Mustafa Bilici ; “Yusuf ile Züleyha”, Günebakış , 21 Kasım 2000

Yusuf ile Züleyha

Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün

Mustafa bilici

“Nazan Bekiroğlu’nun Timaş yayınlarından çıkan beşinci kitabının adı “Yusuf ile Züleyha Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”. Yazarın ilk kitabı Dergah Yayınlarından çıkan Nun Masalları adını taşıyordu ve okuduğum ilk kitabıydı. Nun Masalları’nı okurken nedendir bilmem kitabın yazarının erkek olduğunu düşünüp durdum hep. Bugün Yusuf ile Züleyha’yı okuduktan sonra geriye baktığımda benim o zamanki ruhsal dinamiklerimle şimdikiler arasında ciddi benzerlikler olduğunu hissediyorum.

Bir hususun aydınlatılmasında yarar var: Benim bu yazıda ilgilendiğim asıl konu Yusuf ile Züleyha’da yazılanlar hakkında hissettiğim duyguların kökleri. Duygularımın köklerini analiz derken (buna otoanaliz de diyebiliriz), aslında kitabın yazarının duygularının menşeini anlama çabası içinde olmak istediğimi kastediyorum. Yapmak istediğim, kendimden hareketle kitabın yazarını, bir başka deyişle yazıcıdan hareketle kendimi anlamak. Sonuçta ortaya koyacağım şeyler Nazan Bekiroğlu ile değil, Yusuf ile Züleyha’nın “yazıcısı” ile ilgili ve sınırlı olacaktır.

Kitap gerek biçim gerekse dil açısından tek kelimeyle enfes. Okurken tatlı bir şeylerin içimden akıp gittiğini hissettim hep. Gerek karakterlerin içinde bulundukları ruhsal durumlar, gerekse mekanlarla ilgili ayrıntılı tasvirler deyim yerindeyse mükemmel. Bunlar içimden geçen duygular, edebiyatçı olmadığım için ne yazık ki biçim ve dille ilgili daha ayrıntılı ve hoş şeyler söyleyemiyorum.

Kitabı okurken irdelenmesi gerektiğini düşündüğüm ilk husus yazarın neden Yusuf ile Züleyha ilişkisini yazmak istediği ile ilgiliydi. Öyle ya yeryüzünde başka aşk mı kalmamıştı? Bu soruya, yazarla bir görüşme yapmadan anlamlı bir cevap bulamayacağımı biliyorum, ama kısmen Nun Masallarında da içimde beliren karşılığı ifade etmekte ciddi bir sakınca görmüyorum. Klasik aşklarda ya da daha iyi bir ifadeyle “doğru aşklarda” nedense aşık olanın “erkek”, maşukun ise “kadın” olması gerektiğini düşünmüşümdür. Fakat Yusuf ile Züleyha’da “doğru olmayan” ya da alışılmışın dışında olan Züleyha’nın Yusuf’a aşık olmasıdır ve bence kitabın yazarının bu konuyu seçmesinde en büyük etken bu “sıradışılık” olmalıdır.

İrdelenmesi gereken ikinci konu yazıcının ha bire Züleyha’yı “aklama” çabasıdır. Kur’an-ı Kerim’de adının bile anılmasına tenezzül edilmeyip, kendisinden “Yusuf’un evinde kaldığı kadın” (12/22) ve “azizin karısı” (12/51) diye bahsedilen ve tensel zevklerinin tutsağı, üstelik bu zevkinin ancak sıkışınca itirafçısı olan mütecaviz, yalancı ve müfteri kadın, yazıcı tarafından Yusuf’un ardındaki Yusuf ‘u görebilecek mertebeye sıçratılıyor. Tabii burada yazarın “orijinal” metne sadık kalması gerekip gerekmediği ayrı bir konu ama benim anlamaya çalıştığım husus, yazarda orijinalinden hareketle ortaya çıkan çağrışımların yönü. Yani yazıcı istese Züleyha’yı yaptıklarından ötürü yerin dibine de batırabilirdi ama yapmıyor. Kitapta bu olumlama çabasının bir uzantısı olarak Yusuf ile Züleyha sonunda yazıcı tarafından evlendirilir. Halbuki Kur’an’da, Yusuf’un Züleyha ile bırakın evlenmesini ona aşık olduğu konusunda bile en ufak bir ibare yok. Burada Züleyha’nın Yusuf’u odada kıstırıp “hadi gel” dediğinde Yusuf’un da her erkek gibi vamp bir kadını arzulamasını aşktan saymıyorum. Çünkü aşk, seks ve erotizm dışında “ulvi” amaçları da olan bir duygu. Kaldı ki Züleyha’da erotizmin sınırlarını aşan cinsel sapmadan bile bahsedilebilir, zira köle de olsa çocuk yaşta yanına alıp büyüttüğü birine hissedilen duyguyu aşkla değil pedofiliyle karışık ensestle izah etmek daha uygun geliyor bana.

Yazarın Züleyha’yı aklama gayretleri bunlarla da sınırlı değil. Örneğin yazıcı Yusuf’a meşhur onbir yıldızlı, güneşli ve aylı rüyasını, bu sefer içinde mavi bir yıldız olarak Züleyha’nın da bulunduğu bir şekilde bir kez daha gördürtür. Yazar Züleyha’ya da rüya gördürtür, üstelik onun rüyası rüya içinde rüyadır (Yusuf seninki de rüya mı dercesine). Bir kanıt olmamasına rağmen Züleyha, yani haksız yere Yusuf’u zindanlarda çürüten kadın, yazıcı tarafından Yusuf’un rabbiyle de tanıştırılır.

Kitapta kesif bir Ibn-i Arabi kokusu baştan sona varlığını hissettiriyor. Aslında Yusuf yok, yok Züleyha, sadece bu suretlerin ardında “O” var. Aşk da zulüm de ihanet de yok, varsa sadece ilahi bir senaryo var. Yazıcının Yusuf ve Züleyha’dan hareketle geldiği yer burası.

Kitapta beni en çok etkileyen yazıcının son sözü oldu. Neden bu bölümden en çok etkilendiğim ise benim hikayem. Bu bölümü okurken, yazıcı tarafından yazılmadık rüyasının anlaşılması için adete kışkırtıldığımı hissettim. Çünkü yazıcının yazılmayan rüyası aynen Züleyha’nınki gibi rüyaların rüyası, insan bu rüyayı dinleyebilmek için nesini feda etmez ki? Yazıcı bu bölümde haklı olarak narsistik özelliklerini hafiften hissettirmekten geri durmuyor. Hafiften diyorum, zira tasavvufi bir terbiye aldığı izlenimi veren bir yazıcının daha fazla ileri gitmesi kibirden sayılırdı. En sonunda yazıcının ölmeyi arzulaması narsistik özelliğine ters düşer gibi görünse de ruhun kaynağına ulaşarak ölümsüzleşmesi söz konusu olduğu için narsizmle çelişen ciddi bir durum söz konusu değil. Keşke bir de kitabın arka kapağında Mor Mürekkep’ten mülhem, ama bu kez okuyucunun gözlerinin ta içine bakan yazıcının bir resmi olsaydı.

mbilici@meds.ktu.edu.tr

Leave a comment

Your comment