Müslüm Yücel ; “Yusuf ile Züleyha”, Gündem , 28 Ekim 2000

Yusuf ile Züleyha

Müslüm Yücel

İnsanlar gökyüzüne ellerini açarlar. Gökyüzünden istedikleri vardır ve istekler yaşamlarının daha iyi olması ya da “öteki dünyanın” bu dünyaya nazaran daha katlanılır olması içindir. Çöl ise gökyüzünün karşıtıdır her zaman. Burada her şey olduğu gibidir ve çölün duası kum ile sınırlıdır; bu yüzden “olmak” ile “oldu” arasındaki fark, başkasının “olsun” demesine bağlıdır; yine bu yüzden çöl iki şeyle geçilir: Aşk ve söz. Aşk ile bedene can vermek, sözün bittiğine işaret eder ve aşk çöl hikayelerinde, sözün gökyüzüne söylenmesi olarak tercüme edilir. Sözün tercümesi yeniden yazılmasıdır. Yazıcıya düşen ise tebdil-i kıyafettir. Her aşk hikayesi yeniden yazılarak büyür, her aşık kendine bir aşk hikayesi bularak, yüzyılına ayak uydurur ve yine her hikaye başkasının adına yazıya geçtiği zaman, herkesin hikayesi olarak okunur. Yusuf ve Züleyha gibi.

Doğu’da yazılan Yusuf ve Züleyha’larda Kur’an esas alınırken, Batı’da yazılan eserlerde Tevrat’ın etkisi vardır. Hendel’in Yusuf ve Kardeşleri oratoryusu, Thomas Mann’ın Yusuf ile Kardeşleri adlı romanı, Richard Starauss’un Yusuf Efsanesi adlı Opus 64 adlı pandomimi Yusuf ile Züleyha hakkında ilk akla gelen eserlerdir. Tabii bu arada Rilke ve Goethe’nin kimi şiirlerini de unutmamak gerekir. Nazan Bekiroğlu ise başka bir Yusuf ve Züleyha ile okur karşısına çıkıyor. Doğu’da bilinen hikayelerin yanı sıra Bekiroğlu, Tevrat’tan da yoğunca etkileniyor. (Nazan Bekiroğlu, Yusuf ile Züleyha- Kalbin üzerinde titreyen hüzün, Timaş yay., istanbul, 2000)

Mesnevi, roman ve şiir arası kurguların iç içe girdiği, zaman zaman da oluşturulan metinlerin şiirle paslaştığı Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sında; Yusuf başka, Züleyha başka, ama sonuçta mutlu bir sonla tekrar bir aşk hikayesi gündeme geliyor. Bekiroğlu’nun Yusuf ve Züleyha’sında kahramanların başına gelenler kimi zaman monolog, kimi zaman da birer mesnevi beyti gibi akıp duruyor. Kitap kapatılıp şöyle bir kitabın ve yazıcının dışından Yusuf ve Züleyha’ya bakıldığında ise başka bir manzara ile karşılaşıyor insan ve kendine soruyor: İsa’dan iki bin yıl önce yaşadıkları iddia edilen Yusuf ile Züleyha ile bugüne bakmak mümkün mü? Kapak aralanıp, satır araları yoklandığında söz konusu olanın Yusuf olmadığı, Züleyha olduğu çıkıyor karşımıza. Çünkü Züleyha aşkı uğruna bütün değerlerini ayakları altına alıp, kalbini savunurken, Yusuf yalnızca çektiği çile ile insanların aklında kalıyor. Ve dahası Züleyha eşi Potifar’a ihanet etmesine rağmen, bu ihaneti haklı gösteriyor, diğer kadınları buna inandırıyor; ve diğer kadınlar adeta, “ihanet içinde olan sen değil, biziz” diyorlar. Yazıcının dilinin altındaki zor bir meseledir bu…

Bir metni, özellikle herkesçe bilinen bir metni yazmak elbette ki zordur. Bu bilinen ve herkesin kolayca konuşabileceği bir aşk hikayesi ise iş daha bir zorlaşır. Bekiroğlu da yazarken bayağı zorlanmışa benziyor. Çünkü zaman zaman monologlara başvuruyor ve bu monologlar, ana metinle çakıştığı an, yazıcı kendini bir yana bırakmayı zorunlu hale getiriyor; böyle olunca “anlatma” zorunluğu gündeme geliyor ve ne monolog ne de salt mesnevi olarak dile getiriliyor. Diğer yandan dilsel, dinsel ve siyasal kimi kaygılar metnin oluşmasında olumsuzluklar, anlam içerisinde kimi anlamsızlıkların doğmasına neden oluyor. Sözgelimi yazıcı “kalp, yürek, gönül” gibi kelimeleri zaman zaman aynı, zaman zaman da ayrı anlamlar taşıyorlarmış gibi kullanıyor. Şöyle ki, “Onarırım kendi ellerimle kalbimi, kendi ellerimle severim kendi yüreğimi” gibi cümleler, çok güzel diyebileceğim, “Tek kişilik ölüm, tek kişilik bir yağmur” gibi cümleleri bile dilin uçurumlarından, bir çırpıda aşağıya itiyor. Yine dil olarak, kelimelerin aynı anlamda kullanılması anlatımı da zorlaştırıyor. “Pazar oldu olalı böyle mezat görmemişti”, ya da “çölde çiçek”, Çölde karaca” gibi içeriği daraltan ifadeler okumayı zorlaştırıyor. Diğer yandan dinsel olanın edebiyata maledilmesi- yani yeniden üretim sürecinde, kişi duyarlığının günce! ile bağdaştığı noktada, göstergelerin olduğu gibi metne yansıması olarak karşımıza çıkmıyor. Tam tersi duyarlılık politik göstergelerle kendini ifade etmeye çalışıyor ve nesneye yüklenen her anlam, politik bir içerikle gündeme geliyor; böylece metindeki et, kemikten kopuyor ve ortaya pankartlara yazılacak sözler kalıyor. Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılması ve kardeşlerinin Yakup’a, “kurt kaptı, bu da kanlı gömleği” ifadesini “Kurf’u konuşturarak yanıtlayan Bekiroğlu, şöyle bir cümle kuruyor: “Dağlar mekanımdır, adımın arkasında yatan efsaneler vardır. Beyhude değil, karakterini benimkiyle birleştiren kimi ulusların armasıyım. Görkemli başım görüntü bırakır kimi bayraklarda. (…) Şerefli adımın arkasında kocaman efsaneler vardır da bu küçük anlatılarla baş edemem bir türlü.” (Bekiroğlu, s., 50) “Benim adım Kurt” dedirtecek bu ifadeler, zanlı olan kurdu temize mi çekiyor? Yusuf ve Züleyha’nın Kur’an temelli edebiyat uyarlamalarının hemen hemen tümünde yer alan kişi ve motifler özgül bir zaman ve uzamın getirdiği ihtiyaçlara odaklanan kişi ve motifler değillerdir. Voltaire’nin deyimiyle bu kıssa “Affeden bir kahraman, insanı öcalandan daha çok duygulandırır.”

Kurt ve diğer dilsel arızalar dışında Bekiroğlu “Ama bir bakracı olup da ipi olmayana ya da ipi olup da bakracı olmayana (veyahut) ne bakracı ne de ipi olana ölümüm ben” diyerek kuyuyu güzelce tanımlıyor ve “her yuttuğum taş bağrımda bir yara açtı” diyor. Thomas Mann, “geçmişin kuyusu çok derin; belki de dipsiz demek daha doğru” diye sesleniyor ve ardından, “Ne kadar derinden seslenirsek, geçmişin derinlerine o kadar iniyor ve o kadar aşağılara batıyoruz, insanlığın ilk temellerini daha çok buldukça, tarih ve kültürünün kavranılmazlığı daha çok anlaşılıyor” diye ekliyor, ipimizi ne kadar tehlikeli derinliklere salarsak salalım, ipin daha derinlere uzanacağını da eklemeye gerek var mı? Elbette ki yok.

Çünkü orda merdivenli bir kuyu var ve kuyunun dibinden Kesikbaş bize bakmaktadır ve ben rüyamda gördüğüm bütün taşbaskısı Mevlitlerin arkalarında Kesikbaş destanını okudum. Gövdeden ayrılan başlar- ya da başı kesilmiş gövdeler bütün aynalarımın umutsuz gülümseyişleriydiler. Cizre’deydi kesikbaş ve taş merdivenlerle inilen bir kuyunun içinde Hızır’ın verdiği görevleri yerine getirme telaşındaydı. Kirdici Ali’ydi bu. Diğerinin adını bilmiyorum, üvey oğlu tarafından başı kesilerek öldürülen zengin bir tüccarın başının, oğlundan nasıl intikam alındığını duyardım. içinde uyuduğum sessiz harflerde. Sonra Orpheus uyandırırdı beni. Orpheus bir müzik ilahı. Karısı öldükten sonra, başka biriyle evlendirilmek istendi ve Meanadlar tarafından başı kesilerek bir ırmağa atıldı ve o kesik baş karısı için hep ağlayıp durdu. Beride ise Harran vardı ve kuyular hep taş ile doldurulmuştu. Sabiiler korkudan Merkür’e, kesik bir insan başı takdim ederlerdi. Kurbandı bu. Peki ya Yahya’nın Heridias’a gümüş bir tepsi içinde sunulan ve sorulan bütün sorulara cevap veren kesikbaşına ne demeli? Başlar kesildikçe, başları atacak kuyular da çoğaldı ve kitap kendini kuyuya atmanın bahanesi acı çekmekle mutluluk arasındaki dengeyi kuran ‘belki’ de buldu ve belki insan, insan kalsaydı hiç kitaba gereksinim duyulmayacaktı. Ne bileyim işte “buradan girerseniz, yol Urfaya çıkar” denilerek Ermeniler kuyuya atılmaz, arkasından odunlar atılmaz, ateş utancını gizlemek için tutuşmazdı. Ya da Kahtalı Barbus ayaklarına taş bağlayarak, kendini Fırat’a atmazdı. Ve Kürtçe’de Kuyu, unutmak anlamına gelen “Bir” olmazdı. Taşlar da belki kalbin yarasını sarmak içindi; ama artık büyük mağazaların naylon torbaları ile dolup taşan çöp tenekeleri ve yüzyılımızın adını taşıyan gökdelenler ve fabrika dumanları arasında Yusuf vasat bir işçidir, Züleyha aynı fabrikanın farklı bir katında sevgilisine rastla-yamayan zavallı bir sevgili. Kuyu bir ayna. Kuyunun ağzında duran- hatta su çeken-kuyunun içindekini görmez, gördüğü suda yalnızca suretidir. Suda yalnızca surettir geçmiş ve açıkça söylemek gerek, Yusuf’un bugün edebiyata aktarılması- kuyu ile musluğun yer değiştirmesi, barajların elektrikle hayatı boğmasından başka birşey değildir. Bir elinize Cami’yi, diğerine “kalbin üzerinde titreyen hüznü” koyun. Kuyunun ağırlığı, musluğun ağzını tıkayan kurdu da mutlaka görecektir.

Yusuf’un kuyusu, kalbin genişliğinde.

Ve aşkın çöle söylediklerinde gizlidir kıssa.

Leave a comment

Your comment