Ali Çolak , ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”, Zaman , 16 Aralık 2000

Ali ÇOLAK

“Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”

Bir kitabı hiç bırakamıyorum yanımdan. Çalışma odamda, çantamda, işyerindeki masamda… Bir ilkyaz meyvesi sanki. Ümitsizlikler çağında bir ümit kitabı. Eski çağlardan zamanımızın içine sarkıtılmış bir aşk öyküsü, bir peygamber aydınlığı… “En güzel kıssa”nın, yazılmış en güzel öyküsü… En güzel erkeğin ve en güzel kaçlının en güzel şiiri… Yûsuf ile Züleyha… Nazan Bekiroğlu’nun “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”ü (Timaş Yayınları).

Meşhur bir kıssanın, çok yazılmış bir öykünün, çağlar ötesi bir aşkın bunca coşkulu, bunca taze ve sıcak, bunca yeni dille yazılabileceğini nereden bilebilirdim? Bu kırılgan, bu günübirlikçi, bu tüketici zamanların, bu ‘haz ve beden’ çağının sisli ülkesine gerçek ve ölümsüz bir aşkın ışıklarının düşeceğini, buna gücünün yeteceğini nasıl bilebilirdim? Bir peygamber rüyasının, kuyudan saraya; saraydan zindana; 2fndandan peygamberliğe yürüyen kaderin, uzak bir zamanın insanlarını canevinden vurabilecek bir öyküye dönüşeceğini elbette tahmin edemezdim.

Minnet sana yazıcı. Şükran sana.

Sen kâtibül-esrarsın. Kalpler kuşanırsın. Sevdalar alırsın. Uçurum kenarları bu yüzden rüzgar ve ölüm kokuyordur. Bu yüzden kendi yazdığın sonunda dönüp dolaşıp sana geliyor. Sen katib-el-esrarsın, kimi yazarak öldün, kimi ölerek yazdın.

Nazan Bekiroğlu… Nun Masalları’nın, Mor Mürekkep’in yazarı… Şimdi de Yûsuf ile Züleyha’nın. Yûsuf ile Züleyha’nın ne çok yazarı var! Hepsi eski çağların, uzak ve tozlu zamanların öyküleri. “Kalbin üzerinde titreyen hüzün” Nazan Bekiroğlu’nun Yûsuf ile Züleyha’sı. Eski öykünün çağdaş yorumu… Belki en içten, en renkli ve en dokunaklı yazılışı…

Eski bir aşk öyküsünü yeniden yazmak… Üstelik en güzel kıssayı, bir peygamber rüyasını… Ken’an’ın ay parçası Yûsuf u ile Mısır’ın saçları çiçekli güzeller güzeli Züleyha’sını… Bu ışıklı bahçeyi eski zamanların Mısır’ından, eski kitapların sararmış sayılarından bugünün zevkleri arasına katmak kolay mıdır? Kolay olmadığını söylüyor yazıcı, “Kimi yazarak öldüm, kimi ölerek yazdım” diyerek. O rüyanın ve o en güzel aşkın zaman tünelinde ölesiye sürdürülen bir yolculuktan doğmuş olmalıdır “kalbin üzerinde titreyen hüzün”. “Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milattan sonra, aylardan nisandı. Bir mumun ışığında, bir rüzgar titriyorken ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken. Sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim. (…) Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf un uyanıklığından farklıydı elbet; ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.”

Bir peygamber kıssası Yûsuf ile Züleyha.

Bir aşk öyküsü. Bir mesnevi.

Nazan Bekiroğlu’nun kaleminden ışıklı, duru, yürek aydınlığı veren şiirli bir metin. Bir öykücünün dil kıvraklığı, betimleme kudreti; saat sıfır üçlerde daima “uyanık” bir kalbin duyarlığı, niceliği ve bu aşkın, bu rüyanın akışına eşlik eden bir şiir dili.

‘Yusuf’un gözleri bir derin kuyu

Yûsuf un gözleri bir gizli bahçe, yağmur yemiş gül vurgunu

bir yasak kent sürten kuvvetli, bir iç şehir kapılan kilitli

yağmurdan sonra açan güneş Züleyhaya Yûsuf’un gözleri,

güneşten sonra yağan yağmur, yine Yusuf’un gözleri

Yûsufun gözleri zindan nedir bilmeyen Züleyha’nın zindanı,

Yûsuf un gözleri Züleyha’nın zindanında gün başlangıcı

bir derin kuyu Yûsufun gözleri, evvel Yûsufun gözleri,

ahir Yûsuf un gözleri

içinden Mısır geçen Nil bestesi yine Yûsuf’un gözleri

bir muamma ki Yûsuf’un gözleri, çözmek istedikçe Züleyha,

kendi üzerine kapandı Yûsuf’un gözleri

Yûsuf ile Züleyha, “kalbin üzerinde titreyen hüzün”, bu şiirli dili ile kutlu bir rüyanın, kendisinden sonra gelmiş bütün aşkları kıskandıran, Nil’in sulan kadar saydam ve ışıklı bir aşkın evrenine davet ediyor okuyanı. Bir yıkanma, arınma; suretten geçip, aynalardan geçip gerçek ışığa ulaşma şevki veriyor, bir coşku kanatlandırıyor insanın içinde. Ve bir şeyi daha hatırlatıyor; bir kıyaslama kapısı açıyor. Kirli olanla temiz olan, geçici olanla aslolan, gerçek rüya ile yanılgı taşıyan rüya, kaderin yönüne boyun eğmekle kazandığı insanın… Zindanın geçiciliği, sabrın aydınlığı… Peygamberlik sabahında açan rüya çiçeği. Bekleyişin ve arayışın zaferi… Bu yanılgılar, bu aldanışlar çağında; en güzel aşk öyküsünden sayısız hikmet pırıltısı gelip günümüzün içine doluyor. Ve anlıyorsunuz bir daha en sarsıcı yerinde:

“mülk gibi söz de ve aşk da

O’ndan

“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsa da,

beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,

hiçbir yol O’dan özgeye çıkmıyor aslında, ‘gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor.

Değil mi ki her şey O’ndan,

gidecek yer yok ondan başka. Gelinen yer yok O’dan başka.”

Minnet sana yazıcı, şükran sana.

Yüreğine ve ellerine sağlık… İncelikler madenin, duyarlıklar ülken verimini yitirmesin. Unutma ki “üzerinden bir okuma geçmiş kitabı karşısında yazıcının duyduğu ürpertinin” benzerini okurların duyuyor. Işıklı bir ürperti, duru bir coşku salıyorsun yürekten yüreğe. Aynalardan geçip O’na çağırıyorsun yüzlerimizi. Işıklı bir gülümseme yayıyorsun aramıza. Yaşamımıza taze ve diriltici bir ışık düşürüyorsun.

Ve okur’a: Sevdiklerinize en güzel bayram hediyesi olmalı bu kitap. Bir dal kırmızı gül yahut bir demet sümbül ve “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün.”

İskender Pala ; “Züleyha’nın Gülümsemesi”, Zaman , 14 Aralık 2000

İskender PALA

Züleyha’nın gülümsemesi

“Bir gün Züleyha, arkalığına beyaz sümbül dallan işlenmiş tahtırevanımla geçiyordu kütüphanelerin ve tapınakların kenti olan kentinin sokaklarından.

Görkemli bir alayla geldiğini görenler saygı ve hayranlıkla kenara çekiliyor ve Züleyha’ya yol açıyorlardı. Zengin ve güçlüydü, en fazla da güzeldi. Ve kimse kırmızı gülleri saçına Züleyha gibi takamazdı.

Birden bir meczub, ehil arslanları, atları ve arabaları aşarak Züleyha’nın tahtırevanının önünde dikiliverdi, yürüyüş durdu. Züleyha tül cibinliği aralayarak bu duraklamanın nedeninin anlamak istedi.

Gözlerini kaldırarak Züleyha’nın yüzüne bakmaya başladı meczub, Züleyha..” dedi, “sevindir beni!” Züleyha kölelerine meczubun sevindirilmesi için işaret etti.

Köleler mor renkli kadife bir keseyi uzattılar avucuna; ama meczub oralı bile olmadı.

“Züleyha…” dedi, “Sevindir beni, bana gülümse! Başka bir şey istemem.”

Züleyha bu sesi hatırladı ve yüzüne dikkatlice bakınca, aşkını reddettiği silik bir yığın sima arasından bir zamanların ordu kumandanını tanıdı. Usulca gülümsedi. (…)

Başını önüne eğen meczub sessiz ve sakin geldiği gibi çekiliverdi.

O günden sonra Mısır’ın lisanına “sadaka vermek” anlamına gelen yeni bir deyim yerleşti: Züleyha’nın gülümsemesi.”

Nazan Bekiroğlu’nıun çağdaş mesnevisi Yusuf ile Zülevha’dan alındı bu satırlar, vani ki “kalbin üzerinde titreyen hüzün”den. Bir menkıbe bu. Daha önce olmayan, yazarının ibda dimağından ışık seline dönüşerek dünyamıza yayılıveren çağdaş bir menkıbe. Ramazan dolayısıyla ikinci defa okuduğum kadim zaman sevdasının bu yeni yorumuyla zihnim bir kez daha sarhoş oldu. Başını öne eğip sessiz ve sakin çekiliveren meczubun o andaki mutluluğunu düşündüm bir an. Bir iftar sevincine denk bir coşkuydu belki o. Belki hasrete mahkum oruçların sonunda gelen bir bayram. Züleyha’nın kaşı bayram hilali, yüzü dolunay ve bir gülümsemesi, bermurad ediyor üftadesini. Bir dilencinin sultanından isteyebileceği, gedanın şahtan talebi… Bir güzel bakıştan bir tebessümden öte ne olabilir başka?!..

Tebessüm… Şimdilerde en ziyade ihtiyacımız olan şey. Züleyhala’nın tebessümleridir yaralarımıza merhem, sıkıntılarımıza ferahlık, kasvetlerimize aydınlık… Kim kendisini Züleyha makamında görüyorsa eğer… Bir iftar zamanının susuzluğundan öte bir gönül açlığıdır; çünki bize çile. Sevgilere muhtaç gönüllerimiz, hercaî âşıklar gibi çaresiz ve derbeder. Öte yandan, çevremizde bizden tebessüm bekleyen gedâları var; çocuklar, eşler, akrabalar, komşular, dostlar…

Sevgiler yağdır üzerimize Tanrı’m. Yusuf’lara rastlayıp kırılmadan Züleyhaların umutları, çelik mermere çarpmadan, sevgiyle yoğrulsun kalpler. Yoksa gün gelecek Züleyhalar da bir gülümseyişe muhtaç düşecekler. Tebessümü sadaka olanın, bir tebessümle teselli aradığı vakitleri gösterme bize ve dilencilerin gülümsemesine muhtaç eyleme Züleyha yaratılışları…

Ve Züleyha isek tebessümden sorulacağız bir gün. Dilenci, Züleyha’ya gülümseyecek duruma gelmeden…

*

Zeyl: İtiraf etmeliyim ki son yıllarda Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sı(1) kadar pek az kitap etkileyebildi beni. Divan edebiyatçısı olarak biraz da kıskandım galiba. Kadim zamanlardan devşirdiği ilhamla, Nazan Bekiroğlu’nun en muhteşem gülümsemesidir Yusuf ile Züleyha bence.

(1) Yusuf ile Züleyha, Timaş Yayınları’nın Aşk Klasikleri üst başlığıyla çıkardığı kitaplardan biri. Dizinin yayınlanmış olan diğer kitapları Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber (Necdet Ekici), Tahîr ile Zühre (Münire Daniş) ve Ferhat ile Şirin’dir (Fatma Ş. Süzer). Timaş’ın, bu seriyi yayınlamakla ne büyük bir işi başardığını daha sonraki nesiller daha iyi anlayacaktır. Çünkü tam da unutulmaya yüz tutan bir çağda, genç gönüllerimizi, o ölümsüz aşkların gül mevsimine uyandırdılar. Belki tarihî ve efsanevî hüzünleri tazelediler, gönüllerimiz neşv ü nema bulsun dive veniden. Timas’a ve Aşk Klasiklerini yazanlara teşekkür ederek…

Ali Çolak ; “Sözden Ziyade Işığa Yakın”, Zaman , 2 Aralık 2000

Ali ÇOLAK Gül Saati
Sözden ziyâde, ışığa yakın
02.12.2000

Bunlar, öyle güzel günler işte… Baştan aşağı anlam günleri. Şeffaf günler, duru günler, yalın ve içtenlikli… Öyle günler ki, kabına sığmayan yürek, narin bir kelebeğe dönüşüyor.

Coşkular uysal, derin, içli bir şarkı gibi inceliyor. Sesler sükûnete; koşuşturmalar, gürültüler naif bir dinginliğe bırakıyor kendini. Yaşamın sırtındaki ağırlıklar düşüyor bir bir. Sonradan olmalar, kazanılmışlar, fazlalıklar gerçek değerlerine çekiliyor; aslî çizgilerine… Günler, içindekiler ve yaşam hafifliyor böylece, inceliyor… İpeksi bir yumuşaklık, sokakları, evleri dolaşıyor usulca, insan yüzlerinde geziniyor. Ve insan yüzleri ışıldıyor, gülümsüyor. Hoşnutluk yayılıyor insandan insana, evden eve. Tüm coğrafya bir hoşnutluk rengine kesiyor. Bir tebessüm coğrafyası, bir ışıltılı yüzler kuşağı oluşuyor yerküre üstünde.

Bugünlerde, aslî olanla sonradan gelen, hakiki olanla sahtelik taşıyan, gösteriş ve şatafatla içsel olan ayrışıyor adamakıllı. Gösterişe, dışa dair ne varsa soluyor gülleri. Yaşamı, iç denizler ve sakin ırmaklar kuşatıyor. Kısık sesli şarkılar, sonu gelmez iç yolculuklarına çağırıyor insanı; aradıkça ve buldukça daha ötesini düşleten yolculuklara…

Maddi olan her şey; ama her şey yitirirken büyüsünü, sözün bile rengi soluyor bu kuşakta. Susku en içli, en derin, en etkili anlam oluyor. Susarak ve iç sesinin en âteşin sözcüklerini fısıldayarak çoğalıyor insan. Sustukça kabarıyor içindeki denizler. İçi içine sığmaz oluyor.
Aşkın en koyusunu suskular beslemez mi?
Susarak ve gözleriyle çoğaltmaz mı insan aşkı?

Maşukunun huzurunda ona aşk mektubu okumaya duran âşık aldanmıştır…

“Sevgili, âşıklarından birisini huzuruna çağırdı. Âşık, aşk mektubunu çıkarıp sevgilisinin huzurunda okumaya başladı.
Mektupta beyitler, övüşler, ihtiyaç ve aciz, yoksulluk., birçok laflar vardı.
Maşuk dedi ki: “Eğer bu okuma benim içinse vuslat zamanı ömür zayi etmektir bu!

Ben yanındayım, sen mektup okuyorsun. Bu, âşıklık alâmeti değil ki!”

Bugünler, susku ve mânâ günleri.

Hâl günleri bu günler…

Konuşan yalnız hâl dili, gerisi boş…

Tüm mânâ denizlerini bir tebessüm yükleniyor. Bir yarım, bir hüzünlü, bir ışıklı tebessüm. O, her şeyi anlatmaya yetiyor. Kalpleri yumuşatıyor, sözün hükmünü siliyor, öfkeleri susturuyor… Bir arabulucu, bir iyilik meleği gibi konuyor yüzden yüze.

Bir tebessüm ne çok söz!.. Ne derin, ne sıcak, ne sınırsız… Tebessüm bir ayna oluyor ve insan seyrediyor onda tüm yaratılmışları. O ayna ile ve onda görüyor ki, yalandır ne varsa mal-mülk üstüne. Servet yalandır, güzellik yalandır. Yalandır benlik ve öfke…
Anlıyor ki insan, tebessüm buralı değildir.
Olsa olsa melek dokunuşudur, Cennet’ten bir göz kırpmadır.

Dirilten bir bakıştır…

Kuyudan çıkmış Yûsuf’tur. Ateşten geçmiş İbrahim’dir. Ve kırmızı güllerdir tomurcuk… Övülmüş bir gülüştür. Sözsüz bir musikidir. Söz ile ışık arasında, sözden ziyâde ışığa yakın bir “dil”dir.
Bugünler; ışık dili, hâl dili…
Evrensel bir ders veriyor aynaya yansıyan suretler. Bedevi’nin Yûsuf’a söylediği gibi:

“Sen suretsin O asıl. Sen fersin O mânâ.

Sen bedensin O ruh. Sen gurbetsin O yurt.

Sen parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık.”

Bugünler, senin en çok sen olduğun günler.

Senin kendini en çok bildiğin günler. Sana söylüyorum ruhum, hitabım yalnız sana. Sus ve karış yeraltı ırmaklarına. Kurtul, acı veren ne varsa omuzlarında. Konuşan, yalnız hâl’in olsun…

Uğur Soldan ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”, Türk Edebiyatı , sayı 326 , Aralık 2000

KALBİN ÜZERİNDE TİTREYEN HÜZÜN

Öyle hikayeler vardı ki, ilk ortaya çıktıkları zamanlardan bugüne her asırda ilgiyle okunmuş ve farklı zamanlarda farklı müellifler tarafından yorumlanmışlardır. Yusuf ile Züleyha hikayesi işte bu söylediğimiz türden bir hikayedir. Aslı Kur’an-ı Kerim’deki ‘Hz. Yusuf Kıssası’na dayanan bu hikaye ilk zamanlarda sıcaklığını, yaşadığımız şu zamana kadar taşıyabilmiştir. Şeyyad Hamza’nın söylediği gibi

Budur ahir kıssalarun görklüsi
Kuran içre mushafların yazusi

Yusuf ile Züleyha hikayesini daha önce yazanlar arasında Sula Fakih, Kemal Paşazade, Ali, Şeyyad Hamza, Akşemseddin-zade Hamdullah gibi sanatkarları saymak mümkün. Bu hikayeye ilgi günümüzde de devam etmektedir. Son olarak Nazan Bekiroğlu, ‘Yusuf ile Züleyha’ (Timaş Yayınları, İstanbul 2000) adlı kitabında, Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün alt başlığıyla, bu hikayeyi yeniden yazdı. Daha önce, Nün Masalları, Şair Nigar Hanım, Halide Edip Adıvar ve Mor Mürekkep gibi eserlerinden tanıdığımız Nazan Bekiroğlu, Nun Masalları ve Mor Mürekkep’teki nefis üslubun tadı daha damaklardaydı ki, bu sıcak hikayeyle çıktı okurlarının karşısına.

Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sı altı bölümden oluşuyor. Birinci bölüm ‘Söz Başı’, ikinci bölüm ‘Yusuf’un Rüyası’, üçüncü bölüm ‘Züleyha’nın Rüyası’, dördüncü bölüm ‘Firavn’ın Rüyası’, beşinci bölüm ‘Dua’ ve altıncı bölüm ‘Yazıcının Son Sözü’. Yazar, kitabında “sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler’ (A’raf, 176) ayetini epigraf olarak kullanıyor.

Kitabın birinci bölümünden öğrendiğimize göre, yazar, bu hikayeyi yazmaya başladığında, mor mürekkepli kaleminin ucundan ilk sözcükler dökülürken, “yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milattan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgar titriyorken.”(s. 16)

Klasik şark hikayelerinin bazılarında olduğu gibi, bu hikaye de çöl ile başlıyor. “Çünkü çölün merhametli kalbinde su her şey anlamına gelir de, yemin, on biri Yusuf un rüyasına giren yıldızın üzerine edilir. Ve Yusuf, Züleyha’nın düşüne de gerçeğine de çölden gelir. Ve Yakub da Yüsufa çölden gelir./Sonsuzluğuyla çöller gezer aşık; öyle ki Yusuf da, Züleyha da, Yakub da, hepsinin yolu çölden geçmektedir. Kervanın da, ceylanın da yolu, çölden geçmektedir.” (s. 18) “…başlangıçta susan çöl, üzerinden geçenden geriye, bir ölüm bırakmıyorsa eğer, bir hikaye bırakıyor. Ve bütün bahaneler çölün sırtına kalsa da. Kalbimin bir köşesi kadere dokunan hiçbir hikaye nedensiz yazılmıyor. Çölün aşka bahanesi var!”(s. 19) “… başlarken susar çöl, ama söylenebilecek her şey onun esrarında gizlice yer alır. Çünkü ırmaklar kendi derinliklerinde boğulurken çöller de kendi susuzluklarında kavrulmaktadır./Üstelik kendi hikayesini de, çöl, kendi yazmaktadır, “(s. 19)

Güzeller güzelli Yusuf, çölün koynuna uzanmış olan Ken’an şehrinde yaşamaktadır. Bir “Vakit tam sabah üzeri, rüyalarda uyku uyanıklığın gezindiği bol yıldızlı saatlerden birinde, “Yusuf rüyasında, rüyası Yusuf taydı.” Yusuf’un rüyasında güneş, ay ve onbir yıldız vardır. Önce onbir yıldız teker teker gelip Yusuf un tam arkasına dururlar. Sonra ay gelir. Yusuf un güzelliğinin de kendine zararı vardı. Ama sadece ilk anda, çünkü Yusuf dar zamanlar için değil geniş Zamanlar ve uzun yollar için yaratılmıştı.”(s. 27)

O’nun güzellik şöhretini duyan bedevilerden biri bir gün çöller aşıp seraplara kanmadan, vahalarda duraklayıp, hiç yolundan sapmadan Ken’an’a, Yusuf u görmeye gelir. Yusuf’un bir gülümsemesi ile içi aydınlanan bedevi, ona, sırtındaki deve tüylü heybeden çıkarttığı aynayı hediye eder.

Yakub, diğer oğullarına “Birinizin yerini yeğ tutamam diğerine şu baba yüreğimde” dese de, Yusuf’tan gelen ışığa gözlerini kapayamamış ve ona duyduğu muhabbet diğer oğullarına duyduğundan daha fazla olmuştur. Bu durumun farkında olan diğer oğullar, bir gün, Yusuf’u kıra götürmek için Yakub’dan izin isterler Yakub tedirginlik duymasına rağmen gene de onlara izin verir. Kardeşleri, Yusuf’u kıra götürüp bir kuyuya atarlar. Eve döndüklerinde ise Yakub’a Yusuf’u bir kurdun yediğini söylerler. Yakub oğullarının bu söylediğine inanmamıştır, fakat, yapacak fazla bir şey yoktur.

Yazar, bu bölümün sonunda, kurdu, kuyuyu ve aynayı konuşturur. Yusuf’un kardeşlerinin Yakub’a “Yusuf u kurt yedi” demeleri kurdu endişelendirir. Zira bundan böyle herkes ‘Yusuf’u kurt yedi’ diye bilecektir. Kurt suçsuz olduğunu insanlara nasıl duyurabilirdi? “Sözün bu kısmına gelince kurdun, nemli gözlerinden boncuk gibi yaşlar dökülmeye başladı. Gri tüylerle kaplı göğsü, ön ayakları ıslandı.”(;51) Kurdun alnına öyle bir leke sürülmüştü ki kurt bu lekeyi nasıl yıkayacaktı? Kıyametin kopacağı güne değin tüm torunlarına geçecekti bu

leke. Kurdun Tanrıdan tek muradı vardı, onu bu ayıpla yaşatmamasıydı.

“Rabbim ne güzelsin, dedi kuyu, derin gözleri semada.” Yusuf gibi bir güzeli karanlığında tam üç gün üç gece konuk etmişti. Aydınlığıyla aydınlanmıştı karanlıkları ve kokusuyla sağalmıştı bütün gizli saklı yaraları. Yusuf’u kucakladı, Rabbinin ona verdiği izinle ve emirle okşadı, hiç yormadan, ürkütmeden ve korkurtmadan.(s. 25)

Üçüncü bölüm, Züleyha’nın Rüyası. Yazar bu bölümün başında Züleyha’yı tasvir eder. Züleyha “Mısr’ın en zengin, en soylu saraylarının birinde. Annesinin bir tanesi, babasının güzeli, Mısr’ın en güzeli. Su damlası, lotus dalı Züleyha. Gönüllerin emeli. Züleyha çöl çiçeği, Mısr’ın parlak seheri. Kaç gönle tuğ diken genç ece. Kaç ülkenin hakanı olup da henüz düşmemiş kale, ele geçmeyen ülke, fethedilmeyen şehir. Adı Hint’ten Yemen’e uzayıp giden efsane, “(s. 59)

Züleyha’nın gördüğü rüya, Züleyha’nın düştüğü yanılgı, dilenci, Yusuf’un pazara çıkması, Yusuf’un Züleyha’nın yanında büyümesi, Züleyha’nın Yusuf tarafından görülmek istenmesi, Mısır’lı kadınların Züleyha’yı kınaması ve Yusuf’u görünce ellerini kesmesi, Yusuf’un duası ve gömleğinin yırtılması, sarı gülün yapraklarının ufalanması, Yusuf’un zindana atılması, Züleyha’nın Yüsuf’a mektup yazmaya başlayıp hitaptan öteye geçememesi, Züsyha’nın kendi Tanrısında aradığını bulamayışı, Züleyha’nın Yusuf’un Rabbini bilmesi, Züleyha’nın ilk duası, Züleyha’nın gençliğini ve güzelliğini kaybetmesi ve daha sonra kaybettiklerini geri istemesi gibi olaylar hikayenin bu kısmında yer alır. Bu bölümde ayrıca Yusuf’un gözleri, elleri ve alnı için bir kaside yer almaktadır: “Yusuf’un gözleri bir derin kuyu / Yusuf’un gözleri bir gizli bahçe, yağmur yemiş gül vurgunu / bir yasak kent surları kuvvetli, bir iç şehir kapıları kilitli / yağmurdan sonra açan güneş Züleyha’ya Yusuf’un gözleri, güneşten sonra yağan yağmur” (s.75)

Dördüncü bölüm, Firavn’ın Rüyası. Bu bölümün başında Yusuf’un zindana götürülmesi anlatılır. “Kocaman bıyıklı, kocaman elli, kocaman kılıçlı adamlar kapıları açtılar, kapıları kapadılar. Kırk merdivenlerden indirip de karanlığın kuyusuna, Yusuf’u zindana koydular, “(s. 149)

“Bir mazlum ahı suretinde zindana koyulduğu ilk gece ve ertesi gece ve daha ertesi gece, Yusuf hiç uyumadı. Taş zeminde dizlerinin üzerinde öylece oturuyorken ve gözleri aynı noktaya dikili sadece düşünüyorken. Ölümün ölüm öncesindeki kardeşi demek olan uyku Yusuf’tan uzaktaydı.”(s. 153) Zindanda Firavn’ın ekmekçisiyle şerbetçisi de vardır. Yusuf daha önce gördüğü rüyayı burada da görür. O artık “ne için yaratılmış olduğunu ve görevinin ne olduğunu bildi: O bir nebiydi?” Yusuf’a zindanda yorum ilmi verilir.

Beşinci bölümde Yusuf’un duası yer alır. Yusuf, duasında Rabbine seslenir:

‘Ey Rabbim!

Mülkten bana nasibimi verdin.

Ve bana rüya ilmini öğrettin.

Ey gökleri ve yeri yaratan!

Sen dünyada da ahirette de benim sahibimsin

Beni müslüman olarak oldur

Ve beni

Salih lerin arasına kat.” (Yusuf, 101)

Ve yazıcının son sözü, yazının kaderi: Üzerinden bir okuma geçmiş kitabı karşısında yazıcının duyduğu ürpertinin anısı, bütün anılara benzeyecek nasılsa. Bütün defterlerin özeti, mahşere kadar açık kalacak bir defter değil mi? / Konan göçer, doğan ölür elbet. Irmak denize, deniz ırmağa kavuşur sonunda; ruh kaynağına, kaynak da ruhuna muhtaç değil mi şunun şurasında?

Bakî’den bir beyitle bitiyor bu kitap:

Minnet Hüda’ya devlet-i dünya fena bulur

Bakî kalır sahife-i âlemde adımız.

YUSUF İLE ZULEYHA
adamın evi var

adamın işi var

adamın eşi var

ve adamın pırıltılı bir sesle

Züleyha” deyişi var

kadının on parmağında on bir hüner

ziyadesi nişan yüzüğünde saklı

güzel mi güzel

ne zaman şöyle bir geçse karşısına

aynalar yüzünü över

bir bahçeleri var

bohça kadar

oylum oylum gül yol boyu karanfil

gidene “güle güle”

gelen “safalar getirdiniz” niyetine

gündüzleri iki çift gözdür

bir çift kelam akşamları

sofrada bakır çalığı

ama yürekleri gümüşten

ama yirmi dört ayar aşkları

x’in cüzde yeri yok

y yusuf’un y’si olmalı

onlar

ev bark şenliği iki çocuk istiyor

verirse tanrı

Mahmut BAHAR