Ali Çolak , ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”, Zaman , 16 Aralık 2000

Ali ÇOLAK

“Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”

Bir kitabı hiç bırakamıyorum yanımdan. Çalışma odamda, çantamda, işyerindeki masamda… Bir ilkyaz meyvesi sanki. Ümitsizlikler çağında bir ümit kitabı. Eski çağlardan zamanımızın içine sarkıtılmış bir aşk öyküsü, bir peygamber aydınlığı… “En güzel kıssa”nın, yazılmış en güzel öyküsü… En güzel erkeğin ve en güzel kaçlının en güzel şiiri… Yûsuf ile Züleyha… Nazan Bekiroğlu’nun “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”ü (Timaş Yayınları).

Meşhur bir kıssanın, çok yazılmış bir öykünün, çağlar ötesi bir aşkın bunca coşkulu, bunca taze ve sıcak, bunca yeni dille yazılabileceğini nereden bilebilirdim? Bu kırılgan, bu günübirlikçi, bu tüketici zamanların, bu ‘haz ve beden’ çağının sisli ülkesine gerçek ve ölümsüz bir aşkın ışıklarının düşeceğini, buna gücünün yeteceğini nasıl bilebilirdim? Bir peygamber rüyasının, kuyudan saraya; saraydan zindana; 2fndandan peygamberliğe yürüyen kaderin, uzak bir zamanın insanlarını canevinden vurabilecek bir öyküye dönüşeceğini elbette tahmin edemezdim.

Minnet sana yazıcı. Şükran sana.

Sen kâtibül-esrarsın. Kalpler kuşanırsın. Sevdalar alırsın. Uçurum kenarları bu yüzden rüzgar ve ölüm kokuyordur. Bu yüzden kendi yazdığın sonunda dönüp dolaşıp sana geliyor. Sen katib-el-esrarsın, kimi yazarak öldün, kimi ölerek yazdın.

Nazan Bekiroğlu… Nun Masalları’nın, Mor Mürekkep’in yazarı… Şimdi de Yûsuf ile Züleyha’nın. Yûsuf ile Züleyha’nın ne çok yazarı var! Hepsi eski çağların, uzak ve tozlu zamanların öyküleri. “Kalbin üzerinde titreyen hüzün” Nazan Bekiroğlu’nun Yûsuf ile Züleyha’sı. Eski öykünün çağdaş yorumu… Belki en içten, en renkli ve en dokunaklı yazılışı…

Eski bir aşk öyküsünü yeniden yazmak… Üstelik en güzel kıssayı, bir peygamber rüyasını… Ken’an’ın ay parçası Yûsuf u ile Mısır’ın saçları çiçekli güzeller güzeli Züleyha’sını… Bu ışıklı bahçeyi eski zamanların Mısır’ından, eski kitapların sararmış sayılarından bugünün zevkleri arasına katmak kolay mıdır? Kolay olmadığını söylüyor yazıcı, “Kimi yazarak öldüm, kimi ölerek yazdım” diyerek. O rüyanın ve o en güzel aşkın zaman tünelinde ölesiye sürdürülen bir yolculuktan doğmuş olmalıdır “kalbin üzerinde titreyen hüzün”. “Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milattan sonra, aylardan nisandı. Bir mumun ışığında, bir rüzgar titriyorken ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken. Sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim. (…) Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf un uyanıklığından farklıydı elbet; ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.”

Bir peygamber kıssası Yûsuf ile Züleyha.

Bir aşk öyküsü. Bir mesnevi.

Nazan Bekiroğlu’nun kaleminden ışıklı, duru, yürek aydınlığı veren şiirli bir metin. Bir öykücünün dil kıvraklığı, betimleme kudreti; saat sıfır üçlerde daima “uyanık” bir kalbin duyarlığı, niceliği ve bu aşkın, bu rüyanın akışına eşlik eden bir şiir dili.

‘Yusuf’un gözleri bir derin kuyu

Yûsuf un gözleri bir gizli bahçe, yağmur yemiş gül vurgunu

bir yasak kent sürten kuvvetli, bir iç şehir kapılan kilitli

yağmurdan sonra açan güneş Züleyhaya Yûsuf’un gözleri,

güneşten sonra yağan yağmur, yine Yusuf’un gözleri

Yûsufun gözleri zindan nedir bilmeyen Züleyha’nın zindanı,

Yûsuf un gözleri Züleyha’nın zindanında gün başlangıcı

bir derin kuyu Yûsufun gözleri, evvel Yûsufun gözleri,

ahir Yûsuf un gözleri

içinden Mısır geçen Nil bestesi yine Yûsuf’un gözleri

bir muamma ki Yûsuf’un gözleri, çözmek istedikçe Züleyha,

kendi üzerine kapandı Yûsuf’un gözleri

Yûsuf ile Züleyha, “kalbin üzerinde titreyen hüzün”, bu şiirli dili ile kutlu bir rüyanın, kendisinden sonra gelmiş bütün aşkları kıskandıran, Nil’in sulan kadar saydam ve ışıklı bir aşkın evrenine davet ediyor okuyanı. Bir yıkanma, arınma; suretten geçip, aynalardan geçip gerçek ışığa ulaşma şevki veriyor, bir coşku kanatlandırıyor insanın içinde. Ve bir şeyi daha hatırlatıyor; bir kıyaslama kapısı açıyor. Kirli olanla temiz olan, geçici olanla aslolan, gerçek rüya ile yanılgı taşıyan rüya, kaderin yönüne boyun eğmekle kazandığı insanın… Zindanın geçiciliği, sabrın aydınlığı… Peygamberlik sabahında açan rüya çiçeği. Bekleyişin ve arayışın zaferi… Bu yanılgılar, bu aldanışlar çağında; en güzel aşk öyküsünden sayısız hikmet pırıltısı gelip günümüzün içine doluyor. Ve anlıyorsunuz bir daha en sarsıcı yerinde:

“mülk gibi söz de ve aşk da

O’ndan

“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsa da,

beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,

hiçbir yol O’dan özgeye çıkmıyor aslında, ‘gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor.

Değil mi ki her şey O’ndan,

gidecek yer yok ondan başka. Gelinen yer yok O’dan başka.”

Minnet sana yazıcı, şükran sana.

Yüreğine ve ellerine sağlık… İncelikler madenin, duyarlıklar ülken verimini yitirmesin. Unutma ki “üzerinden bir okuma geçmiş kitabı karşısında yazıcının duyduğu ürpertinin” benzerini okurların duyuyor. Işıklı bir ürperti, duru bir coşku salıyorsun yürekten yüreğe. Aynalardan geçip O’na çağırıyorsun yüzlerimizi. Işıklı bir gülümseme yayıyorsun aramıza. Yaşamımıza taze ve diriltici bir ışık düşürüyorsun.

Ve okur’a: Sevdiklerinize en güzel bayram hediyesi olmalı bu kitap. Bir dal kırmızı gül yahut bir demet sümbül ve “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün.”

Leave a comment

Your comment