Ayla Atabegüm ; “Batıyı Sarsan Yürek”, Eğitimbilim , Kasım 2000

Batı’yı sarsan yürek

Ayla Atabegüm

Gazetecilerin, televizyon programcılarının “Bir Çift Yürek” kitabını okuduktan sonra, “Ben okudum gerekli mesajları aldım, Batı’yı sarsan yürek!” “Çevrenize yabancılaşmaya başladınızsa, bu kitabı okuyun derim, bir kapı mutlaka aralanacak” “Bu kitabı bir haftasonu okuyun, pazartesi hayata yeni bir insan olarak başlayın!” dedikleri kitabı merakla okudum. Programlarında, yazılarında insanları acımasızca eleştirenler, zaman zaman kendi düşüncelerinin dışında olanlara hak tanımayanlar “Bu kitabı okuyup gerekli mesajı aldık!” diyorlar. Bizi yönetenlere de bir kitap göndererek okumalarını sağlamak gerek diye düşündüm.

“Bir Çift Yürek” beni de etkiledi, onlardan biraz daha farklı mesajlar aldım. Kur’ân-ı Kerîm’i, Mevlânâ’yı, Yunus’u, Ahmet Yesevî’yi, tasavvuf ehli olanların hayatını tekrar tekrar okumam gerektiğini hissettim. “Ben gelmedim dâva için/ Benim işim sevi için” diye seslenen Yunus’u, Yunus Emre yılında O’nun Hakk âşığı olduğunu görmezden gelerek “Hümanist Yunus” diyerek, konuşanları, yazanları hatırladım. Dinimizin, kültürümüzün değerleriyle beslenmek istemeyenler, “Bir Çift Yürek”de, Amerikalı bir doktorun, Avustralya’da yaşayan Aborjin kabilesi üyeleriyle beraber geçirdiği dört ay, çöl boyunca yürüyüşleri, bitkilerle, hayvanlarla olan yakınlıkları, zorlukları gördükçe yüreklerinin yumuşamasını; eserin sonunda, kendi kültürüne bağlı kalarak Aborjinler’i ve onların hayata bakış tarzını sevdiği için doktora “Bir Çift Yürek” adını verdiklerini zevkle okudum.

Bazı entelektüellerimizin dinimizin ve kültürümüzün kaynaklarıyla beslenmek istemeyişi bir kere daha görülüyordu. Usta kalemlerimiz, şiirli bir anlatımla roman, hikâye, tiyatro türünde yazdıkları eserlerle dinimizin ve kültürümüzün kaynaklarıyla besleniyordu. Buna rağmen bazı çevrelere ulaşmamız mümkün olamıyordu. Aborjin kabilesinin varlığına saygı duyanlar, Olimpiyat meşalesinin Aborjin kabilesinden yerli bir kadın tarafından yakıldığını görüyor, kardeşlik ve barış mesajını alıyorlardı. Türkiye sınırları içinde yaşayan insanların, kardeşlik ve barış içinde yaşamaları için “bir çift yüreği” olan insanların birleşmeleri gerekiyordu. Bir roman yazmalıydım, kahramanım “Ben yanarım dünü günü/ Bana seni gerek seni/ Ne varlığa sevinirim/ Ne yokluğa yerinirim” diyerek yola çıkan Hakk âşığı olmalıydı. Bu kahraman dünyanın çok uzak bilinmeyen yerlerinde yaşamalıydı, kitabın yazarı Ayla Ağabegüm değil, müstear isimle yazan yabancı bir yazar olmalıydı ve kitap Türkiye’de tercüme edilmeliydi. O zaman her çevrede okunacak farkına varılmadan mesajlar alınacaktı. İnsan âlemde hayal ettiği sürece yaşarmış. Bir anlık hayal bile güzel.

“Bir Çift Yürek” kitabının kahramanı doktor, Aborjin kabilesinin davetine gittiği anda, üzerindeki elbiseler, çantası, ayakkabıları, kıymetli yüzükleri alınır, vücudunu sarması için bir örtü verilir. Gözlerinin önünde bütün eşyaları yakılır, ilâhiler ve dans eşliğinde yürümeye başlarlar. Çıkılan yolculuk ruhunun eğitilmesi içindir. Çıplak ayakla yürümek zordur, ayakları yara olmaya, kanamaya başlar. “Acıyı unut, dikkatini başka noktaya ver, dikenleri durduğumuz zaman çıkarırsın, yaraları da o zaman tedavi ederiz’ derler. Avustralya’da Aborjinler’in hakları çok azdır. Amerikalılar’in Kızılderililer’e yaptıkları haksızlıkları, Avustralyalılar, bu kabileye uygular. Onlar da ayakta kalmak için direnirler.

Nihayet beklenen an gelmiştir, ısıtılan yağlı yapraklardan elde edilen özle ayaklar tedavi edilir. Günlerce aç kaldıktan sonra da hazırlanan yemek solucandır. Yemek saatleri kabile halkı için önemlidir, masallar anlatılır, şarkılar söylenir, saatlerce vücutlarına mesaj yaparlar. Doğan bebeklere ad verilir, daha sonra yeteneğine, bilgeliğine uygun adları alırlar. Doktora da “Mutant” adını verirler. Mânâsı, devamlı değişikliğe uğrayan demektir. Çay törenleri önemlidir, grup beraberliği ve bir başarının kutlanması için yapılır. Sıcak taşlar özel bir suyun içine atılır, çeşitli bitkiler konur ve demlenir.

Sabahları dua için tören yapılır. Onlara göre yaratılmış olan herşeyin bir amacı vardır, hiçbirşey rastlantı eseri ve anlamsız değildir. Bitki dünyası, insanları, hayvanları ve toprağı beslemek için var olmuştur. Aynı zamanda atmosferin dengesini sağlar, ağaçlar ve bitkiler sessizce şarkı söyler. Kitabın bu bölümünü okurken, “Dağlar ile taşlar ile seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlâm seni” diyen Yunus yakınımda benimle beraberdi. Kabile her sabah dualarla bitki ve hayvanlara mesaj yollar. Onların deyimiyle, “Her yeni gün Tanrısal Birliğe teşekkürle başlar.” Kayaların arasından akan bir su buldukları zaman çok az içerler, çünkü o suda, hayvanların da hakkı vardır, suyu kirletmemeye dikkat ederler. Çeşitli soğan ve bitkileri toplarken de dikkatliydiler. Önce evrenden izin alıyor, sonra el ayalarını bitki ve soğanların üzerinde konuşarak gezdiriyorlardı. Olgun bitki ve soğanın üzerine eliniz geldiği zaman ısınıyor, parmaklarınızda kıvılcımlar yanıyor, işte o zaman bitkiyi koparabiliyordunuz. Dünyanın en korumasız ırkı, stresten, ülserden, tansiyondan, kalp hastalıklarından uzak yaşıyordu. Kayalardan düşen bir kabile üyesinin kırılan ayağı kısa bir zamanda tedavi edilmiştir. Hiç yalan söylemedikleri için birbirlerinden saklayacakları da yoktur. Herşeyin olumlu yanını görürler. Doğum günü partileri yoktur. İnsanın yaşlanması önemli olabilir mi, kişi daha mükemmel olmuşsa onu kutlar. Kutlama partileri için kişi kendi karar verir çünkü insanı en iyi kendisi bilir.

Bir zamanlar Aborjinler’in yamyam olduğu söylenir. Onlara göre Mutantlar, adam öldürür çiğner geçerler, yamyamlar ise, insanı öldürür onunla karın doyururlar, iki tarafın da savunulacak yanı yoktur. Gerçek insanlarsa cana kıymazlar. Savaşta ahlâk yoktur denir, ama yamyamlar bir günde birden fazla insan öldürmezler, sizin savaşlarınızda binlerce kişi birkaç dakikada ölüyor düşüncesindedirler.

Kitabımızın kahramanı doktor, günlerce yıkanmadığı için kokusu kendini bile rahatsız etmektedir. Aborjinler ise o durumda değildir, çünkü beslenmeleri farklıdır. Vücudundaki toksinleri atması için, doktoru boğazına kadar kuma gömerler, saatlerce kalır, toksinlerin bedeninden aktığını hissetmektedir. “Buluşların anası ihtiyaçlardır!” sözünün doğruluğuna bir kere daha inanmıştır. Bitkilerle yapılan tedavileri, tedavi anındaki hareketleri gören doktor, hasta-doktor ilişkisinin önemini kavramıştır. Hasar görmüş ilişkiler, inançlardaki boşluklar, Yaratan’a karşı duyulan kuşkular, bağışlama özelliğinin yitirilmesi iyileşmeyi güçleştirmektedir.

Çok susadığınız bir anda ağza alınan bir taş ve onun ağzınızda oynatılmasıyla tükrükler oluşmaya başlıyor ve canlanıyordunuz, Tanrı’ya teşekkür ederken ağlamıyordunuz çünkü vücudunuzda su kalmamıştır. Sonra zihninize bir düşünce gelir, “Su ol, suyu bulursun”. Kendinizi sezgilere bırakınca, su olmaya başlarsınız, soğuk, mavi ve duru olursunuz, aklınız mantığınız devre dışı kalmıştır. Ayrılış ânı geldiğinde tören yapılır, “Bir çift yüreği yitirme dostum. Bizim yanımıza iki açık yürekle geldin, şimdi bu yürek hem bizim, hem de kendi dünyan için anlayış dolu, sen de bize ikinci yürek armağan ettin!” demişlerdir. Doktor hayatının geri kalan zamanını gerçek insanlardan öğrendiklerini uygulamakla geçirecektir. Herşeyi hatta gözden yitme sanatını bile.

Bir Çift Yürek bittiği zaman günlerce düşündüm, kendimi yakınlarımı, gazeteleri, televizyonları ve öteki Türkiye’nin insanlarını. Yeni bir kitaba başlamak hayli zordu, öyle bir kitap okumalıydım ki, bittikten sonra heyecanla, “Sizler de okuyun!” diyebilmeliydim. Bir Çift Yürek’i tavsiye edenlere göndermeliydim. Nazan Bekiroğlu’nun yazdığı Yûsuf ile Züleyha imdadıma yetişti.

Defalarca yazılan konu Nazan Bekiroğlu’nun usta kalemiyle yeniden yazılıyor, gelenek yenileniyor, şiirle nesir birleşiyor, gazeller yazılıyor, yeni bir dille yeni söyleyişler ortaya çıkıyor. Nazan Bekiroğlu zoru denemiştir, bir tarafta aynı konuda yazılmış sayısız mesnevi vardır, diğer tarafta Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan Yûsuf kıssası, buradan yola çıkarak onlara ters düşmeden yeniyi söylemek, bunu bir romanda denemek. “Züleyha ki Yûsuf u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını buldu. Yûsuf u değil, Yûsuf da tecelli eden nuru sevdiğini fark etti. Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir, söylenmemiş bir mesnevi kalmadı yeryüzünde. Her Yûsuf u Züleyha hem birbirinin aynı hem bir başkası” diyor Nazan Bekiroğlu.

“Her hikâyenin bir başlangıcı, bir gelişmesi bir de sonu vardı. Yûsuf ile Züleyha hikâyesi çölle başlar. ‘Çölün aşka bahanesi var. Yoksa çölün, bahâ nesi var.’ Yûsuf un güzelliği dilden dile dolaşır, bir bedevi ona bir ayna hediye eder, senin güzelliğin en parlak ışığın yansımasından başka şey değildir. Sen suretsin o asıl. Sen fertsin. O mânâ sen bedensin O ruh. Sen gurbetsin O yurt? Sen parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık. Bedevi böyle söyleyip uzaklaşırken Yûsuf bildim dedi, her şey O’ndan, sen de O’ndan, ben de O’ndan. Ve ben bunu biliyorum.”

Eserden bölümler:

Kardeşlerinin Yûsuf’u kurt yedi hikâyesine herkes inanacak diye kurt üzülür ve boncuk boncuk yaşlar döker.

Yûsuf dua eder: uRabbim bana istememeyi isteyebilmeyi nasip et.” Çünkü Züleyha Yûsuf’u istemekteydi, Rabbi’nden işaret gelmese Yûsuf da Züleyha’yı isteyecekti. Züleyha’nın duası: “Aşkla var olduğum yerde, yine aşkla yok olayım. Rabbim acıya razıyım ama gözyaşım bende kalsın, razıyım yoklukta var olayım.”

Eser birbirinden güzel rüya bölümleriyle devam eder. En ilgi çekici yanı da, Züleyha’nın pişmanlıklarının dile gelişidir. Züleyha’nın çektiği acılar kalbimizi yumuşatır.

Kitabın sonunda yazıcının son sözü yazının kaderi bölümünü defalarca gözlerimiz nemlenerek okuyoruz.

Yûsuf ile Züleyha, yüreklerimizi titretiyor, kalbimize ışık tutuyor, eline sağlık Nazan Bekiroğlu, okuyucularının hayır dualarını alacağına inanıyorum. Dinimizden, geleneğimizden yola çıkarak şiir dolu bir anlatımla yeni şeyler söylenmesine susamışız.

Kitabı bitirdiğim anda duyguların yoğunluğu altında düşünemiyordum. Birkaç gün sonra düşünmeye başladım, bu güzel eserleri herkesin okumasını nasıl sağlayabiliriz?

Dinimizde hediyeleşmek sünnettir, neden sevdiğimiz kitapları, hediye etme alışkanlığını yaygınlaştıramıyoruz?

Dergilerimizde neden kitap tenkitlerine daha fazla yer verilmiyor? Gazetelerimizin neden kitap sahifeleri ve ilaveleri yok? Televizyonlarımızdaki kitap saatleri neden emek çekerek hazırlanmıyor?

Leave a comment

Your comment