Mustafa Bilici ; “Yusuf ile Züleyha”, Günebakış , 21 Kasım 2000

Yusuf ile Züleyha

Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün

Mustafa bilici

“Nazan Bekiroğlu’nun Timaş yayınlarından çıkan beşinci kitabının adı “Yusuf ile Züleyha Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”. Yazarın ilk kitabı Dergah Yayınlarından çıkan Nun Masalları adını taşıyordu ve okuduğum ilk kitabıydı. Nun Masalları’nı okurken nedendir bilmem kitabın yazarının erkek olduğunu düşünüp durdum hep. Bugün Yusuf ile Züleyha’yı okuduktan sonra geriye baktığımda benim o zamanki ruhsal dinamiklerimle şimdikiler arasında ciddi benzerlikler olduğunu hissediyorum.

Bir hususun aydınlatılmasında yarar var: Benim bu yazıda ilgilendiğim asıl konu Yusuf ile Züleyha’da yazılanlar hakkında hissettiğim duyguların kökleri. Duygularımın köklerini analiz derken (buna otoanaliz de diyebiliriz), aslında kitabın yazarının duygularının menşeini anlama çabası içinde olmak istediğimi kastediyorum. Yapmak istediğim, kendimden hareketle kitabın yazarını, bir başka deyişle yazıcıdan hareketle kendimi anlamak. Sonuçta ortaya koyacağım şeyler Nazan Bekiroğlu ile değil, Yusuf ile Züleyha’nın “yazıcısı” ile ilgili ve sınırlı olacaktır.

Kitap gerek biçim gerekse dil açısından tek kelimeyle enfes. Okurken tatlı bir şeylerin içimden akıp gittiğini hissettim hep. Gerek karakterlerin içinde bulundukları ruhsal durumlar, gerekse mekanlarla ilgili ayrıntılı tasvirler deyim yerindeyse mükemmel. Bunlar içimden geçen duygular, edebiyatçı olmadığım için ne yazık ki biçim ve dille ilgili daha ayrıntılı ve hoş şeyler söyleyemiyorum.

Kitabı okurken irdelenmesi gerektiğini düşündüğüm ilk husus yazarın neden Yusuf ile Züleyha ilişkisini yazmak istediği ile ilgiliydi. Öyle ya yeryüzünde başka aşk mı kalmamıştı? Bu soruya, yazarla bir görüşme yapmadan anlamlı bir cevap bulamayacağımı biliyorum, ama kısmen Nun Masallarında da içimde beliren karşılığı ifade etmekte ciddi bir sakınca görmüyorum. Klasik aşklarda ya da daha iyi bir ifadeyle “doğru aşklarda” nedense aşık olanın “erkek”, maşukun ise “kadın” olması gerektiğini düşünmüşümdür. Fakat Yusuf ile Züleyha’da “doğru olmayan” ya da alışılmışın dışında olan Züleyha’nın Yusuf’a aşık olmasıdır ve bence kitabın yazarının bu konuyu seçmesinde en büyük etken bu “sıradışılık” olmalıdır.

İrdelenmesi gereken ikinci konu yazıcının ha bire Züleyha’yı “aklama” çabasıdır. Kur’an-ı Kerim’de adının bile anılmasına tenezzül edilmeyip, kendisinden “Yusuf’un evinde kaldığı kadın” (12/22) ve “azizin karısı” (12/51) diye bahsedilen ve tensel zevklerinin tutsağı, üstelik bu zevkinin ancak sıkışınca itirafçısı olan mütecaviz, yalancı ve müfteri kadın, yazıcı tarafından Yusuf’un ardındaki Yusuf ‘u görebilecek mertebeye sıçratılıyor. Tabii burada yazarın “orijinal” metne sadık kalması gerekip gerekmediği ayrı bir konu ama benim anlamaya çalıştığım husus, yazarda orijinalinden hareketle ortaya çıkan çağrışımların yönü. Yani yazıcı istese Züleyha’yı yaptıklarından ötürü yerin dibine de batırabilirdi ama yapmıyor. Kitapta bu olumlama çabasının bir uzantısı olarak Yusuf ile Züleyha sonunda yazıcı tarafından evlendirilir. Halbuki Kur’an’da, Yusuf’un Züleyha ile bırakın evlenmesini ona aşık olduğu konusunda bile en ufak bir ibare yok. Burada Züleyha’nın Yusuf’u odada kıstırıp “hadi gel” dediğinde Yusuf’un da her erkek gibi vamp bir kadını arzulamasını aşktan saymıyorum. Çünkü aşk, seks ve erotizm dışında “ulvi” amaçları da olan bir duygu. Kaldı ki Züleyha’da erotizmin sınırlarını aşan cinsel sapmadan bile bahsedilebilir, zira köle de olsa çocuk yaşta yanına alıp büyüttüğü birine hissedilen duyguyu aşkla değil pedofiliyle karışık ensestle izah etmek daha uygun geliyor bana.

Yazarın Züleyha’yı aklama gayretleri bunlarla da sınırlı değil. Örneğin yazıcı Yusuf’a meşhur onbir yıldızlı, güneşli ve aylı rüyasını, bu sefer içinde mavi bir yıldız olarak Züleyha’nın da bulunduğu bir şekilde bir kez daha gördürtür. Yazar Züleyha’ya da rüya gördürtür, üstelik onun rüyası rüya içinde rüyadır (Yusuf seninki de rüya mı dercesine). Bir kanıt olmamasına rağmen Züleyha, yani haksız yere Yusuf’u zindanlarda çürüten kadın, yazıcı tarafından Yusuf’un rabbiyle de tanıştırılır.

Kitapta kesif bir Ibn-i Arabi kokusu baştan sona varlığını hissettiriyor. Aslında Yusuf yok, yok Züleyha, sadece bu suretlerin ardında “O” var. Aşk da zulüm de ihanet de yok, varsa sadece ilahi bir senaryo var. Yazıcının Yusuf ve Züleyha’dan hareketle geldiği yer burası.

Kitapta beni en çok etkileyen yazıcının son sözü oldu. Neden bu bölümden en çok etkilendiğim ise benim hikayem. Bu bölümü okurken, yazıcı tarafından yazılmadık rüyasının anlaşılması için adete kışkırtıldığımı hissettim. Çünkü yazıcının yazılmayan rüyası aynen Züleyha’nınki gibi rüyaların rüyası, insan bu rüyayı dinleyebilmek için nesini feda etmez ki? Yazıcı bu bölümde haklı olarak narsistik özelliklerini hafiften hissettirmekten geri durmuyor. Hafiften diyorum, zira tasavvufi bir terbiye aldığı izlenimi veren bir yazıcının daha fazla ileri gitmesi kibirden sayılırdı. En sonunda yazıcının ölmeyi arzulaması narsistik özelliğine ters düşer gibi görünse de ruhun kaynağına ulaşarak ölümsüzleşmesi söz konusu olduğu için narsizmle çelişen ciddi bir durum söz konusu değil. Keşke bir de kitabın arka kapağında Mor Mürekkep’ten mülhem, ama bu kez okuyucunun gözlerinin ta içine bakan yazıcının bir resmi olsaydı.

mbilici@meds.ktu.edu.tr

Ahmet Kabaklı ; “Yeni Üç Klasik”, Türkiye , 18 Kasım 2000

Ahmet KABAKLI

GÜN İŞIĞINDA

Yeni üç klasik

Edebiyatımızın ünlü klasik mesnevi ve hikâyelerini, yenileyerek yayımlayan, tarih ve sanatımız boyunca sevilmiş üç yeni eserden söz ediyorum. Bunlar:

1-Leylâ ile Mecnun, Eser: Prof. Dr. İSKENDER PALA…

Timaş: Faks (O 212) 512 40 00…

2- YUSUF İLE ZÜLEYHA… Eser: NAZAN BEKİROĞLU

(Timaş, Faks: (O 212) 51240 00…

3- Arzu ile Kamber, Eser: NECDET EKİCİ, birinci ve ikinci ile aynı fakstan

istenebilir.

En doğrusu, üç ayrı sanatkârdan çıkıp günümüz dil ve üslubuna konulan bu çok başarılı klâsiklerimizden her üçünü isteyip karşılaştırarak okumanızdır. Kalemine güvenenler için yeni bir sanat çağı açılmıştır. Bu yazımda, sayın İskender Pala’nın ek olarak “Aşkın Gizli Tarihi” adını verdiği ince üslup ve çok değerli minyatürlerle süslenmiş Leylâ ile Mecnun’unu daha sonraya bırakıp YUSUF İLE ZÜLEYHA ve ARZU İLE KAMBER’i tanıtmaya çalışacağım.

Ruhlar âlemine açık, zengin tarih unsurları ve ferahlatan üslûbu ile tanıdığımız hikâyeleri ile ünlü Nazan Bekiroğlu bu sefer bir klâsik mesneviyi yenilemiş. “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün” ilâve adı ile çıkardığı bu YUSUF İLE ZÜLEYHA şiirle hikâyeyi kaynaştıran öyle zevkli bir üslupla yazılmış ki açıp açıp okuyorum.

Kur’ân-ı Kerîm’de geçen bu kıssa, tâ 13. yüzyıldan beri ‘Kıssa-yı Yusuf” veya “Yusuf’la Zeliha” adları ile birçok şairin mesnevilerine konu olmuştur. Nazan Bekiroğlu bu çok eski ve anlamlı kıssa’ya, bilhassa kendi yorumunu, çağdaş şiir gücünü ve kıssa’yı derinleştiren görüşleri ve çoğunu bildiğimiz çeşitli konuları, serbestçe kullanarak, “klâsik” değerde yeni bir eser kazandırmıştır. Bir örnek olmak üzere “Yûsuf’un Rüyası”ndan bir bölüme girelim:

Yûsuf’un Rüyası

Yûsuf bir güzel çocuk, Ken’an elinin Yûsufu naz uykularında… Yûsuf, güzelim öz kapaklarının, arkasmdaydı… Güzelim göz kapaklarının arkasında Yûsuf’un rüyası vardı…

Yûsuf’un rüyasında güneş vardı, ay vardı. Yûsuf’un rüyasında tam on bir yıldız vardı. Berrak ve derin gökyüzü, Yûsuf elini uzatsa dokunabileceği kadar yakındı. Güneş ve ay birbirinin ışığını söndürmemekte, on bir yıldız, başının üstünde titremekteydi Yûsuf’un rüyasında.

Önce on bir yıldız teker teker gelip Yûsuf’un tam arkasında durdular. Yûsuf, döşeğinde sağdan sola attı kendini. Ay geldi sonra, Yûsuf’un başı üzerindeki lâcivert semadan indi ve sağ yanında, onun hizasında durdu. Yûsuf’un şakaklarında, dudaklarının kenarında ve burnunun üzerinde ter taneleri… Yûsuf’un başına üzerindeki gökten bu kez güneş indi, dört bir yan ışıklarla doldu. Gece aydınlandı, çöl aydınlandı. Yûsuf’un içindeki karanlık aydınlandı. Sonra hepsi bir arada güneş, ay ve 11 yıldız Yûsuf’un etrafında döndüler ve yerlere kadar eğildiler, secde ettiler.

Arzu ile Kamber

Türk Edebiyatı Vakfı’nın Ömer Seyfettin hikaye yarışması birincilerinden olan Necdet Ekinci de ARZU İLE KAMBER (Gül mevsimine uyanmak) adlı klasik halle ve divan mesnevisini yenileyerek çok değerli bir “klasiğimizi” gün ışığına çıkarmıştır.

Arzu ile Kamber baştan başa bütün Osmanlı Coğrafyasını yaşayan canlı, acıklı bir aşk destanıdır.

Necdet Ekici dostumuz hepimiz gibi çocukluk hayranlıklarından kök alan unsurlarla bu fevkalade canlı eseri daha yeni edebiyatlara ve daha yeni çağlara mal etmiştir. Eserin şiiriyetiyle beraber hemen bütün Anadolu halkının alışkın olduğu kelimeler ve deyimlerle eser canlanmaktadır.

Bunu göstermek için ARZU İLE KAMBER kitabının 29. sayfasında yer alan bir bölümü size takdim ediyorum. Kamber ile sevgilisi Arzu’yu şu satırlarda tanıyoruz:

“Arzu, on dördünde, altın saçları, omzundan aşağı bir güneş gibi savrulan, sürmeli kara gözlü, ceylan bakışlı, selvi boylu bir peri kızı; Kamber de o yaşlarda, yağız çehreli, şahin bakışlı bir delikanlı… O zamana kadar birlikte ağlamış, birlikte gülmüşlerdi. Birbirlerini de dünya ahret, bacı kardeş bilmişler.”

Bilindiği gibi ARZU İLE KAMBER büyük sevgilerine rağmen birbirlerine kavuşmadan ölürler. Bu sonucu Ekici büyük şiiriyet içinde şöyle anlatmaktadır:

“Halk gölün ortasındaki adaya iki mezar kazdı. Arzu ile Kamber’i oraya koydular. Tıpkı Leylâ ile Mecnun gibi “iki ruhu birbirine sırdaş, iki bedeni birbirine kefen yaptı. Bu makam iki sultana otağ oldu. Bir burçta iki ay göründü. Deniz deryaya kavuştu” dediler.

O rütbede kutlu uykuya yatan bir pîr-î fanı dudağında bir damla tebessümle uyandı. Onlara gönlünün şu “nefesini” yazdı:

Yatan bu kabr içinde hazret-i Arzu ve Kamberdir

Şehid-i aşk olan bu iki hasret ulu serverdir.

Esîr-i fîrkat-ü hasret idiler dâr-ı dünyada

Müyesser kıldı Mevlâ, vuslatı bu dâr-ı ukbâda

Zarif M. Dilhan ; “Bir Kalbi Titreten Hüzün”, Genç Adım , sayı 14 , Kasım 2000

BİR KALBİ TİTRETEN HÜZÜN; YUSUF İLE ZÜLEYHA

Zarif M. DİLHAN

Züleyha sustu,

Saray sustu,

Yusuf sustu,

Ben sustum çöl konuştu. Kalb işledi kalem yazdı. Bir kitabın tanıtımı demek kitabın eni, boyu, hacmi değildir elbet. Belki sadece okurda bıraktığı etki olmamalıydı ama böyle oldu. Tanım yani kitabın etkisi işte, daha ne olsun. İtirazlar olabilir, ama ne olur bir tadın

Yusuf ile Züleyha şiirimsi tadını sunarken, şiir gibi bir tanım bekliyor. Bir kalbi titreten hüzün okuyucusunu etkiliyorsa öyle de alıcısına akmalı bence.

Kanlı gömleğin aldatmacasını dinlerken nasıl hüzünleniyor kahroluyorsak, kuyuya düşen yüreğe de öylesine sahip çıkabiliyoruz işte.

Mısr’a sultan olmak kuyudan geçiyor. Bunu anlıyoruz. Fakat kuyuya atılmak için ne yapmalı “Güzel” olmak yeterli mi. Veya kıskanılmak.

Bütün bunlar bir şiir gibi nasıl dile geliyormuş, İşte Nazan bekiroğlu son kitabı Yusuf ile Züleyha ‘da kelamı söyletmiş kalemine sağlık.

Yazara sormak isterdim niçin Yusuf ile Züleyha binlerce kez yazılmış olmasına rağmen niçin yine?

Riskli ve ” tutunabilme” korkusu olmadan ikiyüz yirmidört sahifelik kitabın ikinci baskıyı yapabileceğini bilerek mi yazdınız.

Eksilte eksilte, kendine döne döne yazmışsınız. Nun Masalları, Mor Mürekkep bir tevafukun eseri olmadığını biliyorduk. İşte sanat böyle icra edilmiştir.

Nesnelleşen dünyamızda menkibelerin tekrar kaleme alınması, insanlığa sunulması ne güzel. Bundan da güzeli usta bir kalem aracılığı ile dile gelmesi.

Kur’anı bir kıssa manevi ağırlığını hissederek kaleme alınmış. Her sayfada okuyucu merkez alınmış. Her sayfada hüzün ve neşe. havf ve reca içice verilmiş.

Daha kitaba başlarken uzun bir yolculuğa çıkacağını insana hissettiriyor yazar.

Develerle, şakırdayan nal, uçuşan toprak, kuruyan kuyu ile yolculuğa.

Fakat kitap bittiğinde yol bitmiyor, yeni ufuklar açılıyor, yeni perdeler aralanıyor nagehan ve siz ilerliyorsunuz an be an. Bir kitabı alıntı yapmadan, örnek göstermeden, intihallere değinmeden ne kadar tanıtabilirse münekkid işte o kadarım ben. Oysa her zaman bir eksiğini bulmak, bir gediğinden sızmak için çırpınmışımdır. Meğer eksik olan ben sızılacak olan yine benmişim.

Bir kitap okuyup hayatı değişenler vardır, işte bir kitapla bir değil binlerce hayatı nasıl değiştireceklerini şimdi daha iyi anlıyorum. Uzatmayalım.

Nazan BEKİROĞLU’nun YUSUF ile ZÜLEYHA”sı şimdi bütün kitap severlerin koltuğu altında. Okumayanlar mı? Bari ikinci baskısını kaçırmayalım.

Ayla Atabegüm ; “Batıyı Sarsan Yürek”, Eğitimbilim , Kasım 2000

Batı’yı sarsan yürek

Ayla Atabegüm

Gazetecilerin, televizyon programcılarının “Bir Çift Yürek” kitabını okuduktan sonra, “Ben okudum gerekli mesajları aldım, Batı’yı sarsan yürek!” “Çevrenize yabancılaşmaya başladınızsa, bu kitabı okuyun derim, bir kapı mutlaka aralanacak” “Bu kitabı bir haftasonu okuyun, pazartesi hayata yeni bir insan olarak başlayın!” dedikleri kitabı merakla okudum. Programlarında, yazılarında insanları acımasızca eleştirenler, zaman zaman kendi düşüncelerinin dışında olanlara hak tanımayanlar “Bu kitabı okuyup gerekli mesajı aldık!” diyorlar. Bizi yönetenlere de bir kitap göndererek okumalarını sağlamak gerek diye düşündüm.

“Bir Çift Yürek” beni de etkiledi, onlardan biraz daha farklı mesajlar aldım. Kur’ân-ı Kerîm’i, Mevlânâ’yı, Yunus’u, Ahmet Yesevî’yi, tasavvuf ehli olanların hayatını tekrar tekrar okumam gerektiğini hissettim. “Ben gelmedim dâva için/ Benim işim sevi için” diye seslenen Yunus’u, Yunus Emre yılında O’nun Hakk âşığı olduğunu görmezden gelerek “Hümanist Yunus” diyerek, konuşanları, yazanları hatırladım. Dinimizin, kültürümüzün değerleriyle beslenmek istemeyenler, “Bir Çift Yürek”de, Amerikalı bir doktorun, Avustralya’da yaşayan Aborjin kabilesi üyeleriyle beraber geçirdiği dört ay, çöl boyunca yürüyüşleri, bitkilerle, hayvanlarla olan yakınlıkları, zorlukları gördükçe yüreklerinin yumuşamasını; eserin sonunda, kendi kültürüne bağlı kalarak Aborjinler’i ve onların hayata bakış tarzını sevdiği için doktora “Bir Çift Yürek” adını verdiklerini zevkle okudum.

Bazı entelektüellerimizin dinimizin ve kültürümüzün kaynaklarıyla beslenmek istemeyişi bir kere daha görülüyordu. Usta kalemlerimiz, şiirli bir anlatımla roman, hikâye, tiyatro türünde yazdıkları eserlerle dinimizin ve kültürümüzün kaynaklarıyla besleniyordu. Buna rağmen bazı çevrelere ulaşmamız mümkün olamıyordu. Aborjin kabilesinin varlığına saygı duyanlar, Olimpiyat meşalesinin Aborjin kabilesinden yerli bir kadın tarafından yakıldığını görüyor, kardeşlik ve barış mesajını alıyorlardı. Türkiye sınırları içinde yaşayan insanların, kardeşlik ve barış içinde yaşamaları için “bir çift yüreği” olan insanların birleşmeleri gerekiyordu. Bir roman yazmalıydım, kahramanım “Ben yanarım dünü günü/ Bana seni gerek seni/ Ne varlığa sevinirim/ Ne yokluğa yerinirim” diyerek yola çıkan Hakk âşığı olmalıydı. Bu kahraman dünyanın çok uzak bilinmeyen yerlerinde yaşamalıydı, kitabın yazarı Ayla Ağabegüm değil, müstear isimle yazan yabancı bir yazar olmalıydı ve kitap Türkiye’de tercüme edilmeliydi. O zaman her çevrede okunacak farkına varılmadan mesajlar alınacaktı. İnsan âlemde hayal ettiği sürece yaşarmış. Bir anlık hayal bile güzel.

“Bir Çift Yürek” kitabının kahramanı doktor, Aborjin kabilesinin davetine gittiği anda, üzerindeki elbiseler, çantası, ayakkabıları, kıymetli yüzükleri alınır, vücudunu sarması için bir örtü verilir. Gözlerinin önünde bütün eşyaları yakılır, ilâhiler ve dans eşliğinde yürümeye başlarlar. Çıkılan yolculuk ruhunun eğitilmesi içindir. Çıplak ayakla yürümek zordur, ayakları yara olmaya, kanamaya başlar. “Acıyı unut, dikkatini başka noktaya ver, dikenleri durduğumuz zaman çıkarırsın, yaraları da o zaman tedavi ederiz’ derler. Avustralya’da Aborjinler’in hakları çok azdır. Amerikalılar’in Kızılderililer’e yaptıkları haksızlıkları, Avustralyalılar, bu kabileye uygular. Onlar da ayakta kalmak için direnirler.

Nihayet beklenen an gelmiştir, ısıtılan yağlı yapraklardan elde edilen özle ayaklar tedavi edilir. Günlerce aç kaldıktan sonra da hazırlanan yemek solucandır. Yemek saatleri kabile halkı için önemlidir, masallar anlatılır, şarkılar söylenir, saatlerce vücutlarına mesaj yaparlar. Doğan bebeklere ad verilir, daha sonra yeteneğine, bilgeliğine uygun adları alırlar. Doktora da “Mutant” adını verirler. Mânâsı, devamlı değişikliğe uğrayan demektir. Çay törenleri önemlidir, grup beraberliği ve bir başarının kutlanması için yapılır. Sıcak taşlar özel bir suyun içine atılır, çeşitli bitkiler konur ve demlenir.

Sabahları dua için tören yapılır. Onlara göre yaratılmış olan herşeyin bir amacı vardır, hiçbirşey rastlantı eseri ve anlamsız değildir. Bitki dünyası, insanları, hayvanları ve toprağı beslemek için var olmuştur. Aynı zamanda atmosferin dengesini sağlar, ağaçlar ve bitkiler sessizce şarkı söyler. Kitabın bu bölümünü okurken, “Dağlar ile taşlar ile seherlerde kuşlar ile çağırayım Mevlâm seni” diyen Yunus yakınımda benimle beraberdi. Kabile her sabah dualarla bitki ve hayvanlara mesaj yollar. Onların deyimiyle, “Her yeni gün Tanrısal Birliğe teşekkürle başlar.” Kayaların arasından akan bir su buldukları zaman çok az içerler, çünkü o suda, hayvanların da hakkı vardır, suyu kirletmemeye dikkat ederler. Çeşitli soğan ve bitkileri toplarken de dikkatliydiler. Önce evrenden izin alıyor, sonra el ayalarını bitki ve soğanların üzerinde konuşarak gezdiriyorlardı. Olgun bitki ve soğanın üzerine eliniz geldiği zaman ısınıyor, parmaklarınızda kıvılcımlar yanıyor, işte o zaman bitkiyi koparabiliyordunuz. Dünyanın en korumasız ırkı, stresten, ülserden, tansiyondan, kalp hastalıklarından uzak yaşıyordu. Kayalardan düşen bir kabile üyesinin kırılan ayağı kısa bir zamanda tedavi edilmiştir. Hiç yalan söylemedikleri için birbirlerinden saklayacakları da yoktur. Herşeyin olumlu yanını görürler. Doğum günü partileri yoktur. İnsanın yaşlanması önemli olabilir mi, kişi daha mükemmel olmuşsa onu kutlar. Kutlama partileri için kişi kendi karar verir çünkü insanı en iyi kendisi bilir.

Bir zamanlar Aborjinler’in yamyam olduğu söylenir. Onlara göre Mutantlar, adam öldürür çiğner geçerler, yamyamlar ise, insanı öldürür onunla karın doyururlar, iki tarafın da savunulacak yanı yoktur. Gerçek insanlarsa cana kıymazlar. Savaşta ahlâk yoktur denir, ama yamyamlar bir günde birden fazla insan öldürmezler, sizin savaşlarınızda binlerce kişi birkaç dakikada ölüyor düşüncesindedirler.

Kitabımızın kahramanı doktor, günlerce yıkanmadığı için kokusu kendini bile rahatsız etmektedir. Aborjinler ise o durumda değildir, çünkü beslenmeleri farklıdır. Vücudundaki toksinleri atması için, doktoru boğazına kadar kuma gömerler, saatlerce kalır, toksinlerin bedeninden aktığını hissetmektedir. “Buluşların anası ihtiyaçlardır!” sözünün doğruluğuna bir kere daha inanmıştır. Bitkilerle yapılan tedavileri, tedavi anındaki hareketleri gören doktor, hasta-doktor ilişkisinin önemini kavramıştır. Hasar görmüş ilişkiler, inançlardaki boşluklar, Yaratan’a karşı duyulan kuşkular, bağışlama özelliğinin yitirilmesi iyileşmeyi güçleştirmektedir.

Çok susadığınız bir anda ağza alınan bir taş ve onun ağzınızda oynatılmasıyla tükrükler oluşmaya başlıyor ve canlanıyordunuz, Tanrı’ya teşekkür ederken ağlamıyordunuz çünkü vücudunuzda su kalmamıştır. Sonra zihninize bir düşünce gelir, “Su ol, suyu bulursun”. Kendinizi sezgilere bırakınca, su olmaya başlarsınız, soğuk, mavi ve duru olursunuz, aklınız mantığınız devre dışı kalmıştır. Ayrılış ânı geldiğinde tören yapılır, “Bir çift yüreği yitirme dostum. Bizim yanımıza iki açık yürekle geldin, şimdi bu yürek hem bizim, hem de kendi dünyan için anlayış dolu, sen de bize ikinci yürek armağan ettin!” demişlerdir. Doktor hayatının geri kalan zamanını gerçek insanlardan öğrendiklerini uygulamakla geçirecektir. Herşeyi hatta gözden yitme sanatını bile.

Bir Çift Yürek bittiği zaman günlerce düşündüm, kendimi yakınlarımı, gazeteleri, televizyonları ve öteki Türkiye’nin insanlarını. Yeni bir kitaba başlamak hayli zordu, öyle bir kitap okumalıydım ki, bittikten sonra heyecanla, “Sizler de okuyun!” diyebilmeliydim. Bir Çift Yürek’i tavsiye edenlere göndermeliydim. Nazan Bekiroğlu’nun yazdığı Yûsuf ile Züleyha imdadıma yetişti.

Defalarca yazılan konu Nazan Bekiroğlu’nun usta kalemiyle yeniden yazılıyor, gelenek yenileniyor, şiirle nesir birleşiyor, gazeller yazılıyor, yeni bir dille yeni söyleyişler ortaya çıkıyor. Nazan Bekiroğlu zoru denemiştir, bir tarafta aynı konuda yazılmış sayısız mesnevi vardır, diğer tarafta Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan Yûsuf kıssası, buradan yola çıkarak onlara ters düşmeden yeniyi söylemek, bunu bir romanda denemek. “Züleyha ki Yûsuf u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını buldu. Yûsuf u değil, Yûsuf da tecelli eden nuru sevdiğini fark etti. Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir, söylenmemiş bir mesnevi kalmadı yeryüzünde. Her Yûsuf u Züleyha hem birbirinin aynı hem bir başkası” diyor Nazan Bekiroğlu.

“Her hikâyenin bir başlangıcı, bir gelişmesi bir de sonu vardı. Yûsuf ile Züleyha hikâyesi çölle başlar. ‘Çölün aşka bahanesi var. Yoksa çölün, bahâ nesi var.’ Yûsuf un güzelliği dilden dile dolaşır, bir bedevi ona bir ayna hediye eder, senin güzelliğin en parlak ışığın yansımasından başka şey değildir. Sen suretsin o asıl. Sen fertsin. O mânâ sen bedensin O ruh. Sen gurbetsin O yurt? Sen parçasın O bütün. Sen gölgesin O ışık. Bedevi böyle söyleyip uzaklaşırken Yûsuf bildim dedi, her şey O’ndan, sen de O’ndan, ben de O’ndan. Ve ben bunu biliyorum.”

Eserden bölümler:

Kardeşlerinin Yûsuf’u kurt yedi hikâyesine herkes inanacak diye kurt üzülür ve boncuk boncuk yaşlar döker.

Yûsuf dua eder: uRabbim bana istememeyi isteyebilmeyi nasip et.” Çünkü Züleyha Yûsuf’u istemekteydi, Rabbi’nden işaret gelmese Yûsuf da Züleyha’yı isteyecekti. Züleyha’nın duası: “Aşkla var olduğum yerde, yine aşkla yok olayım. Rabbim acıya razıyım ama gözyaşım bende kalsın, razıyım yoklukta var olayım.”

Eser birbirinden güzel rüya bölümleriyle devam eder. En ilgi çekici yanı da, Züleyha’nın pişmanlıklarının dile gelişidir. Züleyha’nın çektiği acılar kalbimizi yumuşatır.

Kitabın sonunda yazıcının son sözü yazının kaderi bölümünü defalarca gözlerimiz nemlenerek okuyoruz.

Yûsuf ile Züleyha, yüreklerimizi titretiyor, kalbimize ışık tutuyor, eline sağlık Nazan Bekiroğlu, okuyucularının hayır dualarını alacağına inanıyorum. Dinimizden, geleneğimizden yola çıkarak şiir dolu bir anlatımla yeni şeyler söylenmesine susamışız.

Kitabı bitirdiğim anda duyguların yoğunluğu altında düşünemiyordum. Birkaç gün sonra düşünmeye başladım, bu güzel eserleri herkesin okumasını nasıl sağlayabiliriz?

Dinimizde hediyeleşmek sünnettir, neden sevdiğimiz kitapları, hediye etme alışkanlığını yaygınlaştıramıyoruz?

Dergilerimizde neden kitap tenkitlerine daha fazla yer verilmiyor? Gazetelerimizin neden kitap sahifeleri ve ilaveleri yok? Televizyonlarımızdaki kitap saatleri neden emek çekerek hazırlanmıyor?