçerdim.

Mehmet Toz – Nazan Bekiroğlu ve Eserleri (İnceleme), (Yayımlanmamış Lisans Tezi), KTÜ Fatih eğitim Fakültesi, Trabzon,2001

ÖNSÖZ

21. yy içerisine girdiğimiz bu günlerde günümüz edebiyatçılarının çoğunun bir kenara ittiği, onu kullanma eğilimi içerisine girdiği, ona yabancı bir seyyah gibi davrandığı geleneğimizi, kültürümüzü modernize kalıplar içinde sunmak, asliyetinden ödün vermeden onu günümüze uyarlamak, özü gelenekten alarak yeni bir şeyler oluşturmak, o kültürü özümsemiş ve sahiplenmiş, aklı başında edebiyatçılarımıza düşmüştür.

Ben de yukarıda bahsettiğim kendi kültürünü benimsemiş, onu sahiplenmiş, ona yabancı gibi değil ev sahibi gibi davranmış,ondan kullanma kelimesinin telaffuzundan bile hicab duyarak yararlanma yoluna gitmiş; hocam olduğu için her zaman gurur duyduğum Nazan Bekiroğlu’nu bir tez ödevi olarak araştırmaya çalıştım.

Hakan A.Yavuz’un Nun Masalları için “dibi görülmeyen bir iç deniz” benzetmesinin ve Ekrem Aytar’ın Mor Mürekkep’i “labirent” benzetmesinin yanında ben Nazan Bekiroğlu’nun bütün eserleri için üç boyutlu resim benzetmesini kullanacağım. Nazan Bekiroğlu’nu anlamak için üçüncü boyuta geçmek gerekecektir. Nasıl üç boyutlu resim ilk görünüşte size manasız ve karışık görünürse, Bekiroğlu’nun eserleri de size ilk bakışta anlamsız ve karmaşık gelecektir. Ama nasıl üç boyutlu resimde ikinci, üçüncü boyutu geçtikçe sizi etkileyen bir manzara karşınıza çıkarsa Nazan Bekiroğlu’nun eserlerine de girdikçe, girebildikçe eserlerindeki güzellik, çarpıcılık ve insan züptesinin gerçeği karşınıza çıkar. Yeter ki Nazan Bekiroğlu’nu ilk bakışta yargılayıp eserini bir kenara atmayın, onu anlamaya çalışın. Kalbinizi gülün dikenine batırın.

Bu çalışma esnasında daha önce (her ne kadar derleme ödevi yapmış olsam da) bir araştırma yapmamanın sıkıntısını çektim. Daha önce gazete ve mecmuaların söyleşileri dışında ciddi bir araştırma yapılmamış birini seçtiğim için çıkış noktası bulmakta çok zorlandım. Bu noktada Hayrettin Orhanoğlu hocamın ve danışman hocam Bilal Kırımlı’nın yardımı ile kendime çıkış noktaları buldum. Bu çalışmada karşıma çıkan başka bir sorun da duygularımı sınırlandırmak zorunda kalışımdır.

Bu çalışma Nazan Bekiroğlu’nun; dil, üslup ve hikayeciliğini kapsayan bir çalışma olup dil ve üslup birbiri ile bağlantılı, iç içe olduğu için beraber verilmiştir. Hikayeciliği ise kendi içinde sekiz başlık altında incelenmiştir. Ayrıca “Yûsuf ile Züleyha, Nun Masalları, Mor Mürekkep” baz alınarak araştırmamı yaptığım unutulmamalı.

Nazan Bekiroğlu gibi bir okyanusu benim kabıma sığdıramadığım aşikâr. Bu nedenle benden daha iyisini bekleyenlerden özür diliyorum. Ayrıca sonsuz saygı duyduğum Nazan hocama tez içerisinde Nazan Bekiroğlu dediğim için beni affetmesini diliyorum, ne de olsa hocam.

Son olarak bu tez çalışmasında bana yardımcı olan arkadaşlarıma, benim belli ölçülerde Nazan hocamı yakalamama yardımcı olan Hayrettin ORHANOĞLU’na, benden yardımını esirgemeyen Prof. Dr. Nazan BEKİROĞLU’na ve benim bu ödevi hazırlamama vesile olan ve beni teşvik eden danışman hocam Yrd. Doç. Dr. Bilal KIRIMLI’ya sonsuz teşekkürleimi sunarım.

Mehmet TOZ-2001

NAZAN BEKİROĞLU

3 Mayıs 1957 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlk ve orta tahsilini aynı kentte yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998’den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan BEKİROĞLU 4 mayıs 2001’de profesör olmuştur

Şehirli bir ailenin üç çocuğundan en küçüğü olan Nazan Bekiroğlu; kendi ifadesiyle “ehl-i kalem ve kelam” bir baba ile titiz ve oldukça eğitimli bir annenin,iki de ağabeyin ikliminde epey nazlanarak,korunarak,esirgenerek büyümüştür. Çocukluğunda Türkçesi bozulur diye sokak yasaklanmış ve arkadaşları seçilmiştir,bunun için konuşurken Karadenizliliği hiç hissedilmez. Bekiroğlu, Türk Edebiyatı dergisi röportaj yazarı Belkıs İbrahimhakkıoğlu’na verdiği bilgilerle,kendini ve (birbirini andıran) hikayeleriyle şiirlerini şöyle anlatmıştır.

Doğduğu ay (3 Mayıs), ruh dünyası ve ardından şiir ve hikayelerinde hep yer almıştır. Altı yaşına kadar oturdukları, konak yavrusu denilebilecek büyük evde yaşadıkları, hikayelerinin şuur altı malzemesini hazırlamıştır; “Çini dolap tutamakları, billur kapı kolları, vitraylardan süzülen efsunlu hava, kapı yanında açan filbahri çiçekleri, taş duvarlardan fışkıran yabani incir dalı, kocaman halının göbeğine düşen sarı ikindi güneşi, geceleri yatağa uzanan dalga sesleri ve bu seslerle karışan martı çığlıkları.” Bütün bunların izdüşümleri daha çocukluk yıllarında sanatkar ruhunu yoğuran dünyanın temelini teşkil etmişlerdir.

On dört yaşında babasının vefatıyla beraber ailenin ekonomik ve sosyal rengi değişir. Konaktan apartman dairesine geçiş yazarın içe dönük ruh yapısının teşekkülünde ve duyarlılığının şekillenmesinde etkili olmuştur. Daha sonra yüksek tahsil için aileden uzaklaşması bakışlarını dış dünyaya çevirmesini Anadolu’yu ve insanını tanıtmasını sağladı. Öğrencilik yıllarında halk edebiyatı ve Orta Asya estetiğinin peşinde idi. Bunu bir ölçüde ilk hikâyelerine de yansıttı. (Hava Hanım Öldü) . Gerek sanatkâr, gerekse akademik kişiliğinin gelişmesinde hocası Orhan Okay’dan teşvik ve destek gördü.

Kendi ifadesiyle, kendini asıl buluşu mezuniyet sonrası yıllara rastlar. 1979 yılında apartmandan tekrar eski, müstakil ve bahçeli bir eve taşınırlar. Böylece sanatkârımız, ruhunu harekete geçiren atmosfere yeniden kavuşur. Daha sonra bir İstanbul seyahatinde hayatına Osmanlı ve Topkapı girer ve bu saray giderek, adeta bir tutkuya dönüşür. Ama onu çeken Osmanlı’nın zaferleri ya da yenilikleri değildir. “Saray”ı özellikle insanî yanı ile yakalamaya çalışır.

Bekiroğlu, edebiyata ve özellikle şiire meraklı bir aileden geliyor. Baba ve anne şiiri duyan ve duyuran insanlar. Babası “Hedef” adlı bir mahallî bir gazetenin sahibiydi. Basılmamış roman denemeleri ve pek çok şiirleri bulunan, tarihe ve bilhassa Osmanlı tarihine meraklı bir zattı. Bekiroğlu “güzele ilgi duymayı” babasından öğrenmiştir. Okumayı, kendisine sevdiren babasıdır. “İçinde Bir Sızı Var” hikayesinde kahraman da babasıdır.

Nazan Bekiroğlu’yla yaptığım söyleyişi de bir ve ya iki şahsiyetin etkisinde kalmadığını belki her şairden bir parça her yazardan bir parça aldığını belirtir. Bir zamanlar Tanpınar’ın etkisinde kaldığını şu anda bu etki üzerinden attığını söyler. Hayran olduğu Dostoyevski’den insan ruhunun labirentlerini vermesi bakımından etkilenir. Oscar Wilde’ın insan ruhunun evrensel prensipler doğrultusunda ve çok sade çizgilerle hikayeler yazmasından etkilenir. Nun Masalları döneminde Oscar Wilde gibi hikayeler yazmak ister. Nun Masalları’nın sade görünümünde onun etkisinin olduğunu söyler. Mustafa Kutlu’dan teknik anlamda geleneğe yaslanması yönünden etkilenir. Sezai Karakoç’tan geleneğin dönüştürülerek bugün nasıl kullanılabileceğini öğrendiğini söyler.

Şiir, hikâye, deneme ve incelemeleri Dolunay, Türk Edebiyatı, Milli Kültür, Kayıtlar, Yedi İklim, Dergâh mecbuaları ve Zaman Gazetesi’nde yayınlanan Bekiroğlu’nun eserleri:

Nun Masalları:Dergâh Yayınları,İstanbul,1. Baskı:Mayıs 1997

2. Baskı:Kasım 1998

3. Baskı:Mayıs 2001

Şair Nigâr Hanım: İletişim Yayınları,İstanbul 1998

Halide Edip Adıvar: Şule Yayınları,İstanbul 1999

Mor Mürekkep: İyi Adam Yayınları, İstanbul 1999

Yûsuf ile Züleyha: Timaş Yayınları, İstanbul 1. Baskı:Temmuz 2000,

2. Baskı: Mayıs 2001

Mavi Lale: İyi Adam Yayınları, İstanbul 2001

DİL VE ÜSLUP

Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinde dil sanıldığı gibi ağır değildir. Eserlerinin ağırlığı (zor anlaşılırlığı) üslubundan kaynaklanır. Anlaşılmayan kelime eserlerinde pek bulunmaz. Asıl sebebi iç dünyaya yönelmiş olmasının yanında kelimeleri kullanış biçimidir.

Araştırdığım üç eseri içerisinde, dili en ağır olan Nun Masalları’dır. Nun Masalları’nda Arapça ve Farsça kelimelere ve tamlamalara, diğer eserlerine göre daha sık rastlarız: “Şahs-ı nâdâna, serv-i hıraman, şehzede-i civan-baht, seng-i ibret, zâtürsukbeteyn, fasl-ı gül, evc-i bâlâ ” gibi. Yûsuf ile Züleyha’da da Arapça ve Farsça kelimelere rastlarız: “Nev-edâ, Külbe-i Ahzân, Küfran-ı Nimet, Levh-i Mahfuz” gibi. Aynı durum Mor Mürekkep içinde söz konusudur: “Sehl-i Mümteni, müsteki, Levh-i Mahfuz, fasl-ı gül, hüzzam” gibi. Ama bu iki kitaptaki Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalar Nun Masalları’na göre çok azdır.

Nazan Bekiroğlu uydurma Türkçe dediğimiz kelimeleri Yûsuf ile Züleyha’nın sekseninci sayfasından başka kullanmaz. Buradaki kullanımı sanki kendini zorlayarak yapmış gibidir. Bu kullanım eserde sırıtır, aykırı bir ses gibi durur: “Kadınlar ve kızlar, dişil ve doğurgan, duygusal ve duyarlı olan. Eril olmayan yani…” Dişil, doğurgan ve eril uydurma Türkçe kelimeler Nazan Bekiroğlu’nun dili ile pek uymazlar.

Bekiroğlu’nun eserlerinde dil ile muhteva birbiriyle bağlantılıdır. “Yaşanmış, tarih olmuş bir dönemi kaleme almasına karşılık dönemin diline ve havasına hakimdir. “Dil muhtevaya uygun bir şekilde verilmiştir. Eserlerindeki muhtevayı tarihten alan Bekiroğlu belli bir ölçüde dil ile de oraya gitmelidir. Bu konuda “eserlerinizde Arapça sözcükler fazla var” yargısına karşı şunları söyler:

“”Çok fazla” mı buldunuz? Sözcüklerde mutaassıp değilim. Yeter ki dilin doğasına müdahale olmasın yeter ki benim işaret etmek istediğim anlamı taşısınlar… Eski lügatin yazılarıma sızması biraz da içeriğin getirisi. Bütünlüğün terimsel çağrışımları bazen eski kullanımları zorunlu kılar. Bir hattatın öyküsünü anlatmaya kalkışmışsam,tarihi gibi görünen ama modern bireyin sıkıntılarını yüklediğim bir öyküye arkaik gibi görünen bazı alet araç adları girer. Bu bence zorunlu. İçerik ile sözcükler arasındaki ilişki kaçınılmaz.” Nazan Hanım’ın da belirttiği gibi içerik ile sözcüler arasında belirgin bir ilişki vardır. Bunun yanında en uygun kelimeyi kullanma arayışı Nazan Bekiroğlu’nda kendini belirgin bir şekilde gösterir. Bekiroğlu çala kalem yazan birisi değildir. Bir cümleyi gerekirse saatlerce düşünür. “Bir soba nasıl kurulur” cümlesi bile onu heyecanlandırmaya yetmektedir. Böyle birisi kelimeleri kullanırken en uygununu kullanmaya çalışır. En iyisini vermeye çalışırken Türkçe kelimeler yetmez Arapça ve Farsça’ya başvurur. Artık onların da yetmediği “kelimelerin kifayetsiz”kaldığı yerde susar. Anlatmak istediğini bu yolla anlatmaya çalışır.

Cümlelerini üç eserinden rastgele seçtiğim üç bölümü yüklemin bulunduğu yere göre değerlendirdim: Nun Masalları’nda,Nakkaşın Yazılmadık Hikâyesi’nden,Kahramanlar Baş Kaldırınca bölümünde 77 tane kurallı(düz) cümle,18 tane eksiltili cümle,14 tane devrik cümle bulunur. Yusuf ile Züleyha hikayesinin Züleyha’nın Rüyası bölümünde 29 tane kurallı(düz) cümle,47 tane eksiltili cümle,11 tane devrik cümle bulunur. Mor Mürekkep kitabındaki, Pazarlanan Şiirim denemesinde 37 tane kurallı(düz)cümle,20 tane eksiltili cümle,14 tane devrik cümle bulunur.

Yukarıdaki istatistiki bilgilerde de görüleceği gibi eksiltili ve devrik cümle bir nesir cümlesinde bulunması gerekenden fazladır. Burada Nun Masalları’nın (eksiltili ve devrik cümlelerin az olmasına rağmen) anlaşılmasının daha zor oluşu,özellikle bazı hikayelerinde, (Âyine-i Mücellâ’da Nihanız,Nakkaşın Yazlımadık hikâyesi, Kara Yağmur ve Nigâr Hanım ile ilgili kısım) vak’anın tamamen silikleşmesi bütünüyle iç dünyaya dönülmüş olmasıdır.

İç aleme yönelme çağımız sanatçılarının benimsemiş olduğu postmodern anlayışın bir gereğidir. Maddeye karşı ruhu ön plana alan Nazan bekiroğlu bütün eserlerinde iç aleme yönelmiştir.özellikle Nun Masalları’nda belirgin bir şekilde görülür. Yazar bir arayış içerisindedir. Bu durum ise günümüz okuyucusunun alışık olmadığı bir üslubu meydana getirmiştir. Basit anlam, mesajı belirgin, iç aleme yönenilmemiş. Her şeyim somut gerçeğini arayan günümüzün sığ okuyucusu için bu yazılar anlaşılmaz gelmiş. Anlamadığı içinde Nazan Bekiroğlu’nu acımasızca eleştirmekten geri durmamışlardır. Bu konuda Mehmet Kaplan’ın Huzur romanının ön sözünde Tanpınar için söylediği şu sözler tamamiyle Nazan Bekiroğlu içinde geçerlidir:

” Eroine alıştırılır gibi kolay, hafif, sudan yazılara alıştırılmış okuyucu kütlesi için bu yazıların okunması ve anlaşılması bir hayli güçtür, fakat insan ve hayat son derece karışık ve en büyük filozof ve âlimlerin sırlarını çözemediği karanlık muammalarla doludur… Onun eserlerini ancak yazarın sahip olduğu dikkat ve kültür ile okundukları zaman anlaşılabilir ve zevkine varılabilir.” Bu sözler her yönüyle Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinin özelliğini arz eder. Yine bu konuyla ilgili Nazan Bekiroğlu şöyle der:

” Çok tenkit ediliyor, az okunuyor ve çok daha az da anlaşılıyorum. Anlaşılmayınca tenkitler çoğalıyor. Bunun en önemli nedeni herhalde kullandığım tekniğin vasat okuyucuya yabancılığı. Bizde vasat okuyucu , ne dediği ilk bakışta anlaşılan, başı sonu net hikaye istiyor. Oysa benim tuttuğum yolda okuyucudan fedâkarlık isteniyor. Yani bir daha okunmalı, üzerinde düşünülmeli. Bağlantılar kurulmalı.”

İç alem için Mor Mürekkep hakkında görüşlerini dile getiren Tayfun Kandemir şöyle der: “İnsan, kendi iç aleminin soyut güzelliklerle dolu bir seyrangâh olduğunu bildiği halde, ‘içe bakış’ onun için her zaman zor olagelmiştir. Oysa dış âleme, somuta, eşyaya açılan gözler ona oturduğu yerden keyifli ve meşakkatsiz bir seyir tadını her zaman verdiğinden, insan gözlerini yumup şöyle bir ‘iç’ine bakmayı ihmal eder!” Nazan Bekiroğlu ise “asıl olan gözlerin kapalı iken yaptıklarınım”der. Yazar olarak günümüz okuyucusuna insan zübtesine gerçeği gösterir. Günümüzün sığ ‘vasat’ okuyucusuna ise kendi gerçeği, iç âlemi ağır gelir. Bunun sonucunda insanı kendi gerçeği ile veren bu eserleri acımasızca yargılar.

Üç eseri içerisinde en karmaşık yapıyı Nun Masalları’nda Nigar hanım ile ilgili bölümde buluruz. Bu durumda kendisiyle söyleşiyi yaptığım Hayrettin Orhanoğlu şöyle açıklar: “Karışık bir dünya, karışık bir metin. Onu diğer eserlerden ayıran şey Nigar Hanım’ın dünyasının karışık olmasıdır. Nazan Bekiroğlu’nun Nigar Hanım’a bakışının karmaşık oluşu, tam anlamlandıramamış oluşu, Bu günümüz dünyasındaki kadın imgesinin ve Nigar Hanım’la kendini birleştiren Nazan Bekiroğlu’nun dünyasının karışık olmasıdır.” Bu kısım diğer bölümlere ve eserlere göre daha karmaşık bir yapı içerir. İnsan muhayyilesini daha fazla zorlar. Nigar Hanım ile ilgili aşağıdaki kesitte bu özelliği kendini gösterir :

“hilalin görüneceği günler

gün eylül.aylardan güz aldatmacası bile değil

içimde garip oluşlar

zaman:alışılmadık

mekan:alışıldık. gül ve ölüm

ekte aşk.

hepsi bu.

terkisinde terlemiş cennet atlarının

lakin birlikte koşacağımız bir cennet hiç var olmadan

ölsem diyorum, yollara dökülsem ya da” Yukarıdaki metinde de görüldüğü gibi karmaşık ve kapalı bir anlatım kendini gösterir. Nazan Bekiroğlu Nigar Hanım’a seslenişinde bu hikayeleri tanımsız olarak görür: “Böyle birbirine benzer ve tanımsız öykülerin içine itmeyin beni” bu kapalı anlatımın arkasında sanatçının deşifre olma endişesinin de yattığını unutmamak gerekir. Sanatçı bütünüyle kendini ele vermez. Anlam kapalılığı sadece bu bölüme mahsus bir özellik değildir. İncelediğim üç eseri içinde geçerli olan bir özelliktir. Nitekim Nakkaşın Yazılmadık hikayesindeki şu kesitte anlamın kapalı olmasına örnek olarak gösterebiliriz :

“Nasıl boyadındı kendi göklerinin katlarını? Zamanın sonsuzlu içinde dondurulmuş bir altın varak ân’ı olarak mı, yoksa lahar mavisinin akışkanlığında derinlik arayarak mı?

Hangisi daha zordu, gök zemin için bir altın parçacığını tokmakla döve döve akıl dışı genişlikte bir satha dönüştürmek mi, yoksa birkaç damla lahar mavisini, yayıldığı zerendütü hala yerinde sahifede yaz gecesinin gökleri kadar derinleştirmek mi?”

Yusuf ile Züleyha hikayesinden alınan şu kesitte de anlamın örtülü olduğunu görürüz : “Züleyha bir uzun name;Potifar’ın okuması yazması yoktu.

Züleyha üç soru, beş soru,on soru; yanlış yoktu , ama Potifar’ın cevap kağıdı boştu.

Bir şerbet Züleyha yaz gününün en harlı yerinden, serin,çok serin; Potifar’ın elindeki kadeh Züleyha’yı almıyordu.”

Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız gibi Nazan Bekiroğlu’nda kapalı bir anlatım, karmaşık bir yapı bulunur. Nazan Bekiroğlu’nun kapalı yazmasına ilişkin Beşir Ayvazoğlu’nun şu sözleri, Bekiroğlu’nun gerçeği ne şekilde yansıttığını vermesi bakımından çok önemlidir:

“Bir manzarayı, tül perdenin ardından seyrettiğinizi düşünün!.. Bununla beraber, tülleri aradan kaldırdığınızda gösterilen dünyanın gerçekliğinden şüphe edilmeyeceğini, başka bir ifadeyle, görüntülerin flûluğuna rağmen, Bekiroğlu’nun kadınca bir duyarlılık ve sezgiyle yakaladıklarının gerçeği belgelerden bile daha doğru yansıttığını hissediyorsunuz.”

Nazan Bekiroğlu’nun üslubuna yön veren, onu şekillendiren önemli etmenlerden belki de en önemli olanı şiirselliğidir. Nazan Bekiroğlu şiirle çok ciddi olarak uğraşmıştır. Şiiri kendisine Mustafa Kutlu’dan gelen “Şiiriniz oluşmakta olan hikayenize zarar veriyor,bırakın.” uyarısından sonra terk eder ve tamamıyla nesre yönelir. Hatta yazmış olduğu şiirlerini ” köşe bucak saklar”. Şiirlerini saklasa bile içindeki şiirselliği bir kenara atamaz (hoş atmaması daha iyi olmuş).Ali Çolak’ın Nun Masalları’nın dili için şu sözler onun şiirinin nesrine kattıklarını bize gösterir: “Rahat, şiirli, cezbedici bir anlatım.” Bekiroğlu’nun hikayelerindeki şiiriyetle ilgili söylediği şu cümleler onu hikayelerindeki şiir yönünün sebebini bize tamamen verir:”Neticede şiirin sanatların sultanı olduğuna inanan, şiirle uzaktan münakaşaya razı olur ve onu evine gizlice buyur eder.Hikayemdeki şiirin iç yüzü bu işte” Bunun sonunda şiir yazmasa bile şiire koşan bir nesir ortaya çıkarmıştır. Nitekim bu konuda Salih Zeki Şahin ile yaptığı bir söyleşide: “Şiir yazsaydım bu tür bir hikaye yazabilir miydim?Zannetmiyorum. Şiir yazmamak , şiire koşan bir hikaye çıkardı ortaya gibi geliyor bana” Bu şiirsel üslubu yalnızca hikayelerinde görmeyiz bu üslup denemelerinde de görülür.Aşağıda üç eserden alınmış örnekler verilmiştir .

“Yanağımdaki tek ben’i, gerdanımdaki çifte ben’i.

Boyumu, endamımı, korkumu,esintimi. Akıp gitmeden çorak topraklarda bereketler yağdırmak isteyen yağmuru.

Irmak kendine en uygun yatağa dökülmeden, varmadan ceylan pınara, yıldız ufka dokunmadan, bulmadan dolduracağı kabı su, tortulanıp gitmesin bu güzellik.Yusuf bilsin ve görsün beni.”

“Ne demek bu?

Şu demek.

Yaşamayı tümden iptal etmek.

Tanımsızdır, ama yine de bilinmesi gerek.

Yani ki yenilginin bayram kartları.

Günaydın sevgilim günaydın.

Usulca kapının önünden geçiyorum, görmüyorsun.

Su ve ışıktan yaratılmış olmalısın, bilmiyorsun”

“Üstelik ses verirken, iki nun arasına aldığınız vav’ın da sırrındasınız.Varlığın esası ses boşlukta çoğalıp duruyor. “kün” sonunda bir nun var. Önce virgül, sonra siz: Efendimiz.”

Bazen şiirsel üslupla da yetinmeyip şiirler söylediği görülür.

“Senle de sensiz de olmayan ey şehir!

Senin için ne kadar çok acı çektim.

Karşılığını istemezdim. Bilsen, bununla yetinebilirdim.

Ama bilmedim, şimdi ne yapacağım ben?”

Üslup öyle bir şiirsel maceraya girmiştir ki sık sık (çoğunlukla yarım ve tam kafiyeden oluşan) kafiyeli bir yapı karşımıza çıkar. Özellikle Yusuf ile Züleyha hikayesinde mesnevi tarzının baskısı neticesinde tamamen şiirselliğe kayan bir üslup buluruz. Hatta Yusuf ile Züleyha’da gazeller, kasidelerle karşılaşırız. Yusuf ile Züleyha’nın şiirsellik yönü yukarıda gösterdiğimiz istatistik bilgilerde de görülür. Eksiltili ve devrik cümlelerin özellikle bu hikayedeki fazlalığı mesnevi tarzına kaymasındandır. Ama bu şiirselliği kullanması esere ayrı bir renk katmış, eseri okuyanı rahatlıkla sürüklemiş ve eseri bir çırpıda okuyabilmesini sağlamıştır. Nazan Bekiroğlu’nun incelediğim üç eserinde de şiirsellik sırıtmaz.

Nazan Bekiroğlu’nun başka bir yönü de kelime tekrarlarına, kelime oyunlarına ve kelimelerin zıtlıklarla ahenk oluşturmasına sıkça başvurmasıdır. Bu tarz söyleşiler anlamı kapatmıştır. Okuyucunun zihnini yoran bir anlatım oluşturmuştur. Bu tür anlatım bir nesir anlatısına uzak kalan bir anlatımdır. Bu özelliğini de üç eserinde bulmak mümkündür. Aşağıda da bu özelliği yansıtan örnekler bulunmaktadır:

“Hiçbirşey kalmadı geriye

Bir büyük boşluk kaldı geriye”

“‘Ölerek’ yazan yazarlar arasında ‘ölmeyerek’ yazarlar. İnanmayın ölerek yazdıklarına. Eğer yazıyorlarsa ölmemek içindir.”

“Şimdi üzerinden güneş geçen aydınlık bir duvara

parmağımın ucuyla

bir Z çizdim, ben:Yusuf

yanına bir Ü, sonra bir L

sonra E, sonra Y,ve HA

ZÜLEYHA

Merhaba”

Yukarıdaki gibi pek rastlayamadığım garip bir anlatıma da rastlarız. Bu tür kullanıma yine Yusuf ile Züleyha hikayesinde sayfa 88’de de rastlarız. Yukarıdaki metinlerde görüleceği gibi şiirsellik ön plandadır.

Dikkati çeken başka bir özellik de sıfatların eserinde fazlaca yer tutmuş olmasıdır. Canlıları ve nesneleri hemen hemen bütünüyle sıfatlandırarak verir. Hatta birçok yerde sıfat tamlamalarına başvurur. Biz kişileri özellikle Nun Masalları’nda sıfatlarıyla tanırız. Sıfat ismin yerine kullanılır: “Genç mezarlık bekçisi, genç kalfa, son padişah, hattat, tarih öğrencisi, hattatın karısı, padişah, cariye, habeş kalfa, türbedar”gibi. Bu özelliği Nun Masalları’nda yalnızca “Nigar Hanım ile ilgili kısım ve cennet-mekan sultan Mehmed de isim kullanılmıştır. Nun Masalları’nın diğer bölümlerinde isim söylenmez, sıfat isimleştirilir. Nazan Bekiroğlu bu özelliği verirken zaman ile isim arasındaki uyumu

sağlamıştır. Soyadı kanunundan önce kişiler sıfatlarıyla (lakaplarıyla) tanınırlardı. İşte Bekiroğlu eserde verdiği kişileri sıfatlarıyla tanıtmıştır bize. Bekiroğlu’nun bu hikaye için sıfatların ismin yerini tutmasını konuda aramak mümkündür. Aşağıda sıfatla ilgili üç eserinden alınmış çeşitli örnekler bulunmaktadır:

“genç ve mavi bir hayal”, “… yeşim taşlı yüzüğünün parladığı sağ eli…” “Küçücük mor renkli kertenkeleler”

“Kaderine öfkeden vazgeçmiş ya da henüz vazgeçmemiş esmer tenli ve heybetli genç erkekler:hepsi suskun, hepsi razı, yine esmer ve bir yay gibi gergin genç kadınlar. Bir ceylan kadar masum ve ürkek, bir ceylan kadar ince ve güzel sarışın genç kızlar; henüz toprakta boy veren bir fidan kadar söz dinler, kumral ve zayıf oğlanlar. Ve başına gelen felaketin anlamını bile kavrayamamaktan aciz çocuklar, çocuklar, çocuklar.”

“Yusuf ile Züleyha”hikayesinde özellikle Yusuf ile Züleyha’nın tüm özellikleri bize verilmiştir.

Nazan Bekiroğlu eksiltili cümleyi çok fazla kullanmıştır. Anlatabildiklerini, kelime ile ifade edebildiklerini etmiş. İfade edemediği noktada cümleyi yarım bırakmıştır. Yukarıda bahsettiğimiz şiirselliğin de etkisiyle Nazan Bekiroğlu duygulara hitap etmiştir. Duygulara hitap eden yani olaylardan çok duyguların yoğunlaşmasıyla alakalı bir cümleler birikiminde çok şeyin söylenmesi gerekir. Yani bir iç ne kadar derinse, bir kuyu ne kadar derinse, o kuyuyu o derinliği anlamak o kadar zordur. Bazen kelimeler yetmez, tıpkı Türk Sanat Musikisindeki nakarat (tennenni terenenni) kısmı gibi sözün olmadığı kısım ister. Bu noktada sanatçı kendini arka plana alır. Çünkü öylesine anlatacağı şeyler vardır ki o anlatacağı şeyleri kelimelerle ifade edilmesi, kelimelerle söylenmesi zordur. Bu sefer bırakır sözün yarısını, cümlenin yarısını, bırakır, söyleyemez, gerisini okuyucuya bırakır. Benim halim budur, başka bir şey söyleyemem kelimelerle ifade edemem. Bırakır cümlenin yarısını anlayın halimi der. Nazan Bekiroğlu kelimelerden çok kalp yolu ile anlaşmak ister. Bunun sonucu onun eserlerinde eksiltili cümlelere sık rastlarız:”Ancak güzellemesi yapılan susma, susan değil söyleyen susmadır. Sözün yetersiz kaldığı yerde, sözün bittiği yerde susmadır esas olan. O yerde kalemin ucu kırılır. Bu yüzdendir bir çiçeğin yaşamın özünü anlatması; dinlemesini bilen anlayacaktır.”

“Gelsene, dedi güzeller güzeli Züleyha, gelsene. Sesi ırmağın dibinden gelen bir musiki. Bitimsiz bir sezginin bilinmez güzellik vaadi. Deniz atlarının, su yosunlarının yemini. Gelsene!”

Nazan Bekiroğlu’nun hata kabul edebileceğimiz bir yön cümlelerin hatta paragrafların “ve” ile başlamasını gösterebiliriz.”Ve”nin cümle başlarında kullanılması bir yerde sanatçının kolaya kaçması demektir. Çünkü insana yeni bir cümleye, yeni bir şeye başlamak acı verir, zor gelir.(Ben de bu ödevi hazırlarken aynı sıkıntıları bir araştırma ödevi olmasına rağmen yaşadım) bu yüzden daha az acı veren başlanmış olanı devam ettirmek,bağlamak ister. Bu noktada “ve”yi veya başka bir bağlacı kullanır. Tabii bunu Nazan Bekiroğlu’nun sanatsal kimliğinde de aramak lazım.

Bu tür kullanıları incelediğim eserlerin hepsinde rastlamakla beraber en fazla Mor Mürekkep’te rastlarız: “Ve söz bulma, ve söz yitirme…Ve şems’e mektubu yetiyor onun ille de ve sadece.””Ama aynanın aslı ürperticiliği kalbe dair taşıdığı benzetişten. Ve sırra. Ve muhasebesi”

Nazan Bekiroğlu bazen noktaları virgül gibi kullanır:

“ah kimseler ince yaşmakla bu cuma.kimseler bu cuma ve asla bir başka cuma.

Allah aşkına. Allah aşkına. sakın bir daha asla. kimliksiz ve onursuz defterimi. kimseler görmesin diye ve kendine acımanın ihtişamı adına. haksızlığa uğramanın inanılmaz olacağı adına. söz aramızda sadece aramızda defterlerini bırakabilmiş kadınların yaşama dair yürekliliği adına. yakıyorum bütün defterlerimi.”

Nazan Bekiroğlu eserlerinde kısa cümle yapısını kullanmıştır. Eserlerinde kompleks, uzun cümle yapısına pek rastlayamayız. Uzun cümleleri daha çok ön bilgi vermek için kullanmıştır. Yukarıda diğer konular için verdiğim örneklerde bu özelliği görebiliriz.

Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinde dikkati çeken önemli özelliklerden biri de resim (renk bilgisi) dir. Bekiroğlu daha önce resimle uğraşmasının bir getirisi olan renk bilgisini, renklerin ifade ettiği sembolleri eserlerine yansıtmıştır. Önceleri resimle uğraşan Bekiroğlu daha sonra “akademisyenliğini almadığı için bıraktığını” söyler. Her ne kadar bu türü bırakmış olsa bile renk sembolizmini denemelerinde ve hikayelerinde kullanmıştır. Bir türden diğerine geçen sanatçılar önceki türün özelliklerini diğer türe yansıtırlar. Tıpkı Sait Faik’in şiirsel özelliklerini hikayeye taşıması gibi.Renkler eserlerinde bir sembol olarak her zaman karşımıza çıkarlar. Bu konuda Nazan Bekiroğlu Züleyha’nın durumunu renklerle şöyle ifade eder: “önce beyaz giyer Züleyha, masumdur; sonra kırmızı giyer, günaha talepkardır. En son siyah giyer Züleyha. Siyah kadar yanmış ve artık beyaz bir ölüme müstahaktır.” Buna benzer kullanımlarla sık karşılaşırız.

“Mor; bir miktar mavi ile bir miktar kırmızının karışımından ibaret.Mavi; yaratıcı, sükunet. Kırmızı; tansiyon arttırıcı şiddet.”

“Oysa biz hattat, mavi ırmaklar içinde doğmuştuk. Ağaç kavuklarından mavi ışıklar yükseldiği bir gece… Gökte mavi bir yıldız, ‘ruh besleyen’ ufka çok yakın bir yerde tabiatın sırrını fısıldayacak kadar yakın görünüyordu…Gökkuşağına ayarlamışken içimizin her zerresini, bütün kapılar hep aynı renkte sadece gri idi.”

Yukarıdaki “mavi”nin masalı, hayali ve nuru temsil ettiğini, “gri”nin gerçeği, hayatı ifade ettiğini söyleyebiliriz.

Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinde çiçek isimleri de kendilerine yer bulmuşlardır: (filbahri çiçeği, hanımeli, lâle, şakayık gülü, karanfil, gül, sümbül, aknilüferler, suçiçeği, yasemin, lotos, papirüs) gibi.

Bekiroğlu’nun eserlerini Mehmet Kaplan’ın Tanpınar’ın eserleri için söylediği “…yazarın sahip olduğu dikkat ve kültür…” ile okunması gerektiğini belirtmek gerek. Bekiroğlu’nun eserleri belli bir seviye kültür birikimi ister. Nun Maslları’nda ve Yûsuf ile Züleyha’da klasik edebiyatla kayan bir kültür birikimi isterken, Mor Mürekkep’te batı edebiyatını ve klasik edebiyatı kapsayan bir kültür birikimi ister. Yüksek bir kültür seviyesine sahip olan Nazan Bekiroğlu bu özelliğini eserlerine belli ölçüler de yansıtmıştır. Mor Mürekkep’te sık sık karşımıza çıkan roman şahsiyetlerinden, ünlü kişilerden, tasavvuftan belli ölçülerde haberdar olan birisi onu anlamakta zorlanmayacağı gibi, onun eserlerinden de basit bir eserden aldığı hazzın çok fazlasını alır. Belli bir kültür seviyesinden uzak kişiler ise onun eserine sanki Türkçe değilmiş bakmaktan geri durmazlar. Onlar için Bekiroğlu’nun eserleri kapalı bir kutudur. O kutuyu açmak ise belli bir birikim ister.

Nazan Bekiroğlu’nun başka bir yönü de olayların arka planını bize sunmasıdır. Okuyucu eser içerisinde nedenleri , nasıl olurları, niçinleri sormaz Bekiroğlu’nun eserlerinde insanın iç çekişmelerini, olayların arka yönünü öyle bir verir ki okuyucu Yûsuf’un kendisine iftira atan Züleyha’yı (Fatma Karabıyık’ın tabiriyle “hem de genç ve güzel değilken”) istemesini sorgulamaz. Çünkü Züleyha’nın iç dünyasındaki çekişmelerin yanında Züleyha’nın düştüğü durum (dilencinin gülümsemesine muhtaç hale gelmesi) bize öyle verilir ki günümüzün sorgulayan okuyucusu bile artık Züleyha’nın Yûsuf ile birleşmesini kabullenir, Züleyha’ya acır, ona şefkatle bakar. Aynı şekilde Yûsuf’un kardeşlerinin dünyasındaki değişimi öyle verir ki okuyucu onlara acımaktan geri duramaz.

Bunun gibi hattatın iç dünyasındaki ıstırapları görerek ona acımaktan kendimizi almayız. Genç mezarlık bekçisinin mutlu sonla bittiği sandığımız hikayesinin, aslında acı bir başlangıç olduğunu bize öyle bir yansıtır ki genç mezarlık bekçisine acımaktan, ona sevgi ile yaklaşmaktan kendimizi alamayız. Genç mezarlık bekçisinin ıstırabının nedenlerini anlarız, onun dertlerini paylaşırız. İşte Nazan Bekiroğlu’nun yukarıda anlatmaya çalıştığımız gibi hikayelerinde bize arka planı vererek nedenleri, niçinleri, nasılları baştan cevaplamış olur.

Bundan başka yeniliklerin bize getirisinin neler götürdüğünü göstermesi bakımından dikkat çeker. Halk yeni aydınlatma sisteminin gelmesini sevinçle karşılarken, genç kalfa mum ışığındaki büyülü ışığın yok olmasından acı çeker.

Yukarıda kültür kısmında değindiğimiz gibi Nazan Bekiroğlu eserlerinde Klasik Edebiyat’tan, Divan Edebiyatı’ndan, geçmişimizden geniş bir şekilde yararlanır. Geçmişimize yabancı bir seyyah gibi bakmaz. Bu konuda Beşir Ayvazoğlu’nun söyledikleri dikkat çekicidir:

” Son derece ince bir duyarlılığa ve zengin bir kültür birikimine sahip olan Bekiroğlu, Osmanlı kültür dünyasına ve yaşama iklimine, ayrı dünyaya ilgi duyan Orhan Pamuk, Nedim Gürsel gibi yazarların aksine, sevgiyle yaklaşıyor; o dünyaya yabancı bir gezgin gibi değil, dilini konuşan, acılarını paylaşan, sevinçleriyle sevinen bir dost olarak dolaşıyor. Tıpkı Yahya Kemal ve Tanpınar gibi…”

Nazan Bekiroğlu bizi bir ölçüde Klasik Edebiyata yönlendirir. Bunu muhtevanın yanında dil ile de yapar. Nun Masalları için: “Yaşanmış, tarih olmuş bir dönemi almış olmasına karşılık dönemin diline ve havasına hakim .” der.

Nazan Bekiroğlu geleneği kendisi değil devamıdır. Bu konuda Bekiroğlu şöyle der:

“Fuzuli ile rekabet mi edeyim? Edemem çünkü geleneği var eden hayat değil. Oysa sanat eserleri çok kuvvetle arkalarındaki hayatla iniltilidir…Geleneğin kendisi değilim, olamam da, ama aramızda bir müşterek var. Öyleyse aynı zamanda geleceğin uzantısı olabilirim.”

Nazan Bekiroğlu’nun ayrıldığı nokta kitabı farklı yansıtması “aynanın farklı” oluşudur. Bu açıklamalardan sonra Yûsuf ile Züleyha’nın farklılığını anlamak daha kolay olacaktır. Yûsuf ile Züleyha Anadolu sahasında halk hikayesi biçiminde anlatılmasına rağmen Bekiroğlu’nun bu kıssası Divan Edebiyatı’na kaydırır. Özellikle bu hikayede uslüb çok akıcıdır.Duru bir anlatım göze çarpar. Tanpınar’ın deyimi ile “su menbaını arar”

Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinde din ve dinin bir getirisi olan tasavvuf belirgin bir şekilde kendini hissettirir.bu konuda Ali Çolak’ın Nun Masalları için: “Öykülerini tarihi ve tasavvufi bir zemin üzerine kuruyor”der. Tasavvufu Orhan Pamuk gibi kullanmamış ondan yararlanmıştır. “Benim adım kırmızı” ile “Nun masalları” arasında bir kıyaslama yapan Ali Osmanoğlu bu eserlerindeki yazarların tasavvufa bakışını şöyle belirtir: ” ‘Nun Masalları’ndaki ‘Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi'(91), bir bakıma Orhan Pamuk’un dışarıda kaldığı ve bir türlü içeriye giremediği engin bir tasavvufi birikime ve yaşantıya dayanmaktadır.” Nazan Bekiroğlu’nun üç eserinde de tasavvufun etkisini görmek mümkündür.Öyle ki Orhan Kandemir, Mor Mürekkepler için “tasavvufun moderncesi” benzetmesini kullanır.Bu eserlerde kolaylıkla tasavvufi terimlere rastlarız: “Kadeh, gül-bülbül, mum-pervane ilişkisi, çile doldurmak, mesnevilerin kullandığı ney, gurbet,mutlak olanı bulmak, masivadan vazgeçme, hırka, bezm-i elest, Levh-i Mahfuz, nokta”gibi.aşağıda bu konuyla ilgili üç kitabından alınmış kesitler bulunmaktadır.

“Şimşek parıltısı bir an içre ezelî ışıklara muhatap kılınmış olduğundan.Ve bana “Elestü bi-Rabbiküm?”diye sorulduğundan.Ve ben “Belî!” diye cevaplamış olduğumdan.Ve elbette ki böyle cevapladığımdan. Ama ilk anın görüntüsünün hatırasını, sesinin uğultusundan daha fazla sarhoşlukla nasibimde saklamış olduğumdan.Nakkaşlığım bu nasibin hatırasındandır.”

“İşte öylece bilesin ki o en parlak ışığın yansımasından başka, bir şey değildir senin de güzelliğin.

Sen sûretsin O asıl. Sen fasılsın O mana.

Sen bendensin O ruh. Sen gurbetsin O yurt.

Sen O parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık

Böyle söyleyip de geldiği uzun yılları aşmak üzere geri dönerken bedevi, Yûsuf baktı elindeki aynaya. Ve bildim, dedi. Her şey O’ndan, sen de O’ndan, ben de O’ndan ! Bunu söylemek istiyorsun. Ve ben bunu biliyorum.”

“… Bütün istediğim, şimdi bu ışığın aydınlığında gerçeği görmek. Bu ışığın aydınlığında sevgiliyi göreyim. Tükenmeyen ve kalıcı olan. Dokununca yok olmayanı.”

Yukarıdaki örneklerde de görüldüğü gibi din (tasavvuf) Bekiroğlu’nun eserlerinde belirgin bir şekilde görülür. Yazar bir yerlerden yakalayarak bizi Allah (cc)’e yöneltir. Bezm-i elestte verilen söze yönlendirir. Bir mutasavvıf gibidir.

Bekiroğlu gül-bülbül, şem-pervane arasıdaki ilişkilere kadın olmanın,(bekleyen değil beklenen, cefa çeken değil, cefa eden) etkisiyle farklı açılardan yaklaşmıştır. Kadın olmasının yanında bakış açısının da etkisi olduğunu belirtmek gerekir. Biz hep bülbüle acırız onun çile çektiğini düşünürüz, gül-bülbül arasındaki gülün durumunu bilmeyiz hatta ona bülbüle acı çektirdiği için kızarız. Bu noktada Bekiroğlu gül-bülbül, şem-pervane ilişkisine gül, şem açısından yaklaşmış. Onların açılarının aslında bülbül ile pervaneden fazla olduğunu göstermiştir. Olaylara tersinden yaklaşmıştır:

” Bir de bu hikaye var. Okunmayan ters bir hikaye. Bülbül kanat çırpar oysa, anlatır, sesi var onun. Gül öylemi? Sesi yok gülün, kök salmış, ve eylemsiz. Gül gibi şem de yerinde sabit.oysa pervane eylem içre, kanatları var. Birey bilinci, özgür irade.”

Nazan Bekiroğlu’nun eserlerinde görülen belirgin bir özellik de özellikle mecaz ağırlıklı söz sanatlarına (bir yönüyle kullandığı muhtevanın da etkisiyle) fazlaca baş vurmasıdır. Eserlerinde: “mecaz, telmih, teşbih, kinaye, istiare, teşhis ve intak, mübalağa, mecaz-ı mürsel, tevriye, aliterasyon” gibi sanatlara eserlerinde sık sık rastlarız. Özellikle telmih eserlerinde çok fazla kullanılmıştır: Hanım hanımak ol, böyle denecek Leyla’ya. Ve o da öyle olacak. Çöle düşen Mecnun, Leyla değil. Leyla ağlamak için bile bahane bulmak zorunda. Ben öyle miyim.” Leyla ile Mecnun mesnevisine Leyla’nın durumu hatırlatılarak telmih yapılmıştır. “Ve deniz karaya dönüşmedi mi Musa’ya ve kara, deniz kesilmedi mi Firavun’a?” Burada da Musa (as)ile Firavun arsındaki hikayeyi hatırlatma vardır.

Söz sanatlarında karşımıza sık sık çıkan başka bir sanat ise teşhis ve intak sanatıdır. Bu özelliği belirgin bir şekilde Yûsuf ile Züleyha hikayesinde, kurdun, kuyunun ve aynanın konuşturulmasında görürüz. Bunların dışında üç eserinde de bu sanatı rahatlıkla görebiliriz: “Kağıtlar ve kamış kalem yine sessizce ağlıyorlardı.”

Bu söz sanatlarının yanında kinaye: “Ben Leyla’yı bulduğumdan yahut kaybettiğimden beri, diyor.” “…İki taraflı ağaçlıklı bir yolun nihayetindesiniz.” Burada iki tarafı ağaçlıklı ile tabut anlatılmıştır. Teşbih: “Ayna kalp gibi ne kadar ışık alırsa o kadarını veriyor.” Aliterasyon:

“şaşıracağı kadar tüm okurların

çokça zengin çokça yoksul

çokça mutlu çokça mutsuz

bir o kadar genç ve yaşlı

çokça az çokça çok

bir sultan bir bende

bir isyankar bir mağlup

bir rakip bir handan bir müstağni bir maşuk

hiç mutsuz hiç mutlu”

Yukarıdaki kesitte “ç,b ve m”ler tekrar edilerek aliterasyon yapılmıştır. Özellikle mecaz ile ilgili sanatlar, olmak üzere diğer sanatları da eserlerin de görmek mümkündür.

Üslubunu oluşturan etmenleri dört ana başlık altında toplayabiliriz.

Şiir ve resim (renk bilgisi) ile hem dem olması
Günümüz sanatçılarını etkisi altına alan postmodern anlayış.
Klasik Edebiyatın etkisi
Yerli ve yabancı sanatçıların etkisi
Bu dört ana başlık bize Nazan Bekiroğlu’nun üslubunu tüm yönleriyle verir. NazanBekiroğlu kendi sesini bulmuş, üslubunu oluşturmuş bir kişiliktir.

Son olarak Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun şu cümlelerini söylemek mümkündür: “Yaşarken zamanın içinde, yazarken dışındadır. Onun için hikayelerin dili bugün burada olan değil; bir gün, bir yerde hepimize ait olmuş ya da olabilecek olandır. Bedenler sultan olmuş ne fark eder? Gönlü sultan olan kimdir? Asıl müşkül budur.”

HİKAYECİLİĞİ

HİKAYE TEKNİĞİ

Nazan Bekiroğlu’nun hikayeleri, geleneğin devamı diyebileceğimiz bir tarzda yazılmıştır.

Yusuf ile Züleyha hikayesi Tevrat’ta Tekvin bölümünde Kur’an-ı Kerim’de ise Hz. Yusuf (as)’ın adı ile anılan surede geçer.Kur’an’daki kıssaların en güzeli olduğu için “Ahsenü’l-kısas”adıyla anılmıştır.Arap, İran ve Türk edebiyatında mesnevi tarzında defalarca işlenen hikayesi; Anadolu sahasında halk hikayesi biçiminde de anlatılmıştır.

İşte Bekiroğlu yukarıda özelliklerini belirttiğimiz kıssası yeniden kaleme almıştır.Ancak yazar bunu yaparken mesneviden ayrılan modern bir tarzda verir.Onu çağımız sanatçılarının bir özelliği olan postmodern bir anlayışta, kendi kurmaca dünyasında yeniden şekillendirerek bize sunar.Bu konuda Mustafa Kutlu şöyle der:

“Nazan Bekiroğlu’nun eseri mesneviyi aşma çabasının ete-kemiğe bürünmüş bir örneği, modern bir denemesidir.O kadar ki sonlara doğru kurdu temize çıkarıp, Firavn’a şefkatle yaklaşan yazar, kendini de gün yer ve saat belirterek metnin içine sokar.” Aşağıda tarih belirterek yazarın kendini esere kattığı bölüm verilmiştir:

“Yazar,sıcak çok sıcak gecelerin saat sıfır üçlerinde, ya da sabahın çiğnenmemiş saatlerinde…söze tarih bitirirken iki bin senesi Mart ayının yirmi yedinci gününde Nazan Bekiroğlu bu konudaki düşüncesini şöyle belirtir: “Onun yazıcısı, bir yandan bilincinin altında kültürel kotlamayla geleneğe bağlı diğer yandan modern zamanları idrak etmiş…Bu hikayeyi diğer mesnevilerden en fazla ayıran şey ortak bir vak’a akışı ve ortak bir karakter tablosu önünde, bilinç itibariyle zamanından çok öne fırlamış kahramanların ve yazıcının ikame edilmiş olması.” İşte özde N.Bekiroğlu’nun hikayesini diğer mesnevilerden ayıran özellik budur.

Geleneksel mesnevide, her beyit kendi içerisinde kafiyeli olması, içerisinde birtakım gazeller, tardiyeler vb. türler yerleştirilmesi vardır.Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sı şekil itibariyle bu özellikleri taşımaz.Nesir şeklinde yazılmış olması, kafiye gibi (her ne kadar bazı yerlerde kafiye bulunsa da) konularda mesnevi tekniğinden ayrılır.

Nesir yazılarında pek görülmeyen şiirsel bir üslup ve eser içerisinde gazeller,kasideler (Merhaba Gazali,Yusuf’un dilinden;Efendim Gazali,Yusuf’un dilinden; Nil’in sularına bırakılan kaside) gibi özellikleriyle de şekil olarak modern hikaye tarzından ayrılır.Bekiroğlu eserine gazelleri ve kasideleri koyuş sebebini şöyle açıklar: “Anlatmaktan anlatan da yorulur bazen dinleyen de.Böylece monotonluğu kırmak için bazı oyunlar gerekir.”.Ama bunları yaparken konunun bağlantısını koparmaması gerekiyor.Mustafa Kutlu dikkatleri bu tehlikeye çekiyor:

“Tehlike şiirin nesre bulaşmasında yatmaktadır.Bu muhal çabaya sık sık şahit oluruz.Sonunda süslü bir şey çıkar ortay.Bekiroğlu uçurumun kenarında dolaşmış.Yer yer oradan sarkarak ‘gazeller’ yazmaya bile girişmiş.” Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız gibi Bekiroğlu Yusuf ile Züleyha hikayesinde modern mesnevi diyebileceğimiz yeni bir tarzda yazmıştır. Bekiroğlu’nun kendi deyişiyle: “Hem içindeyim zamanın/Hem de büsbütün dışında” Bu söz onun eserlerinin özünü oluşturur.

Teknik olarak hikayelerindeki sunuş belli bir sırayı takip eder. Eserlerinde kahramanları beşeri aşktan ilahi olana çıkartırken belli bir sıra takip eder, belli bir plan dahilinde yapar. Bu konuda Züleyha’nın kendi tanrılarını bırakıp asıl olan Yusuf (as)’ın Allah’ına yönelirken Züleyha kademe kademe yücelir. Bu özellik incelediğim bütün eserlerinde kendini belli eder. Nun Masalları’nda genç mezarlık bekçisinin mutlak olan aşkı bulmada takip ettiği sıra, hattatın geçici olan aşktan gerçek olan aşkı bulmadaki takip ettiği sıra gibi masal ve gerçeği beraber kullanmasını bilmesidir.Nusret Özcan onun hikayelerinde “mesnevi;destan masal tadı” bulduğunu söyler.Bekiroğlu Orhan Pamuk gibi dünün büyülü atmosferinden alıp bugünün katı netliğine bırakmıyor bizi. Daha çok masala kayan bir hava sezinliyoruz eserlerinde.Bekiroğlu bu konudaki görüşünü şöyle dile getirir: “Masalla da gerçekle de meselem var.İkisiyle de olmuyor ikisi olmadan da olmuyor. Gerçekle başım hoştur masalla da öyle.” Yusuf ile Züleyha hikayesinde: Kurdun feryat etmesi, kuyunun sevinmesi, aynanın aydınlığı ve buna benzer birçok bölüm masal özelliği taşır. Bunun gibi özelliklere de Nun Masalları’nda da sıkça rastlarız: “İpek kirpiklerinin gölgelediği gözlerinden bir ışık yükseldi bütün odayı kapladı…Koca sarayın kaç kez sırılsıklam ağladığını…” “Bütün yelkenlerini açıp bütün sarı ışıklarını yakmış kıyıya iyice yaklaşarak güzelliğinin ve kışkırtıcılıklarının bütün gölgelerini suyun eteklerine kadar dökmüş masal gemisi nihayet İstanbul boğazından son şehzadesini alarak uzaklaştı.” Yine genç kalfanın Enderun Ağası’na, genç mezarlık bekçisinin genç kalfaya aşık olması masalımsı bir eda ile bir kere görüp aşık olma (Doğu motifi) şeklinde verilir.

Görüldüğü gibi hikayelerinde (hatta Mor Mürekkep’te) masalımsı kullanım kendini belirgin bir şekilde hissettirir.Bu özelliği,(adından da anlaşılacağı gibi) Nun Masalları’nda çok fazlaca buluruz. Ama bu özellik onun eserlerinde sırıtmaz aksine insan muhayyilesini daha da genişletir.

N.Bekiroğlu’nun eserlerinde konu tarih elbisesi giydirilmiş kahramanlarla bize verilmesine rağmen teknik açıdan yazar bugündedir.

Bekiroğlu eserlerinde teknik olarak bilinç altı,iç diyalog, iç manalog, leit motif tekniklerini kullanmıştır.Bilinçaltı tekniğinin bir getirisi modern metin anlayışı,iç konuşma,konuşma çizgilerini içine alacak şekilde verilen bir anlayıştır. Bu özelliğin gereği olarak Bekiroğlu’nun eserlerinde konuşma çizgisini göremeyiz.

Yusuf ile Züleyha’da bilinçaltı dediğimiz tekniği belli bir yere kadar kullanmıştır. Çünkü anlattığı hikaye Doğu kültürüne aittir. Doğu kültüründe ise duyguları disipline etme vardır. Ruh bütün çıplaklığı ile ortaya serilmez, mahremiyet vardır. Bilinçaltı tekniğinde ise insanın düşüncelerini seri bir şekilde iç konuşma halinde verilmesi esas alınır. Mahremiyet özelliği bulunmaz duygular olduğu gibi aktarılmaya çalışılır. Bekiroğlu bilinçaltı tekniğini bu hikaye de yararlanmasına rağmen bu tekniği biraz daha disiplin altına alarak hikayesine şark özelliği kazandırmıştır. Bu özelliği Yusuf ile Züleyha’dan aldığımız birkaç kesitle belirtelim:

“Bir şey yok dedi Züleyha, sessizce

Oysa çok şey var sessizliğinde

Bir kalabalığın kentine; bir ıssızlığın çölüne baktı Züleyha. Tutsaklığın adı vardı.” “Yusuf dedi, Züleyha, sen benim ,evvel düşen şehrimsin, ahir düşen şehrimsin.Ezel düşen şehrimsin,ebet düşen şehrimsin Yusuf dedi Züleyha; kalbin sen, benimsin yalnız benimsin; kalbin ben seninim yalnızca seninim.”

Firavn’ın yakarışlarının anlatıldığı bu kesit de güzel bir örnektir: “dedi: yere ve göklere sığmazsın ama benim kalbimdesin, bildim.bildim, ben sana ta o zamandan evet evet evet dedim.”

Bekiroğlu bilinçaltı tekniğinden bir yönüyle ayrılığını belirtir. “…bilinçaltı tekniği? Belki evet ama o zaman Yusuf ile Züleyha bir şark hikayesi değil romana dönüşürdü.” Nazan Bekiroğlu Nun Masalları hikayesi kitabı yayınlanmadan (bu hikayelerinin bir kısmını da kapsayan) hikayeleri için şöyle der: “Bilinçaltı tekniğini kullanmaya çalışıyorum. Esasen, bunun için özel bir çabam da yok. Hikaye öyle geliyor. Ben bu çağın insanıyım.Bu çağın insanı “param parça”. Eskisi gibi objeye ve aksiyona yönelen, ruha da ancak disiplinle giren klasik tekniklerle kendimi yansıtmam mümkün değil”

Aşağıya bilinç altı tekniğine örnek kabul edebileceğimiz, genç mezarlık bekçisinin duygularını anlatan bir kesit alınmıştır.

“…Ya Rabbim dedi, Ya Rabbim, gökçe Tanrım, bunu nereden duyduğunu hatırlamaya çalıştı, ben olarak var ettiğin müddetçe beni, bir parçası olduğum bütünden nasıl böyle kopuyorum. Onlar olarak var olursam, ben olmaktan çıkıyorum. Her ikisinde de olmuyor. Ya Rabbim, bana her ikisinin arasını, bana acısı artık olmayanı ver. Çok acı çektim, biliyorsun Ya Rabbim. Sen ki içime vakıfsın, sen ki beni yaratansın. Durdu biraz, gözleri yanıyordu. Sırılsıklam perçemleri alnına yapışmıştı. Yok, dedi, Rabbim bana her ikisini ver.” Nun Masalları bir çok yönüyle iç monolog tekniği kullanılmıştır. Aşağıdaki kesit buna güzel bir örnek teşkil edecek şekildedir:”Bir ara gülümsedi. Kim bilir, dedi, belki yıllar, çok uzun yıllar sonra bir başka yazıcı, hem ay hem güneş ışığına boğulmuş bir başka odada şu an benim içimden geçenleri yazmaya kalkışır.” Nazan Bekiroğlu’nun Nun Masalları’nda çokça baş vurduğu bir teknik olarak iç diyalog dikkatimizi çeker. Bu tekniğe açık bir örnek olarak tarihten hayali bir şekilde aldığı Hamit’in Amcasıyla karşılıklı konuşma sahneleridir:

“Asıl meseleyi merak ediyorum ki, anlamış gibi baktı ve biraz kızgın demek sendin, dedi. Ne bendim, dedim. O hikayeyi yazan, dedi. Kızardığımı hissettim. Pek, dedi, umduğum gibi değilsin, ne bileyim, ben daha boylu poslu birini bekliyordum. Sen gönlüme bak, dedim. Demek, dedi, benden on bir yılımın romanını istiyorsun. Neden bu çelişkiye düştün.” Yine iç diyalog tekniğine örnek olarak “Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi” bölümünde kahramanların hikayenin yazarına hesap sorma anında yazarın hayali olan kahramanlarla diyalog halinde olduğunu görürüz.

Başka bir özellik olarak bazı hikayelerinde görülen hikaye hakkında ön bilgi verme Mustafa Kutlu’nun hikayelerinde de görünen epigraf yöntemini kullandığını görürüz.

Yukarıdan belirttiğimiz teknikler kişinin ruh alemi ile ilgili tekniklerdir. Bu da bize Bekiroğlu’nun hikayelerinde ruha önem verdiğini gösterir.

VAK`A YAPISI

Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinde Çehov tarzı denilen vakanın geri plana itildiği kişilerin iç çekişmelerinin, ruh yapılarının ön plana çıkarıldığı vaka yapısını benimsemiş olduğunu görürüz.

Yusuf ile Züleyha hikayesinde vaka belirginleşse bile yine de ön plana alınmaz. Ayrıca bu hikayedeki özün Kur’an-ı Kerim’den alındığını unutmamak gerekir.

Yusuf ile Züleyha hikayesinde vaka dallanır Yusuf ile Züleyha’nın hayatı iki kolda ilerler daha sonra Yusuf’un Züleyha’nın kölesi olmasıyla bu iki vaka kesişir, birleşir. Yine bu hikayede Yusuf’un rüyasından sonra geriye dönülerek Züleyha’nın Yusuf ile aynı gün gördüğü rüya anlatılır, geriye dönüş tekniği uygulanır. Yine Firavn’un başa geçtiği zamana dönülür o zaman olan olaylar anlatılır.

Firavn’un hayatından kesitler sunularak hikayede ayrı bir öykü gibi anlatılan Vurgun Yiyen Dalgıç’ın öyküsü ve Züleyha’nın süret köşkü öyküsü anlatılarak vaka budaklandırılır.

Nun Masalları’na baktığımız zaman on üç hikayeden oluşan bu kitap işledikleri konu ve temalarla birbirine bağlıdırlar.

Bu hikayelerde vaka, “Onların Son Öyküleri” hikayesindeki, “özet niyetine,” diye belirtilen yer dışında ikinci plandadır. Aksiyonu ön planda göremeyiz. Daha çok yazarın kahramanlarına ya da direk kendisi hikayeye girerek iç çekişmelerini,ıstıraplarını, buhranlarını, arayışını, tarihe bakışını, dine bakışını bize verir. Özellikle “Ayine-i Mücella’da Nihanımız, Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi, Kara Yağmur, ve Nigar Hanım, Sevgili ve Nigar Hanım, sevgili” bölümlerinde vaka tamamen silikleşir,belirsiz bir hal alır.

Doçentlik tezi olan Nigar Hanım’ı en ince ayrıntısına kadar incelemiş olmanın verdiği ıstırapla, hikayeci kimliğinin vermiş olduğu ruhsatla Nun Masalları’nın sonunda Nigar Hanım’ı anlatmaya çalışmıştır.Ama bu bölüm hikayeden uzaklaşan bir hal alır.

Özellikle Nigar Hanım bölümü bir tez formu ile, bir günlük formu ile yazılmıştır: “önsöz/giriş/ vesaire, Birinci Kısım; ilk bölüm, ikinci bölüm, istidrad, üçüncü bölüm, dördüncü bölüm, İkinci Kısım, beşinci bölüm, son bölüm, bibliyografya/kronoloji/indeks/vesaire, Zeyl, dip notlar”gibi.

Nun Masalları’nda geriye dönüş tekniği kullanılmıştır.Kayıp Padişah hikayesinde padişahın çocukluğuna gidilmiştir: “Daha küçücük bir şehzade-i civan-baht iken, kafes arkasında Habeşi bir çocukla oynadıkları oyunları. Cenneti nasıl bulutların arkasında düşlediklerini, bulutlara bakarken kaç kez çıldırmanın eşiğine geldiğini fark ettiğini…” Hülasa olarak şunu söyleyebiliriz.Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinde vaka çok siliktir.

KAHRAMAN TİPLERİ

Nazan Bekiroğlu’nun kahramanlarının genel özelliği bir arayış içerisinde olmalıdır. Kahramanlar aşkta değişmeyeni ararlar bu aramanın sonunda aradıkları gerçeği birçok yönü ile bulurlar.

Kahramanlar hayali kişiliklerdir. Yazarın hayal aleminden gelmişlerdir. Bunların içinde daha önce hikayeleri yazılan Yusuf ile Züleyha hikayesindeki kahramanları ayrı bir yere koymalıyız. Çünkü bunlar zaten bilinen kişiliklerdir. Bu hikayedeki kahraman kişilikleri diğer mesnevilerden ayrı kılan ise kahramanların iç dünyalarına yönelilerek (Züleyha’nın,Yusuf’un kardeşlerinin, Firavn’ın,Yakup’un) ıstıraplarının anlatılması,arka planın gösterilmesidir. Bu hikayelerdeki kahramanlar iç dünyalarını bize açarak, kendilerini bütün yönleriyle verir. Bu yüzden acırız biz Züleyha’ya bu yüzden Yusuf’un kardeşlerini severiz. Bu yüzden Firavn’a gözyaşı dökeriz. Nazan Bekiroğlu bu hikayedeki kahramanları bize bütün yönleriyle vererek, diğer mesnevilerdeki kendilerinden farklı kılar.

Nazan Bekiroğlu’nun kahramanları duygusal tiplerdir. Bunun birinci sebebi yazarının duygusal olması ve çağının gereği olan postmodern (kurmaca) anlayışın ürünü olan bilinçaltı tekniğidir. Bunun sonucu olarak seçtiği kahramanlar duygusal davranmaya meyilli kahramanlardır. “Hattat, padişah, hattatın karısı, genç mezarlık bekçisi, genç kalfa, son padişah, şair Nigar Hanım,yazarın kendisi” hep duygusal tiplerdir. Duygu yönü ağır basan,acı çeken tiplerdir.

Bu kahramanların başka bir özelliği yalnızlık içerisinde oluşlarıdır. Bu konuda Nazan Bekiroğlu’na yöneltilen kahramanların yalnızlığı hakkındaki soruyu şöyle açıklar:

“…Hepsini takdim eden bir yazar var,yani öykülerin dünyasındaki yazarı kastediyorum. Hepsinin kalbini kuşanan, hepsinin yalnızlığını giyinen, hepsinin acısını gönüllü üstlenen fiktif bir yazar…Son padişahın yalnızlığı bana daha trajik geliyor. Son padişah üzerinde ısrar nereden, yalnızlığı çokça kalabalıkla içindeki tenhalığından kaynaklanıyor. Bu bakımdan çok içe dokunucu, çok iç acıtıcı görülür. Bu konuda yine aynı dergide kendi yalnızlığını şöyle belirtir: “…Üstelik daha açısı, herkeslerle birlikte siz de güzel elbiselerinizi giyerek gezmeye gitseniz yine yalnızsınızdır.” Yalnızlık hakkında Nigar Hanım, Sevgili bölümünde söylediği şu sözler çok dikkate değerdir:

“Çokça kalabalıklar içinde

çokça tenhalıklarımla baş edebilmek için

bütün gül defterlerimi Nigar hanım defterlerine dönüştürmek

istemem”

İşte yukarıda yazarın da belirttiği gibi kahramanları genel itibarla yalnızdırlar. Hattat, kayıp padişah, genç Mezarlık bekçisi ve diğerleri yalnızdırlar. Yalnızlık her zaman karşılarına çıkar.

Kahramanlar hep çatışma içerisindedirler. Bu çatışma genellikle kendi içlerindeki geçici olanla gerçek olanın,mutlak olanın çatışmasıdır.

Kahramanların başka bir yönü de trajedi içerisinde olmalarıdır. Kahramanların yalnızlık çekmeleri zaten başlı başına bir trajedidir. Somut örnek verecek olursak:Hat-Rasat hikayesinde beni anlayın diye feryat eden hattatın kendisini en son anlayanın yine kendisi olmasıdır. Başka bir yerde genç mezarlık bekçisi gül yetiştirmeye çalışır. Fakat gül yerine lale yetişir. Genç mezarlık bekçisi talihsizliğine kızar ve laleyi çiğner. Aslında o lale, sevdiği kişi olan genç kalfanın ilacıdır.

Hikayedeki kahramanların tahsil hayatları hakkında belirgin bir bilgi verilmiyor ama belli bir eğitimden geçmiş kültürlü kişiler olduklarını anlıyoruz.

Hikayedeki kişilerin başka bir yönü de inançlı kişiler olmasıdır. Pozitivist bir düşünceye sahip değilerdir. Bir 17 yy.,19 yy Müslüman insanı gibi davranırlar maddeci değillerdir. Arayış içerisindedirler ama Allah (cc) inançları her zaman için vardır.

Bu hikayelerde kahramanların belirgin özellikleri değil benzer yönleri ele alınmıştır. Bunun sonucu olarak kahramanlar farklı statülere sahip olmalarına rağmen bir aradadırlar. Kahramanların isimleri belirtilmez onlar sıfatlarıyla tanıtılır.

Kahramanlar belirtilen özellikleriyle geçmişe ve bugüne eşit mesafededir. Sadece geçmiş zaman kılıfıyla bize verilmiştir. Çünkü onlarda ele alınan konu günlük, olağan hayatları değil ruhta cereyan eden akışı ağır, durağan meselelerdir. Nazan Bekiroğlu bu konuda şöyle der: “Onları geçmişin kahramanları olarak görmektense geçmişe,düne ve bugüne eşit mesafede duran ama geçmiş zaman elbisesi giymiş kahramanlar olarak görmeyi yeğliyorum.”

Nazan Bekiroğlu kahramanlarını idealleştirmek için belli bir gayret sarf etmemiştir. Kahramanların kendiliğinden gelen bir ideal olmalarıdır. Bekiroğlu kahramanlarını kendi karakterlerine uygun davrandırtmıştır. Bu bağlamda hem idealleştirme var hem de yok diyebiliriz. Kahramanlar zaten kendiliğinden idealdir. Nazan Hanım burada sadece ayna vazifesi görüyor onları yansıtıyor. Kahramanlar genel itibarla noktadadırlar. Bekiroğlu bununla ilgili olarak şu açıklamayı yapar:

“Eskiye evvela bütün olarak bakmak lazım. Halkı ve yönetim kadrosu ile bir bütün. Bu noktadan sonra benim sanatçı olarak estetiğime uygun seçmeci tavrım geliyor. O da, diyorum ya, uçta bir nokta…” Bu konuda Hayrettin Orhanoğlu’nun Nazan Bekirğlu hakkında Nazan Hanım’dan aktardığı özellik çok önemlidir: “Bekiroğlu Topkapı Sarayı’na gittiğinde aynaya bakıyor. ‘Çok garip acaba benden önce bu aynaya kimler baktı.’Aynaya baktığı zaman kahramanların yaşadıklarını görüyor.” Yine bununla ilgili olarak Bekiroğlu bir söyleyişi esnasında şöyle der:

“Özel bir an. Harem dairesine girmiştik. Belki görmüşsünüzdür, girişte kristal kocaman bir ayna var. O aynaya baktım ben. O aynaya baktığım zaman, kimlerin kendisini o aynada hayranlıkla seyretmiş olabileceğini ve bastığım taşlara kimlerin ayağının değmiş olabileceğini düşündüm. Az kalsın çıldırıyordum. O an zaman kavramı kalkmıştı. O aynaya bakan insanlarla neleri ortak hissediyoruz.” Bu konuda Kara Yağmur hikayesindeki bir kesitle dikkate değerdir: “…Belki bir havuzun mermerine çarparak güzelim sağ şakağı yaralanan da bendim. Artık bilmiyorum, artık ayıramıyorum. Fakat bütün bu duvarlar vardılar,benimdiler ve benimle konuştular. Bana çok şeyler anlattılar. Zamanlara mekanlara ve kişiliklere yayıldım.” işte Bekiroğlu bir aynaya böylesine derinlemesine dalabiliyor, duvarlarla konuşabiliyor. Kahramanlarını bu aynadan alarak bizlere sunuyor.

Bekiroğlu kahramanlarına kendi problemlerini yüklüyor. Bir söyleyişinde bu durumu şöyle belirtir. “…Bugünden bakan ve yaşan bir hikayeci olarak beni ilgilendiren hemen tüm problemler ona (hattat)/onlara yüklenmiş vaziyette…” Bu kesitten de anlaşılacağı gibi hikayedeki kahramanlar,Bekiroğlu’nun dertlerini problemlerini yüklenirler. Bir yerde bütün insanlığın problemini.

NOT:Bütün bu kahraman özelliklerini belirtirken daha çok Nun Masalları dikkate aldığımı belirtmeliyim.

BAKIŞ AÇISI

Hikayelerdeki bakış açıları farklılık gösterir. Yusuf ile Züleyha hikayesinde hakim bakış açısı kullanılmıştır. Yer yer kişiler konuşturulsa da anlatıcı her şeyi görür ve anlatır. Olaylar üçüncü kişinin ağzından aktarılır. Anlatıcı vatanın içerisinde bizzat bulunmaz. Vakaya hakim bir tepeden bakar ve har şeyi görür. Bu hikayede bu tarz bir bakış açısı vardır. Burada dil yazarın dilidir. Anlatıcı yazarın emanetçisi hayali bir kişiliktir. Nun Masalları’nda ise iki tür bakış açısı bulunur.:

1.Hakim bakış açısı, 2.Kahraman bakış açısı.

Bu hikayelerdeki: “Hat ve Rasat, Kayıp Padişah, İri Kara Bir Leke, Ahter-Suhte,Hüve Lale,O Yakamoz O Yıldız,Onların Son Öyküleri” Hakim bakış açısıyla anlatılmıştır. Anlatıcı her şeye vakıftır. Her şeyi görür ve bilir.

Nun Masalları’ndaki diğer hikayeler “Ayine-i Mücellada Nihanız, Nakkaşın Yazılmadık Hikayesi, Akşamın Ağası, Kara Yağmur ve Nigar Hanımla ilgili kısım” yazarın bizzat kahraman olduğu, hikayeye girdiği bölümlerdir. Vaka yazarın ağzından anlatılır. “Bahçeli Tarih” hikayesinde olay tarih öğrencisinin ağzından anlatılır. Buradaki hikayeler kahraman bakış açısıyla anlatılmıştır. Bu bölümde yazar sınırlandırılır. Ancak kahramanların görebildiği kadarını görebilir. Her şeye vakıf değildir. Olaylara kahramanın dünyasından yaklaşması gerekir.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz. Nazan Bekiroğlu incelediğim hikayelerinde iki tarz bakış açısını da kullanmıştır.

MEKAN

Nun Masalları’nda, Anadolu’nun, köyünü,kasabasını, şehrini bulamazsınız. Mekan İstanbul’dur. İstanbul’unda seçkin yerleri, saray ve çevresidir. Yalnız genç mezarlık bekçisinin olduğu hikayelerde ve “Bahçeli Tarih” de mekan saray ve çevresinin dışına çıkar.

Bizi sadece genç mezarlık bekçisi çok az da olsa İstanbul’un sokağına sokar. Yine genç mezarlık bekçisinin hikayesin de mekan olarak mezarlık bulunur . (Bu hikayede mezarlık korkulacak bir yer olarak verilmez bu da ayrı bir yöndür.) Her ne kadar burada mekan saraydan uzak gibi görünse de sarayla bağlantılıdır.

Biz Nun Masalları’nda İstanbul’un kenar semtlerini, çarşısını sokaklarını bulamayız. Seçkin bir çevreyle karşılarız. Yazar mekan karşısın da pasif değil aktiftir. Mekan hikayelerinde geniş yer tutmaz. Genellikle kapalı mekanlar kullanılmıştır. ” Saray, hücre, oda, kütüphane, ev, kulübe” gibi. Açık mekan eserinde pek bulunmaz. Olaylar genel itibarla kapalı mekanlarda geçer.

Mekan verilirken duygulanmaya müsait bir atmosfer içeresin de verilir: ” …Mavi çinilerle döşeli loş odalarından birinde, billür kandillerinden dökülen sarı bir ışığın altında…” Yazarın mekanı böyle seçkin bir halde vermesi karakterlerinin gereğidir. Bunu yanında şunu da düşünebiliriz: Aşk, ihanet, fedakarlık daha çok bu gibi mekanlarda kendine yer edinebilir. Oluşturduğu karakterlerin özelliği de bizi böyle bir mekana yönlendiriyor. Çünkü Anadolu’nun bir köyünde böyle duygusal tipleri böyle kolay kolay barındıramazsınız. Aşağıda saray içerisinde olan ikinci tip olaylar genç kalfanın gözüyle bize veriliyor:

” Bir gece, dünyalar güzeli bir hanım sultanının ağladığını gördü, kendisinden kırk altı yaş büyük bir sancak beyine verilmiş ve uzak vilayetlerden birine gönderilmesinin hazırlığı yapılıyordu. Bir başka odada ağlayan bir kız vardı ve ertesi gün hareket edecek olan hanım sultana kırık dökük bir yazıyla mektup yazıyor, vallahülazim sen gidersen ben ölürüm , beni de al, götür beraberinde sultanım,diyordu.” Mekanda masalımsı bir özellik görülür. Aşağıda Ahter-Suhte, Hü ve Lâle hikâyesinden alınan bir kesitte bu özellik belirgin bir şekilde görülür:

” Saray-ı Âmire sisler içinde yüzen bir masal adası gibi ağır ağır karşısında ilk kez belirdiği zaman… Daha garibi kocaman sarayın sarı ve ölü ışıklarla aydınlık pencerenin kendisine birer birer açıldığını görmesi oldu. Önceleri inanamadı. Ama dikkatle bakınca bunun pekte rüya olmaması gerektiğini anladı.”

Mekana Yûsuf ile Züleyha hikâyesinden baktığımızda mekanın genişlediğini görürüz. Hikâyemize iki şehir (Ken’an, Mısır) girer. Ayrıca çöl, çarşı, doğa, Nil, Nun Masalları’ndan farklı olarak hikâyede de kapalı mekan kendini belirgin bir şekilde hissettirir: Saray, tapınak, köşk, zindan gibi ayrıca bu mekanlarda geçer. Bu hikâyedeki özellikleri belirtirken Yûsuf ile Züleyha hikayesinin daha önceden var olduğunu unutmamak gerekir:

Mekanın Nun Masalları’yla ayrıldığı yöne şunları örnek verebiliriz: ” İnsanın insana satıldığı her esir pazarı kadar esir pazarı.” “Vadi karardı. Nil’in çölün ve Ken’an’nın üzerine ay büyüklüğünde bir dairenin karanlığı düştü.”

Bu hikâyede de masalımsı mekanlara rastlanır. Züleyha’nın billur köşkü, ayrıca tapınağın tasvirindeki gibi yerlerde masalımsı bir hava sezinlenir: “Sulara gömüldüğü rivayet edilen kayıp kent hayaletlerinin, gizemli musikisi hâlâ duyulan dev heykellerin, ışıklarla yıkanan tapınak gölgelerinin arasında, kıyılar boyunca ilerlediler.”

Sonuç olarak şunu diyebiliriz Nazan Bekiroğlu hikâyelerini bize verirken mekanda realist bir tavır takınmaz, mekanı romantik bir halde verir.

ZAMAN

Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinde zaman belirsizleşir, kendini hissettirmez. Hikâyeler Osmanlı tarihindedir. Buda bizi zaman olarak Osmanlı’ya götürür.

Hikâyelerde iki zaman görürüz. Aktüel zaman, vakanın geçtiği zaman çok dardır. Birde art zaman diyebileceğimiz bir zaman vardır ki burada zaman alabildiğine genişler ve atlamalar yapar, zaman bir anda genişler, farklı yerlere gider olağanüstü bir hal alır.II. Mahmut zamanında iken kendimizi bir anda İstanbul’un işgalinde bulunuruz. Yaz ayında iken hiç farkında olmadan kendimizi güz ayında buluruz. Zaman insanı şaşırtacak şekilde verilir. Bu konuda Nusret Özcan’ın sözleri dikkate değerdir: “…Birden değişen, dış gerçeklerimize uymayan kaymalar, genişlemeler ve olağanüstülüklerle dolu bir hayat.” Yine aynı dergide Nazan Bekiroğlu’nun bu konuda bir açıklaması vardır:

“Modern hikâyenin baş kahramanıdır zaman. Ve bu artık klasik/geleneksel romanı var eden insanın kendisini ifade edebildiği kronolojik, istikrarlı (çizgisel) zaman değildir. Çizgisel zaman anlayışının tutarlılığı modern dünyanın parçaladığı insanın ruh yapısına müsavi olarak parçalanır… Nun Masalları’na gelince. Onu yazan XX.asırda yaşıyor, düne bugünün meselelerini, acılarını, yüklenerek ve yükleyerek, bugünden bakıyor. Böylece geleneksel olana modern zamanlardan, modern zamanların intizarında bakan yazar tekniğini modernizmden almaktan kendini alamıyor.”

Bu tür bir zaman anlayışı Bekiroğlu’nun dediği gibi yazarının modern bir zaman anlayışından hareket etmesindendir. Genç Mezarlık bekçisinin olağanüstü bir şekilde farklı bir zamana geçtiğini görürüz. Onların son öyküleri kısmında bu şöyle belirtilir:”Aradan ne kadar zaman geçtiğini kimse bilmedi. Aradan geçen zamanı bütün zaman bilimcileri hayretler içinde bırakacak kadar zaman dışı işlediğini de” Bekiroğlu bazı hikâyelerinde geriye dönerek vaka zamanıyla başlama zamanının farklı zamanlarda verir. Hat-Rasıt hikâyesinde padişahın çocukluk dönemine dönerek bizi daha eski zamana sürükler: Padişah bir anda kendini çocukluk anılarıyla bulur:”Daha küçücük bir şehzade-i civan-baht iken, kafes arkasında Habeşi bir çocukla oynadıkları oyunları…Çocukluğunda yine koca sarayın kaç kez sırılsıklam ağladığına şahit olduğunu da anlatacaktı.” Zamanı bazen masalımsı bir şekilde bize sunar: “Bu hem ay ışığıydı, hem güneş. Bir yanda gurup vardı, bir yanda dolunay.”

Buradaki zaman anlayışını verirken Nun Masalları’nı dikkate aldığımı belirtmem gerekiyor. Çünkü Yûsuf ile Züleyha hikâyesindeki zaman zaten bellidir. Sonuç olarak Bekiroğlu bizi 16.yy, 17.yy, 19.yy, 20.yy başlarında gezdiriyor. Kendi zamanına getiriyor. Çok geniş bir yelpaze içerisinde hikâyelerini sunuyor. Zaman ile mekan uyumunu güzel bir şekilde sağlıyor.

KONU

Nazan Bekiroğlu’da ana konu ‘aşk’tır. Her şey bu aşkın etrafında döndürülür. Ama bu aşkın nasıl bir aşk olduğunu öncelikle belirtmem gerekiyor. Yoksa ondaki çatışmaları anlamak çok zordur.

Bekiroğlu’ndaki aşk anlayışı maddi değildir ruhta tecelli eden aşktır. Dış güzellikteki aşk değil. Ondaki aşk anlayışına batı romanlarından örnek verecek olursak “Anna Karenina”daki “Anna Vranski” ilişkisinde Anna’nın aşkı “Vadideki Zambak’taki” Felix, Henriette arasındaki aşktır.Yine Türk romanından “Eylül”‘deki “Suat-Necip”aşkıdır. Bu romandaki aşktan ( ruhtaki aşktan geçici olmayan aşktan) yola çıkarak Doğu’nun bir özelliği olan merhale merhale yükselerek ilahi aşk dediğimiz aşka yükseliş, çıkış vardır. Bu konuda Bekiroğlu şöyle der:

“Aşkın, beşeri basamaktan ilahi kaynağa kadar geniş bir alanı taradığı muhakkak. Beşeri aşk, o en basit ve sade düzlem, karşı cinsler arası cazibe kanunu her insanın mutlak olan yurduna duyduğu özlemden farklı değil aslında. Ama bu basamakta henüz hangi kaynaktan gelen ışıkla gözlerinin kamaştığı fark edilemez… İlahi kaynağına idrak etmiş olan gerçek aşk ise mahiyetinin bilincindedir. Arada bir bilmek farkı sadece. Bilir ve ondan sonra buluruz”

İşte Züleyha’nın aşkı genç mezarlık bekçisinin aşkı bu yolu takip eder. Nazan Hanım aşka dair aynı dergiden başka bir kesit onun aşk anlayışını bize tamamen verir:

“Aşk, ezelin hatırasıyla başlayarak varlığın bilincine doğru yürüyen bir yoldur. Yaradılışın sırrı ve çözüm önerisidir. Kainatın ve onun efendisinin varlık nedenidir. Nihayetinde O’nun, kuluyla arasındaki en kestirme ilişki düzlemidir. Yani her şey anlamına gelir. Abn Arabi üzerinden gelen vahdeti vücutçu aşk tanımını aşkın mümkün tanımları içinde tek ve geçerli olanı olarak görüyorum. Görür ve hatırlarız. Ezelde verilmiş söz vardır, Araf 172. Hepsi bu.” İşte anlatmak istediği bu tip bir aşk anlayışıdır. Bütün çatışmalar bu düzlem üzerine oturtulur. Günümüz insanı aşkı maddi anlamda aramaktadır. Nazan Hanım’ın tabiriyle verecek olursak kalbin aynası paslanmış olması, zamanın cürümünün kalbi kör etmiş olmasıdır. İşte budur eski ile yeninin arasındaki fark budur “N” ile “Nun” un arasındaki fark, “Nun”daki meleklerin uçup gitmesi bize meleksiz bir “N”nin kalması bundan dolayıdır.

Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığı aşk temi üzerinde bütün çalışmalar örülmüştür. Eğer Nazan Hanım’daki bu aşk anlayışını kavrayamazsak ondaki çatışmalara tam olarak vakıf olamayız. O yüzden sığ okuyucuyu sıkar Bekiroğlu’nun eserleri.

Bu noktadan sonra onu çepeçevre saran konuları şöyle belirtebiliriz: Bekiroğlu nesnel anlamda maddi temellere oturan bir çatışmaya rastlanmıyor. Daha çok maddi olmayan, söylemsel olanla, hakikat dünyasının arasında bir eşikte durarak çatışma ve temalarını bu bağlamlardan seçerek yazma gayreti içerisinde temel çatışma ve olan olması gereken çatışması içerisinde kaybolan değerden (sadakat, incelik, zarafet, anlaşılmak) gibi değerlere yaslanır. Ama bu değerler aşk dünyası içinde yer alır bu dünya Tanpınar’ın ikinci zaman dediği yahut postmodern anlayış içerisinde sıkıştırılmış zaman diyebileceğimiz bir zaman diliminde yer alır. Aşk bu zamanın yegane öznesidir. Çatışmalar bu dünyanın dışında kalmakla gerçekleşir.

Görünen çatışmalar (güzel olan, çıplak olarak kendini hissettirecek olanlar) doğu-batı, sığlık-derinlik, sadakat-sadakatsizlik, padişah-hattat, sevgi-sevgisizlik iken asıl çatışmalar aşk dünyası içerisinde kabuğunu, maddi-ruh, gerçek-hayal, masal-gerçek çatışmaları altında asıl ruhun bu aşk dünyasından kalma yahut uzağında olma çatışması besler.

Bu söylediklerimiz eserleri de somut olarak yakalayabildiklerimden bazılarını belirtmeye çalışayım. Maddi olanla ruhta tecelli eden arasındaki farkı yazarın diğeri olan Nakkaş’ın kaleminden yazılan hikayenin bir kesitinde karı-koca arasındaki tartışmaya yükler: “kadın, gerçek gönüldedir ve gözle görülmez diyordu. Erkek ise, gerçek gözle görülür ve bedenleri doyurmaya yarar diyordu.”

Bekiroğlu aşktaki bu yükselişi bize genç mezarlık bekçisinde açık bir şekilde gösterir. Genç mezarlık bekçisinin önce genç kalfaya aşık olması anlatılmış ve orada mutlak olanı değişmeyeni bulmasına gidilmiştir. Aşağıda genç mezarlık bekçisinin iç çekişmesinin yükselişinin anlatıldığı güzel bir kesit verilmiştir:

“Bütün istediğim şimdi bu ışığın aydınlığında gerçeği görmek. Bu ışığın aydınlığında sevgiliyi göreyim. Tükenmeyen ve kalıcı olanı. Dokununca yok olamayanı.” Yusuf ile Züleyha Hikayesinde Züleyha’nın durumu bize bu yükselişi, Yusuf’a duyduğu beşeri aşktan, Allah aşkına yükseldiğini gösteren bir kesit Züleyha’nın dilinden veriliyor:

“Senin huzuruna varmadan daha, bedenimin kirini göz yaşlarımla yıkamadım mı? Yusuf’un gömleğini, o gömleği yırtan şu ellerimle arıtmadım mı? Beni sana getirmeyecekse Yusuf’un aşkını ne yapayım? Rabbim duy beni!” Bir başka çatışmada yazmak ile yaşamak arasında yaşanır. Yaşamayı akıl, yazmayı kalp olarak alırsak burada da bir çatışma doğar ayrıca yazmak zorundadır. Aynı zamanda yaşamak, işte dengesini sağlamanın çatışması verilir bize. Çünkü sanatçı olan bir kişi içindekileri dökmezse acı çeker hatta Bekiroğlu’nun tabiri ile ölür. Kendini tamamen yazmaya verirse yaşamadan vazgeçmek zorundadır. İşte yazar eserinde bir başka çatışma olarak sunar bunu bize.

Bekiroğlu’nun kullandığı başka bir çatışma ise kalabalık-yalnızlıktır. Anlaşılma kaygısıdır. Nun Masalları’ndaki en acı verici yalnızlığı ise “son padişahta” sunar bize çünkü son padişah kalabalıklar içerisinde anlaşılmamasından kaynaklanan bir yalnızlık çeker. Nazan Hanım “Nigar Hanım, Sevgili” bölümünün başında yalnızlık üzerine söylediği kısım dikkate değerdir:

“Çokça kalabalıklar içinde çokça tenhalıklarımla baş edebilmek için bütün gül defterlerimi Nigar Hanım defterine dönüştürmek istemem.” (Burada Nigar Hanım’ın defterlerine dönüştürmek istememesi Nigar Hanım’ın defterlerinin yayımlanmamış olması ölümünden 50 yıl sonra defterlerinin araştırılmasını istemiş olmasıdır.)

Ayrıca tarihe sevgiyle bağlı olması konularını tarihteki kahramanlara yükleyerek bizlere vermesini sağlar. Feride İkbal’in Kara Yağmur hakkında söylediği dikkate değerdir: “Kara Yağmur maziye sevgiyle bağlı olan muhayyilenin şiirsel bir buruklukla iç geçirmesidir.”

Yine Feride İkbal’in Bekiroğlu’nun hikayelerindeki arayışı şöyle açıklar: “Aslında kitaptaki tüm hikayeler, paralel bir tarzda hikaye kahramanlarını, hikayeciyi, okura kendini derince arayışın odağında buluşturarak, insanın “öteki”ne gereksinmesi dahilinde erişilen kimi “hal”lerin şiirsel bir anlatımda verilişidir.” (Bütün bunları söyledikten sonra işlediği temaları şöyle sıralayabiliriz: Aşk, ihanet, yalnızlık, vefasızlık, sadakat, din, ruh, bezm-i elest, hayal, gerçek, bağışlama, düş, rüya, iftira, hüzün , nefret, adalet, kader, sabır, pişmanlık, korku, bağışlama, tabiat, masal, tarih, doğu-batı” gibi temalardır. Ahmet Kavaklı’nın Bekiroğlu için söylediği şu cümle çok önemlidir: “Kısacası Nazan Bekiroğlu hem hayat, hem tarih, hem masal olsun istiyor.”

ANAFİKİR (MESAJ)

Nazan Bekiroğlu’nun hikayelerinde anafikir çıkarmak çok zordur. Onun vermek istediği ana mesajı anlamak için üçüncü boyuta inebilmek gerekir. Bu bağlamda vermek istediği mesajları elimden geldiğimce bulmaya çalıştım.

Bekiroğlu’nun hikayelerindeki özü Hayrettin Orhanoğlu’ndan alınmış ödünç bir cümle ile şöyle diyebiliriz : “İnsanın kendi asli yaradılışına, var oluşuna hıyanet etmemesidir.” Ana hat bu olmakla birlikte, bunun bağlamında başka mesajlar da verilmiştir. Nazan Bekiroğlu müslüman kültürünün özelliği olan “mutlak kötü yoktur, mutlak iyi vardır.” Düsturunu tüm yönleriyle bize vermeye çalışır. Bunu biz Züleyha’da görürüz. Yusuf’un kardeşlerinde hattatta, genç mezarlık bekçisinde biraz dikkat ettiğimiz takdirde görebiliriz. Çünkü bunlar kötülük işlerler, hıyanet ederler fakat daha sonra orda kalmayıp iyiliğe, doğru olana yönelirler.

Bize Nazan Bekiroğlu önyargılı davranmamayı öğütler. İşte Firavn’un üzerinde bu tezini gerçekleştirir. Firavn Yûsuf’u zindandan alarak baş aziz yapar. Çünkü önyargılı değildir. Bunu Firavn şöyle belirtir : “Yûsuf’u görmek, Yûsuf’u farketmek, Yûsuf’a inanmak, Yûsuf’u bilmek; bu değil mi farklılığı ? Potifar ‘da yanılmak ama Yûsuf’u aziz yapmak bu değil mi başkalığım ?” Firavn zindandan aldığı birini tercih etmekle ülkesini açlıktan ve sefaletten kurtarttıran önyargısız oluşudur.

Bir başka mesajı tarihle bağlarımızı kopartmamamız gerektiği, geçmiş kültürümüzün bir kenara itilmemesi gerektiği fikri, kendi değerlerimize yabancı durmamamız gerektiğimizdir. Bu konuda Akşamın Ağası hikâyesinde yazar ile Hamid’in amcası arasındaki diyalog bize her şeyi verir: “… Sizden bize ne kalıyor? Bütün kapıları kapatalım mı? Yanlış anladın galiba, dedi. Bizsiz hiç olmayacaksınız. Bizler elbette hissettik. Bir hayatımız elbet vardı. Sen Çeşminur’u hiç bilmedin. Gözleri daldı. Beni söyletme, dedi. Bizi bulmak size düşüyor, bize değil.” Bir başka mesajı son pişmanlık fayda vermez. Bunu hattatın durumundan bize sunuyor. Karısını ve padişahı iki üç defa aldatan hattat pişman olur. Fakat artık kaçmış olan bir tren vardır. Bunu hattatın dilinden yazar şöyle verir : “Karısının yüzündeki her çizginin, saçındaki her beyazın öyküsünü biliyor olması bir başka türlü içini yaktı. Hatta çok fazla acı çekiyordu. Çok fazla acı çekiyordu ve yapabileceği hiçbir şey olmadığını bilmesi acısını arttırıyordu… Ve hattat defterlerinin bomboş olduğunu görüyor, bembeyaz kağıtlardaki simsiyah bir lekeye bakarak, hıçkırıklarıyla kahkahaları arasında, oysa benim ne güzelliklerim vardı, diyordu. Ne hüzünlerim. Oysa benim ne öykülerim vardı, diye ağlıyordu.” Bunların yanında insanın gurbette olduğunu unutmaması gerektiği. İnsan beşerdir şaşar, önemli olan o hatadan geri dönülmesidir. Nun Masallarından bir cümle : “Vaat ettiğin ülkeyi vermeyenlerden olma ki vaad edilen ülkesi verilmeyenlerden olmayasın.” İnsanın bezm-i eleste bir söz vermiş olduğunu hatırlatmak ister. İnsanoğlunun şer bildikleri aslında hayırdır. Bunu bize genç mezarlık bekçisinin durumu ile sunar. Genç mezarlık bekçisinin sevgilisine vermek için yetiştirmek istediği gül yerine, lale çıkar. Genç mezarlık bekçisi laleyi şer görür ve onu ezer. Aslında şer dediği sevgilisinin ilacıdır, yani hayırdır.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Bizden istenen tarihe, yahut hayata, yahut geçmişe, yahut zamanın kendisine, yahut herşeye asıl anlamıyla bakmak. Yazarın tümü ile üstlendiği tez, üstüne basa basa belirttiği mesaj bu. Son söz olarak Nazan Bekiroğlu’ndan ödünç bir cümleyle “Nokta vesselâm.”

Türk Edebiyatı (Genel)

TÜRK EDEBİYATI

1-Nazan Bekiroğlu’nun edebiyat serüvenini, yazıya başlayış serencamını kendisinden dinleyebilir miyiz?

1-Anlatacak fazla şey yok aslında. Görünürdeki hayatıyla; suyun kıyısına kurulmuş bulutu, yağmuru, denizi, dalgası, ufku bol bir kentte 1957 yılında dünyaya gelmiş, yaşadığı ömrün neredeyse tümünü aynı kentte geçirmiş, romanlar ve kadın edipler üzerine çalışmış bir Yeni Türk Edebiyatı doçentiyim. Fakat şu söyleşi manzumesinde beni size muhatap kılan başka bir serencamdan söz etmem gerekiyorsa eğer: Daha küçücük yaşlarda, yazmak için yaratıldığını, yazıdan başka bir şey yapamayacağını fark etmiş ve kendisini geleceğe bu ihtiyaç doğrultusunda biriktirmiş bilinçli ve bahtlı yazarlardan değilim ben. Ancak yazı hayatında beni müstahak kılan bir şey varsa o da bilinçsiz arayışımın alabildiğine bilinçli sancısıydı. Arayış ama neyi ve nasıl? Aradığının ne olduğunu bile bilmeyenin bulmaktan söz etmesi abes elbet. Hatırladığım, dışımdaki kainatla irtibat kurabilme ihtiyacının can acıtıcılığı. Bu işte, bu gerçekten çok erkendi. Yıldızlara akıp da “iyi ama şimdi ne olacak”, bunu bilmemenin sancısı. “Karanlığı delen yıldız”ı gösteren yok, varsa da gözleriniz yetersiz. Resimde aradım bir ara aradığımı. Oysa ne kötü seçimdi, edebiyat tahsil etmişken, resim tahsil etmemişken. Resim elbette yetmedi çünkü yetmezlik bendendi. Sonra nihayet yazı geldi. Kendimi yazı ile daha rahat ifade edebildiğimi fark ettim. Yazı ama bu defa da hangi kanaldan ve nereye kadar? Bunun hesabını hiç yapmadım. Sadece içimdeki -ne ise-onu tanıyayım, ona dokunayım, onu görünür kılayım ve biraz soluk alayım, paniğim buydu. Bir problem vardı ama neydi? Alt kat komşum üst kat komşum, öğretmenler odasındaki matematik hatta edebiyat öğretmeniyle konuşamadığım, konuşmaya kalkıştığımda yadırgandığım şeyler. Yemek örgü tarifleri, KDV fişleri, akşamki maç sohbetleri, boğuluyordum. Belki yıllar sonra ben artık olgun bir kadın/yolun ortasında bir akademisyen/yolun başında bir yazar iken (aslında bunlardan sadece biriyken, diğerlerine sadece gölge düşürürken) Nigar hanımın günlüklerini bu yüzden bu kadar iyi anladım. Sonra öğretim görevlisi olarak eğitim fakültesine geçtim. Bu işi hep beni kurtaran bir değişim olarak milatladım hayatımda. Ve çok sorulan sorudur, nasıl bağdaştırıyorsunuz diye, bağdaştırmadım, böyle bir kompleks oluşturmadım, akademisyenliğim bana akademik disiplin ve yerleşik bir beğeninin boğucu bağlarından ziyade, ki onları bertaraf etmek zannedildiği kadar zor değildir, üniversite serazatlığını yakaladığım sınıf olarak geldi. Odamdan çok sınıftaydım daima. Ve öğrettiğimden çok öğrendim. Öğrencilerimin, üzerimde hakkı büyüktür. Belki bu yüzden akademisyenliğe bağlandığım nokta bende çelişki değil de rahatlama oluşturdu. Akademisyenliğime ve bunun bana sağladığı imkanlara çok şey borçluyum. Yazar filan olduğum için değil öğretim elemanı olduğumdan olacak o sıralarda Dolunay dergilerinden gönderiliyordu bana. Bahaeddin Karakoç’un dergisi, bilirsiniz. Diyebilirim ki yayımlanması için değil de bölüşmek için yazılarımdan birini, belki birkaçıydı, Bahaeddin Bey’e gönderdim. O, gençlere duyduğu inanılmaz güvenle yayımladı ve teşvik etti. Hiç yayımlamayı düşünmediğim hikayeler yazdım, şiirle kendimi ifadeye çalıştım, şimdi çok gülüyor ve bucak bucak saklıyorum şiirlerimi. Sonra Türk Edebiyatı ve ardından Dergah macerası. Sonra Mustafa Kutlu’nun tam zamanında ama tam zamanında uyarısı: “Şiiriniz oluşmakta olan hikayenize zarar veriyor, bırakın”. Elbette. Çok da iyi oldu. Ama şiire yaslanan bir nesir doğdu. Neticede şiirin sanatların sultanı olduğuna inanan, şiirle uzaktan muaşakaya razı olur ve onu evine gizlice buyur eder. Hikayemdeki şiirin iç yüzü bu işte. Neticede geç olsa da bana verilen dilin ne olduğunu fark ettim. Uzun zaman kitaba direndim. Sonra Nun Masalları geldi. Ardından da Şair Nigar Hanım, Halide Edip Adıvar, Mor Mürekkep ve Yusuf ile Züleyha .

2-Şair Nigar Hanım sanırım doçentlik teziniz. Daha sonra Halide Edip Adıvar’ı yazdınız. Edebiyatımızın bu ilk hanım şair ve yazarını özelliklerini tercih ettiniz. Geçmişteki hanım edebiyatçılarımız hakkındaki önemli araştırmaların yetersiz olduğuna inanıyor musunuz?

2-Doğru, Şair Nigar Hanım doçentlik tezim. Halide Edip de doktoram. (Küçük bir başvuru kitabı olarak piyasaya çıkmış bulunan Halide EdipAdıvar kitabını bir başvuru kitabı olmaktan öte anlamlandırmıyor ve Halide Ediple ilişkimi yayımlanmamış bir doktora tezi olan teknik çalışmayla sınırlı tutmayı yeğliyorum). Fakat doktora disiplininde beni terbiye eden, bir monografi mevzuu olarak Halide Edip değildi. Onun romanları üzerine çok teknik bir çalışma yapmıştım. Yirmi bir romanın temel yapısını ve roman unsurlarını bıkmadan usanmadan gözden geçiriyorsunuz teker teker ve bu tamamen eş zamanlı bir çalışma. Yani eser kendi içinde bütünlüğü kurulmuş bir yapı olarak ilgilendiriyor sizi. Halide Edib’in II. Abdülhmit ya da Cumhuriyet döneminde yaşamışlığı kadar bir kadın olması da sizi ilgilendirmiyor. Art zamanlılıktan bilinçle mahrum bırakılmış böyle bir çalışma sizi bir kadın yazar üzerinde çalıştığınızı unutma raddesine çok kolay getirebiliyor. Diyebilirim ki bir kadın edip üzerine çalışıyor olmayı bilmenin bilincini ancak Nigar Hanımda ve onun getirisi olan yan araştırmalarda yaşadım. Sorunuzun ikinci kısmına gelince; bir akademisyen ve/veya bir edebiyat ilgilisi olarak baktığımda sadece kadın edipler değil tümüyle edebiyatımız üzerindeki araştırmaların eksikliğini fark edenlerdenim.(Kadın ediplerden bir kısmı üzerine önemli araştırmalar yapıldı fakat bunların dışında kalan ve araştırılması gereken pek çok isim ve alan var). Kadın edipler üzerine yapılacak araştırmanın tek başına bir anlam ifade etmeyeceğinin de bilinmesi gerek. Edebiyat tarihinin yazılamadığı, biriktirenin dağıtmadığı, eleştiri geleneğinin oturmadığı oluşmadığı, asıllar olmadığı için sahtelerin yer kapladığı yerde neyin tamlığı ile teselli bulabiliriz ki?

3-Hikayelerinizi geç de olsa Nun Masalları ismiyle kitaplaştırdınız. Bu hikayelerde geçmişin güzelliklerini bir demet halinde bugünün insanına uzatıyorsunuz. Hikayelerinizin ana ekseni sevgi. Bugünün insanına sevgiyi aşkı anlatmak zor mu? Anlaşılmamak korkusu hiç sardı mı içinizi?

3-İlgimin, salt geçmişin güzelliklerini günümüz insanlarına göstermek kadar sade olmadığını açık kalplilikle ifade edeyim. Geçmişin güzellikleri beni zannedildiği kadar tek başına ilgilendirmiyor aslında. Cazibesine kapıldığım şey, nostalji edebiyatı ya da “ah Osmanlı” gibi durmasın. Okuyucu yazdıklarımda geçmişin güzelliğini görüyorsa, bir katmanında bunu da taşıdığındandır diyelim ama ben en fazla dünün, bugünün ve yarının da üzerinde duranın ne olduğunu merak ediyorum. Ana eksenin aşk olması bir bakıma bunun getirisi. Çünkü aşk dünü, bugünü ve yarını birbirine bağladığı gibi onu anlamların da üzerinde olana bağlayan sayılı birkaç müşterekten biri. Varlığın sağaltılma alanı. Evrenin özetine müsait bir suhuf. Öyle ki dramatik yapıları aşk ekseninde işlevsel kılınan bu kahramanların muhayyileleri, bilinçleri ve tecrübeleri kendi zamanlarının sınırları içinde haps olunmuş değil. Bizi biz yapan, bilinç katmanlarımızın taşıdığı kronolojik tecrübedir. Ben bir yirminci asırlıysam Alp Er Tunga’dan Descartes’e, Kanuni’den Edison’a, bütün bir geçmişin tecrübesiyle yüklüyüm. Benim muhayyilemin sınırları, gizli ya da aşikar, ben farkında olayım ya da olmayayım, bunlardan örülmüştür. Hayata bakışımı bir on altıncı asırlının hayata bakışından ayıran budur. Ve benim hayata bakışımdan da bir yirmi dördüncü asırlının hayata bakışını, benzer şeyler ayıracaktır. O zaman muhayyilesi yaşadığı zamanın dört beş asır sonrasının insanlarında görülebilecek problemler, meraklar, ilgiler, çözümler ya da çözümsüzlüklerle örülü kahramanlar sadece geçmişin kahramanları olamazlar. Onları geçmişin kahramanları olarak görmektense geçmişe, düne ve bugüne eşit mesafede duran ama geçmiş zaman elbiseleri giymiş kahramanlar olarak görmeyi yeğliyorum.

Anlaşılamamak? Bu günün insanına sevgiyi, onun öznel düzlemde bir tezahürü, türevi olan aşkı anlatmak? Ben de bugünün insanıyken. Bu pek zora benzemiyor. Belki en fazla anlaştığımız yer orası. Hayat cömert ve ben konuşkanım. Ama sadece o kadar. Sadece o kadar, diyorum çünkü üzerine giydirilen elbise aşkı maruf kılıyor ve aşk o kadarla kalıyor. Oysa hikaye daha yeni başlıyor. Ve anlaşılamamak da işte burada başlıyor. Bu kadar anlaşılmazlığından şikayet edilip de bu kadar anlaşılan bir yazıcı, nasıl olup da böyle oluyor, bunu da ben anlamıyorum. Korkuya gelince. Hayır. Anlaşılamamaktan korkum filan olmadı. Korksam yazmazdım. Bedeli hayat olan yazının anlaşılabilirliği ya da anlaşılmazlığı beni çok da fazla ilgilendirmiyor. Yazan, neticelerini göze almak zorunda. Okuyucu yazarını seçtiği gibi yazar da okuyucusunu seçer. Bir kişi anlasın yeter. Diğerlerini gözen çıkardığım anlamına gelmese de böyle bu.

4-Bir konuşmanızda ben seçimimi kalpten yana koyuyorum diyorsunuz. Kalpten kastınız nedir, biraz açar mısınız?

4-İnsan olarak tarihçemizi hem düşey ve hem de yatay olarak bölüyor kalp ve akıl, ruh ve beden. Akıllı olmakla değilse de akılcı olmakla övünmekten yana değilim ve şimdilik kendisiyle irtibat kurmak istediğim mutlak hakikatle aramdaki ilişkiyi aklın değilse de akılcılığın düzenleyemeyeceğini bizzat o disiplinin kendisinden öğrenmiş bulunuyorum. Hakikatin ve mananın kapılarının sadece pozitif bilgilerle açılmadığını öğreneli ise daha da çok oldu.Kendisiyle irtibat kurmaya çalıştığım hakikatle aramdaki en kuvvetli bağ olduğu gibi bana ait sınırsız özgürlüğü sağlayan şey de kalp. Neticede bütün bunları yazdı yazıcı, bunu kalp hissetti bunu kalem yazdı, benim hikayem bu kadar. Mektubat-ı Geylani’de deniyor ya, “kalp sensin, ama sen nesin”. Sanırım gerçek bilgiye giden yol benliği bilmekten geçiyor o da kalbi işaret ediyor. Kalp ne kadar yorgun olsa da.

5-Kitaplaştırdığınız Mor Mürekkep yazıları bir köşe yazısı olmaktan ziyade birer deneme. Hikayeden yorulduğunuzda denemeye mi sığınıyorsunuz. Denemenin neredeyse edebiyatçı ile okuyucu arasında en sağlam diyaloglardan birinin kurulmasına vasıta olduğu gözleniyor. Denemenin gücü nereden geliyor sizce?

5-Makale fazla ciddi ve resmi. Hikaye fazla kurgusal (Yine de bu cümle benim kendi adıma doğru adresin hikaye olduğunu gerçeğini değiştirmesin). Kurgudan yorulan/bıkan/ya da selametle çıkan, azade yazmalara kaçmak istiyor. Peçesiz, tereddütsüz. Bunun adı deneme. Okuyucu nezdinden baktığımızda, yazının asli parçası olarak görülen (öyle mi acaba?) yazara talip olan okuyucunun, hikayede sarf edeceğinden daha az gayretle yazıcıya ulaşmak için çalacağı kapı deneme. Sabırsız okuyucu hikayeden çok denemeye talip. Deneme yazıcıyla okuyucuyu vasıtasız, perdesiz bir araya getiriyor. Fakat türler arasındaki sınırların epeyce bulanıklaştığı böyle bir edebiyat dönemecinde deneme ile hikaye arasındaki farkın söz gelimi makale ile hikaye arasındaki kadar derin olmadığının da farkındayım. Bilhassa taklide (mimesise) değil de tecride (soyutlamaya) dayalı bir hikaye anlayışı taşıyan yazıcı bizi denemeye benzer hikayeler dahası hikayeye benzer denemelerle karşı karşıya getirmekten imtina etmez. Ama aslolan hikayeyse, yazıcı, denemeyi hikaye için var olduğu müddetçe muteber tutar. Kaleminin temrini, kalbinin temrini denemedir.

6-Yusuf ile Züleyha isimli eseriniz geniş yankılar uyandırıyor. Bir peygamber kıssasından yola çıkarak yaşanan bu hikaye aşkın nihai noktasına işaret ediyor. Halk edebiyatımızın en yaygın metinleri olan Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Leyla ile Mecnun gibi ölümsüz aşk hikayelerine de günümüz insanının büyük iştiyakı gözleniyor. Bu hasret aşkın bu gün deforme edilmesinden mi kaynaklanıyor?

6- Aşkın deforme edildiğine inanmıyorum, desem fazla iyimser mi görünürüm acaba? Fakat bu konuda iyimserim. Aşk ise, deforme olmaz, deforme zannedilen şey bir tanı eksikliğinin işaretidir. Aşkın, güzelliğin ve iyiliğin kaynağı tek ve mutlaktır çünkü. Kalp bunu taşır ve yansıtır. Aşk değil kalptir deforme olan. Bu yüzden kalbin aynasının parlatılması ve cilalanması gerekir ki kalp aldığı ışığı iyi yansıtsın. Fakat diğer yandan kalp sezer ve özler. Ne olduğunu bile bilmediğini. Çünkü ezelde verdiği sözü fark etmese de hatırlamak ister. Öyleyse kalbin onarılması gerek. Geleneksel aşk hikayelerine günümüz insanının ilgi göstermesi hasara uğramış kalplerdeki arayışın görüntüsü. Ki hasar bireysel hasar olmaktan ziyade kolektif bir hasar. Çağın yaralı ruhu. Ama uzak bir hatıra var. Kalp arıyor.

7-Siz aynı zamanda üniversite öğretim üyesi ve roman uzmanısınız. Türk romanını bütün olarak ele aldığınızda bu gün geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

7-Bu hususta fazla iyimser değilim. Türk romanının bugün geldiği durakta eğer birkaç münferit başarı varsa, ki bunların da bir kısmı popüler çarkın öne çıkardığı başarılı gibi gösterilen romanlardır, ya da arenada siyasi kıymetiyle yer tutan eserlerdir, nihayet bir kısmı ise gerçekten münferit ve münzevi başarılardır, bunların tek başına, bir Türk romanını var kılmaya yetmediğini görmek mümkün. Bir roman geleneği birbirinden en uzak gibi görünen örnekleri arasında dahi ortak bir ruhu terennüm eden ve ne kadar farklı da olsa aynı dünyadan soluk alıp vermiş, aynı kolektif bilinç katmanlarından geçmiş yazarların var ettiği romandır. Bunun arkasında da roman adına bir geçmişin, evrimin, geleneğin yer tutmuş olması gerekir. Biri devrimci biri değil, ama Rus romanı dünyaya Rus romanı gibi bakar. Bizde olmayan bu. Çok kısa zamanda bir şey olmayacağı kesin. Bir müddet daha popüler köpükler ya da münferit ve münzevi başarılarla yetinmek zorundayız. Karanlık gökte yapayalnız parıldayan birkaç ışık.

8-Çok sorulan bir sualimi yöneltsem kızmaz mısınız? Bir uzman olarak Türk romanının kilometre taşları… Veya kesinkes okunması gereken Türk romancıları… Bu soruyu en iyi Türk romanları hangileridir diye değiştirebiliriz. (Suale cevap ihtiyaridir ama verilirse memnuniyeti muciptir).

8-“En iyi Türk romanları hangileri” sorusuyla “Okunması gereken Türk romanları” sorusunu değiştirmeyelim isterseniz. Edebiyata merbut birisinin en iyilerinden olmasa da mutlaka okumuş olması gereken romanlar vardır. İnanıyorum ki her yazıcı Türk romanının evrimini kendi içinde idrak etmek zorunda. Klasik eğilimleri kendi tecrübesinde tanımayanın romantik bilgiye erişmesine imkan yok. Romantik eğilimleri tecrübe etmeyen de realist bilgiye ulaşamaz. Ve bu böyle süre gider. Edebiyat tarihi her yazıcının içinde bir kez daha kurulur. Tanzimat’tan başlayarak 60’lara kadar gelelim. Namık Kemal, İntibah ilk roman. Ekrem, Araba Sevdası; Sezai, Sergüzeşt, Küçük Şeyler (hikayeyi de katalım). Sonra Servet-i Fünun. Halit Ziya, Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah; Mehmet Rauf, Eylül. Sonra Ömer Seyfeddin’in hikayeleri. Refik Halid, Memleket Hikayeleri, Gurbet Hikayeleri. Sonra Halide Edip, Handan, Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek. Reşat Nuri, Çalıkuşu. Yakup Kadri, Yaban, Kiralık Konak. Sait Faik’in hikayeleri. Memduh Şevket Esendal’ın hikayeleri. Sabahaddin Ali, hikayeleri, Kuyucaklı Yusuf. Tanpınar, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yaz Yağmuru, Abdullah efendinin Rüyaları. Peyami Safa, Yalnızız, Matmazel Noraliya, 9. Hariciye Koğuşu. Tarık Buğra, Küçük Ağa, İbiş’in Rüyası. Kemal Tahir, Devlet Ana. Tabii bunun fakültelerde az çok Türk romanının kronolojisini kavratmak için izlediğimiz ve 1960’lara kadar ancak gelebilen sade bir müfredat olduğunu ilave edeyim. ‘70 sonrası farklı bir hikaye.

En iyileri sorusuna gelince. Bizde Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yalnızız ve Devlet Ana estetik romanın kilometre taşları olarak görülebilir. Sinekli Bakkal ilginç ve renklidir. Bu liste az çok değişik sıralama, ilave ya da çıkartmalarla elbette yeniden tanzim edilebilir. Benim seçtiklerime gelince: Sinekli Bakkal, 9. Hariciye Koğuşu, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü

9-Üniversitede hocalık, sanatkarlık ve köşe yazarlığı. Hikaye ve denemeleri bir arada tutsak ile bir sanat karın serazatlığı ile birilim adamının ciddiliği, disiplini ara sıra çakışmıyor mu? Tanpınar gibi ikisini el ele yürütmek mümkün mü? Sanatkarlık ve alimlik atbaşı çok uyumlu gidiyor mu?

9-((bu soruyu ilk sorunun içinde büyük ölçüde cevaplamıştım. Bu bakımdan tekrar cevaplamıyorum, çıkaralım).

10-Nazan Bekiroğlu’nun yazdıkları ve yazacakları… Tezgahında şu an dokunanlar.

10-Fazla bir şey yok. Uzun süre geniş çaplı bir şey yazabileceğimi zannetmiyorum.

Timaş Sanal Sohbet (genel)

Çocukluğunuz nerde geçti bize biraz anlatır mısınız?

Çocukluğum Trabzon’da geçti. Bilinçaltında bir şehzade sancağı yatar onun. Yağmuru, bulutu, denizi bol bir kent. Hep de orada yaşadım. Çocukluk yıllarım su kıyısında kurulmuş bu kentin tahribata maruz kalmaya başladığı fakat yine de ele gelir pitoreskin mevcut kaldığı yılların bir kısmını içerir. İlk altı yaşım özellikle. Sözgelimi denizin doldurulmasıyla elde edilen ve kumsal/yalı görüntüsünü yok ederek kentin dokusundan geçen sahil yolu benim kentimin tarihçesini de ikiye böler. Bunları o zaman hissedemezdim ancak şimdi fotoğraflara bakınca. Nasıl bir çocukluk? Epey yalnız bir çocukluk. İlk altı yaşım boyunca çok odalı, çok bahçeli, müstakil bir evde yaşadık. Annem titizdi. Türkçe’m bozulmasın diye sokağa, diğer çocukların arasına asla bırakmazdı. En ufak bir telaffuz hatası anında uyarılırdı. Mahalli kültürü en yoğun alabileceğim alan olan dil böylece tıkanınca, mahalli kültür kanalı da bende tıkanmış oldu. Yalnızdım, çok. Evde büyük bir kütüphane vardı. Sonra tahmin edebileceğiniz kalıplar işte: Babasının kütüphanesi. Uyumluydum. Bir anne ve babayı, öğretmenlerini mutlu edebilecek çocuklardan biriydim sanırım. Ciddi ciddi çalışkan filandım da. Yani o uslu sevimli kız çocukları vardır ya öyle işte. Uyumlu ve muti kılınmış çocukluğumun, daha sonra içine düşeceğim yüksek gerilim ve uyumsuzluk hattında kuvvetli bir etkisi olduğunu zannediyorum.

Çocukluğunuzda hayal kurmayı severmiydiniz veya ne kadar hayal kurardınız?

Hayalperestin tanımı içsel serüvenlerin hariçteki dünya ile ilişkileri ihlali anlamına geliyorsa, hayır bu anlamda tipik hayalperest değildim. Belki benim asıl acım dış dünya ile ilişkilerimin sağlığının bozulmasına izin vermeyecek kadar da mantıklı ve realist bir yanımın varlığı idi, kim bilir. Hiçbir zaman hayallere dalıp da ocaktaki yemeğin ateşini söndürmeyi unutmadım örneğin, sınavlarımı ihmal etmedim, okula geç kalmadım, evin yolunu şaşırmadım. Böyle şeyler. Fakat şimdi buradan bakınca haricî âlem üzerinde aşırı bir hassasiyet ve dikkat sahibi olmuş olduğumu fark edebiliyorum. Dokunma duygusunun yüksekliği (hala dokunmak benim için önemlidir, bir şeyi dokunmadan tam anlamıyla kavradığımı düşünemem), temaşa arzusunun had safhada seyri, gündelik maceraya değilse de eşyanın mahiyetine dair meraklar filan. Öyle şeyler işte. Dışta başlayıp içte süren bir hayalim vardı galiba. İçte başlayıp içte bitmezdi.

Geçmişe dönüp baktığınızda çocukluğunuzda sizi olumlu veya olumsuz yönde etkileyen bir hatıra canlanıyor mu?

Tabii. İlk altı yaşımı geçirdiğim çok odalı çok bahçeli bir evin armağan ettiği sosyal ve içsel yaşam renginin daracık bir daireye geçişle uğradığı sekte. O zamanlar çocuktum, bu geçişin içerdiği yoğun imgesel anlamı çözebilmiş değildim fakat bu gün bu değişimin içsel serüvenimde önemli bir anlam taşıdığını görüyorum. Ve o evden daracık balkonu olan bir daireye geçerken köpeğimizin birilerine verilmek mecburiyetinde kalmış olması, o hayvancığın götürülürkenki ağlamaları filan. Ki minicik bir sokak köpeğiydi, gelip kendi özgür kararı ile bizim evimize iltica etmişti ve bir kış sabahı beş yaşındaki bir çocuğa verilebilecek en büyük armağan, karların arasında kaybolacak kadar küçük bir köpek yavrusunun bahçedeki varlığı idi. Sonra ölüm var. Babamın ölümü, on dört yaşındaydım. Bütün aileye yüklenen acıları tek başıma taşımaya niyetlenirdim. Birilerinin yerine kefaret olarak. Niye böyle yapardım bunu da bilmiyorum ya. Aslında bütün çocukların yaşadığı türden acılar.

Çocukluğunuzun şimdiki konumuzda bir etkisi oldumu?

Elbette! Toprağa düşen bir tohumun uyku döneminde içerdiği bütün anlamların daha sonra açığa çıkması gibi çocukluk bütün insanların yaşayacaklarını kodlayan bir çekirdektir. Herkes için de bu böyledir benim için de böyledir.

Bir yazar olarak günlük yaşantınız nasıl geçer, herşeyi yazmak mantığı ile mi görürsünüz gündelik isteklerinizin ne kadarı gerçekleşir yani herşeyiniz bir programa mı bağlı?

Evren karşısında geliştirilmiş özel ve öznel bir algı tarzının sahibidir yazar bütün sanatkarlar gibi. Fakat bu algı tarzını her an uhdesinde taşısa da, her an yazar değildir bir yazar. Yazdığımız zamanlarla yazmadığımız zamanlar arasında bariz bir benlik farkı vardır. Yazının içine düştüğüm zaman her şeyi, en ilgisiz gibi görünen bir şeyi bile dönüştürerek algılayan bir bilinç ve his düzleminde seyrederim. Yazının koridorudur bu ve onun içinden geçerken her şey koridorun duvarlarındaki aynalarda görüntü verir. Ve ancak yazarına malum o kadar çok ayrıntı, başladığı yerden o kadar çok uzakta bir yere düşerek görüntüye dönüşür ki buna yazar da şaşa kalır. Programlı değilim, asla. Gündelik işlerim arasında programı en geçerli olan her halde saatleri belirli ve zorunlu olan derslerim.

Ileriye yönelik olarak düşündüğünüz projeler var mı?

İleriye yönelik proje yapmam, yapsam da uyamam. Kaderiyeci yanım baskın, tedbiri terk etmemekle birlikte. Uzun vadeli hayallerim yok. Fakat öyle görünüyor ki bundan sonraki hayatım, ne kaldıysa, daima yazıyla iç içe geçecek.

Bir yazar olarak en çok beğendiğiniz ve okuduğunuz yazarlar kimler?

Ben Dostoyevski hayranıyım. Bunu daha genişleterek tümüyle Rus edebiyatına teşmil kılabilirim. Tolstoy, Puşkin, Gogol, Turgeniev gibi dev isimlerden başlayarak Rus romanındaki beşerî azamet karşısında soluk kesici bir duyguya kapılıyorum. Bunun nedenini çok düşündüm, doğrudur, “edebi kısmetin kumaşı dağıtılırken Rusların payına roman düşmüştür” ama Fransız romanı karşısında aynı heyecanı almamamın nedeni nedir? Öyle hissediyorum ki bidayetten beri bir Türk romanı olabilseydi Rus romanı gibi olurdu, bu tür bir sezgim ve bu yüzden kaçınılmaz bir cezbem var. Oscar Wilde’ın hikâyelerine çok özel bir irtibatım var. Bizden Divan şiirini seviyor Sezai Karakoç’u ciddiyetle önemsiyorum. Fakat ömrümün hiçbir döneminde hiçbir yazar nezdinde fanatik bir okuyucu olamadım. Okuyan biriyim ama iyi bir “okuyucu” değilim. Bir yazar için özlenesi okurlar vardır, onlardan değilim. Kaderim hiçbir yazının kaderinden geçmedi.

En son okuduğunuz kitap

En son okuduğum kitap diyemem, aynı anda pek çok kitabı okuyor ve bitiriyorum, bitirmeden bıraktıklarım da oluyor. Bu ara aynı eksen üzerinde yer alan kitaplar okuyorum. Necip Fazıl’ın Yeniçeri’sini yeniden okudum, Andre Raymond’un Yeniçerilerin Kahiresi’ni bitirdim dün, Mehmed Daniş Bey’in Yeniçeri Ocağının Kaldırılması üzerine Şamil Mutlu tarafından hazırlanan risalesini okudum. Aynı sırada İstanbul Ansiklopedisi’nin I. cildini gözden geçirdim. Ansiklopedi okumak çok hoş. Bir ansiklopedinin, örneğin Fındık Faresi’nden Faust’a, tüm bir F maddesini okuyup kalkabilirim.

Sinema ve tiyatroyla aranız nasıl? En son gittiğiniz film hangisi?

Bir zamanlar tiyatroyu seviyordum. Sık sorulan “Sinema mı tiyatro mu” sorusuna kendimce bir cevap de geliştirmiştim. Ön sıralarda oturduğunuz takdirde, diyordum, oyuncuların soluğunu ve sahnenin tozunu hissedebilirsiniz. Ve tiyatroda oynanan oyunun tekrarı yok. O her defasında farklı oyun, aynı gibi görünse de. İlk ve son kez gerçekleşen bir şeye tanık olmanın heyecanı çok fazla. Bu anlamda tercihim tiyatrodan yanaydı. Fakat özel tiyatrolar bir yana, devlet tiyatrolarının sahnelediği eserlerde dahi, hiç gerek yokken, metne adeta zorla sokuşturulmuş abartılı galiz, müstehcen ve küfür sözcüklerini birkaç kez çoluk çocuğumun yanında mideme yumruk yermiş gibi izlemek zorunda kaldıktan sonra bir daha tiyatroya gitmedim. En seçici olduğunuz oyunun içine dahi özellikle sokuşturulmuş küfür repliklerindeki arka plan taarruzu ve sığ seyirci çekme anlayışını (burada sığ sözcüğünü hem galiz sözün cazibesine koşan izleyici, hem de bu seyirciyi sahiplenerek fikrini iğfal eden ticarî ve ahlâkî anlayış için kullanıyorum) sezdikten sonra tiyatro aşkım yavaş yavaş soğudu. Devlet tiyatrolarının bir taşra kentinde öznel tarihçemdeki unutulmaz rolü, tiyatro sevgimi nefrete dönüştürmüş olmasıdır.Şimdi sanırım sinemayı daha çok seviyorum. Fakat teknik imkân ile bu kadar desteklenen bir alanı sanat olarak değerlendirmek ne kadar mümkün olabilir? Sinema genelinin sanat teorileriyle izahı çabalarına rağmen Titanic, Matrix gibi muhteşem teknik efektlere sahip filmler nereye kadar sanatın naif tanımıyla bağdaşabilir, bu hususta pek iyimser değilim. Ve bu efektleri On Emir, Ben Hur, Spartaküs gibi filmlerinin dönemine göre sinematografik sanat dilini ezen masum efektleriyle karıştırmamayı ve karşılaştırmamayı da yeğliyorum. Bu bakımdan modern teknolojinin desteğine yaslanan sinema filmleri karşısında hep metin okuyucu olarak davranmayı tercih ettim. Meğer ki siyah beyaz Türkân Şoraylı bir Çalıkuşu veya Potemkin Zırhlısı ya da Yağmurdan Sonraki Soluk Ayın Öyküleri gibi filmlerle karşılaşmayayım. En son gördüğüm kayda değer film Gladyatör.

Yemek yaparmısınız dünya genellemesini göz önünde bulundurursak hangi mutfak ilginizi çekiyor yani türk mutfağı, italyan mutfağı, doğu yemekleri gibi bir ayrımınız varmı?

Yemek yapıyorum tabii, ben anneyim. Yaptığım yemekler beğeniliyor da söz aramızda. Ama hayatının felsefesini mutfak üzerine inşa etmiş biri olduğum söylenemez. Yemek yaparken harcanan zamana acıdığım dahi düşünülebilir. Hal böyle olunca mutfakları pek de tanımıyorum. Fransız mutfağı ile İtalyan mutfağı arasındaki farkın ne olduğunu sorsanız her halde en fazla makarna türlerinin İtalyan mutfağından gelme olduğunu söyleyebilirim. Bir de o isimlerinin telaffuzları dahi aşk şiirlerine benzeyen yemekler, her halde Fransız mutfağındandır. Hiçbirini denemedim. Denemeye niyetim de yok. Siz bu soruyu sorduktan sonra, ben de çevreme sorarak sevdiğim yemeklerin Osmanlı mutfağından gelme olduğunu öğrendim.

Artık internetle iletişim çağı yaygınlaşmaya başladı, sizin internetle aranız nasıl?

Teknoloji karşısında iyimserim ve onunla aram iyi. İnternet ile de aramın iyi olduğu söylenebilir, klasik söylemin “bilinçli kullanım” şartını sahiplenmek kaydıyla. Oturduğunuz yerden Louvre’un galerilerini, ya da hiç görmediğiniz bir kenti gezmeniz güzel. Her ne kadar ilk zamanlar gazete ve dergileri internet üzerinden okumaya çalışırken yavaşlıktan, hat kopmalarından, geç sayfa açılmalarından bîhuzur olarak bilgisayarı kendi haline bırakıp en yakın gazete bayiine koşuyor ve gazete okumanın en pratik yolu olan yolu tercih ediyor idiysem de. Yine de arama motorlarından biriyle nilüfer resimlerine ulaşmak güzel. Fakat Türkiye’de gerekli veri tabanlarının internete yüklenmemiş olmasından müştekiyim. Türkiye’de internetin kullanıcıya sundukları genişse de henüz derin değil. Ben hala bir modem ve birkaç tuş teması ile Bayezid kütüphanesindeki ve diğer bütün kütüphanelerdeki. hatta kitapçılardaki kitapları okuyabileceğim bir internet hülyasındayım :))

TİMAŞ YAYINLARI