Ali Çolak ; “Sözden Ziyade Işığa Yakın”, Zaman , 2 Aralık 2000

Ali ÇOLAK Gül Saati
Sözden ziyâde, ışığa yakın
02.12.2000

Bunlar, öyle güzel günler işte… Baştan aşağı anlam günleri. Şeffaf günler, duru günler, yalın ve içtenlikli… Öyle günler ki, kabına sığmayan yürek, narin bir kelebeğe dönüşüyor.

Coşkular uysal, derin, içli bir şarkı gibi inceliyor. Sesler sükûnete; koşuşturmalar, gürültüler naif bir dinginliğe bırakıyor kendini. Yaşamın sırtındaki ağırlıklar düşüyor bir bir. Sonradan olmalar, kazanılmışlar, fazlalıklar gerçek değerlerine çekiliyor; aslî çizgilerine… Günler, içindekiler ve yaşam hafifliyor böylece, inceliyor… İpeksi bir yumuşaklık, sokakları, evleri dolaşıyor usulca, insan yüzlerinde geziniyor. Ve insan yüzleri ışıldıyor, gülümsüyor. Hoşnutluk yayılıyor insandan insana, evden eve. Tüm coğrafya bir hoşnutluk rengine kesiyor. Bir tebessüm coğrafyası, bir ışıltılı yüzler kuşağı oluşuyor yerküre üstünde.

Bugünlerde, aslî olanla sonradan gelen, hakiki olanla sahtelik taşıyan, gösteriş ve şatafatla içsel olan ayrışıyor adamakıllı. Gösterişe, dışa dair ne varsa soluyor gülleri. Yaşamı, iç denizler ve sakin ırmaklar kuşatıyor. Kısık sesli şarkılar, sonu gelmez iç yolculuklarına çağırıyor insanı; aradıkça ve buldukça daha ötesini düşleten yolculuklara…

Maddi olan her şey; ama her şey yitirirken büyüsünü, sözün bile rengi soluyor bu kuşakta. Susku en içli, en derin, en etkili anlam oluyor. Susarak ve iç sesinin en âteşin sözcüklerini fısıldayarak çoğalıyor insan. Sustukça kabarıyor içindeki denizler. İçi içine sığmaz oluyor.
Aşkın en koyusunu suskular beslemez mi?
Susarak ve gözleriyle çoğaltmaz mı insan aşkı?

Maşukunun huzurunda ona aşk mektubu okumaya duran âşık aldanmıştır…

“Sevgili, âşıklarından birisini huzuruna çağırdı. Âşık, aşk mektubunu çıkarıp sevgilisinin huzurunda okumaya başladı.
Mektupta beyitler, övüşler, ihtiyaç ve aciz, yoksulluk., birçok laflar vardı.
Maşuk dedi ki: “Eğer bu okuma benim içinse vuslat zamanı ömür zayi etmektir bu!

Ben yanındayım, sen mektup okuyorsun. Bu, âşıklık alâmeti değil ki!”

Bugünler, susku ve mânâ günleri.

Hâl günleri bu günler…

Konuşan yalnız hâl dili, gerisi boş…

Tüm mânâ denizlerini bir tebessüm yükleniyor. Bir yarım, bir hüzünlü, bir ışıklı tebessüm. O, her şeyi anlatmaya yetiyor. Kalpleri yumuşatıyor, sözün hükmünü siliyor, öfkeleri susturuyor… Bir arabulucu, bir iyilik meleği gibi konuyor yüzden yüze.

Bir tebessüm ne çok söz!.. Ne derin, ne sıcak, ne sınırsız… Tebessüm bir ayna oluyor ve insan seyrediyor onda tüm yaratılmışları. O ayna ile ve onda görüyor ki, yalandır ne varsa mal-mülk üstüne. Servet yalandır, güzellik yalandır. Yalandır benlik ve öfke…
Anlıyor ki insan, tebessüm buralı değildir.
Olsa olsa melek dokunuşudur, Cennet’ten bir göz kırpmadır.

Dirilten bir bakıştır…

Kuyudan çıkmış Yûsuf’tur. Ateşten geçmiş İbrahim’dir. Ve kırmızı güllerdir tomurcuk… Övülmüş bir gülüştür. Sözsüz bir musikidir. Söz ile ışık arasında, sözden ziyâde ışığa yakın bir “dil”dir.
Bugünler; ışık dili, hâl dili…
Evrensel bir ders veriyor aynaya yansıyan suretler. Bedevi’nin Yûsuf’a söylediği gibi:

“Sen suretsin O asıl. Sen fersin O mânâ.

Sen bedensin O ruh. Sen gurbetsin O yurt.

Sen parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık.”

Bugünler, senin en çok sen olduğun günler.

Senin kendini en çok bildiğin günler. Sana söylüyorum ruhum, hitabım yalnız sana. Sus ve karış yeraltı ırmaklarına. Kurtul, acı veren ne varsa omuzlarında. Konuşan, yalnız hâl’in olsun…

Leave a comment

Your comment