Süavi Kemal Yazgıç ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”, Dergah , sayı 128 , Ekim 2000

KALBİN ÜZERİNDE TİTREYEN HÜZÜN

“Nun Masalları” pek çoğu Dergah’ta yayınlanan ve kitaplaşması okurları tarafından uzun süre beklenen öykülerdi. Hatta o günlerde Nazan Bekiroğlu kendisiyle yapılan bir röportajta “kitaptan kaçamazsın” sözüne cevaben “ben arifeyi daha çok seviyorum” demişti. Ancak arife “Nun Masalları” ile bitince ardından “Şair Nigar Hanım” ve “Halide Edip Adıvar” hakkında iki akademik çalışma ve denemelerden yapılan bir seçmeyi içeren “Mor Mürekkep” okuyucuya ulaştı.

Nazan Bekiroğlu, Timaş yayınlarından çıkan “Yusuf île Züleyha” ile modern yazarların pek de girişmeye cesaret edemeyeceği bir maceradan yüzünün akıyla çıkıyor. Zira Yusuf Kıssası hem Tevratta hem de Kur’an-ı Kerim’de geçen bir öykü. Kur’an-ı Kerim’de “Ahsen ü’1-kısas” (Kıssaların en güzeli) olarak nitelendirilen bu öykü pek çok mesneviye de konu teşkil etmiş. Pek çok sanatçı “Yusuf ile Züleyha”nın cazibesine kapılarak onu tekrar tekrar yazmış. Ernest Renan’ın tabiriyle en eski ve en güzel roman. Kısaca doğuda da batıda da bilinen ve sevilen bir öykü. Bu da onu tekrar yazmayı daha da zorlaştırıyor. Zira ‘kötü edebiyata’ yani sıradanlığa düşülmesi çok kolay. Hem kutsal kitapların hem de yüzlerce yıllık edebiyat birikiminin ayrıntıyla işlediği bir öyküyü tekraren biçim ve içerik olarak daha önce yazılanlara hem bağlı kalmak hem de metne kendi imzasını atarak yani edebiyat eserinin taşıması gereken orjinaliteyi kaybetmeden yazmayı başarmak her yazarın içinden çıkabileceği bir zorluk değil.

Nazan Bekiroğlu’nun “Yusuf ile Züleyha”sını entelektüel bir dedikodu malzemesi olan fakat ‘eser’e nadiren ulaşıldığı için meşhur bir meçhul olmaktan öteye gidemeyen ‘geleneğin’ bugün nasıl işlenebileceğine dair bir sentez denemesi olarak okumak mümkün. Hemen belirtmek zorundayım ki onu bir sentez olarak nitelendirirken ‘sentetik’ bir metin olduğunu vurgulamıyorum. Post-modernitenin oyunlaştırarak yeniden üreten ve bu arada da sıradanlaştırarak her türlü değerden arındırılmış profan metinlerinden biri değil “Yusuf ile Züleyha”. Estetize etmek adına plastiğe dönüşmekten dolayı sık sık rastladığımız hayat özürlü bir metinle değil kendine özgü nabzı yakalamış bir “eser”le karşı karşıyayız.

Ayrıca edebi açıdan “Yusuf ile Züleyha”nın taşıdığı bir tuzak daha var. Divan edebiyatında şiirin içinde yer alan bir konuyu bir nesre malzeme olarak seçince ister istemez şiirsellik belasına yakalanmamak da mümkün. Neticede iyi bir şiire özenen her metnin rüküşlüğe ve anlamsızlığa düşme tehlikesi vardır. Ancak Nazan Bekiroğlu bu tuzağa da yakalanmıyor. Bütün sınırlarına rağmen duru bir anlatım yakalayarak bu eskimeyen öyküye yakışan bir anlatımı kitap boyunca koruyor.

Nazan Bekiroğlu’nun “Yusuf ile Züleyha”sının en önemli ayırıcı özelliği ise Züleyha’yı daha önce hiç anlatılmadığı kadar ayrıntılı işlemesi. Yusuf’un Züleyha’nın iftirasıyla hapse düştükten sonra Züleyha’nın yaşadığı nefs muhasebesini anlatmak öyküye bambaşka bir boyut kazandırıyor. Nazan Bekiroğlu bu farklılığı Yeni Şafak gazetesinin kendisiyle yaptığı röportajda şöyle değerlendiriyor: “Züleyha’ya biraz ışık bizi Yusuf’a da yaklaştırdı. Düşünsenize peygamber güzeli Yusuf’u mesneviye düşmüş görüntüsü içinde de olsa kendisine bu kadar ağır bir iftira atan Züleyha ile evliliğe götüren gerçeğin kavranması ne kadar çok çaba istiyor. Üstelik Fatma’nın (Karabıyık Barbarosoğlu) tabiriyle Züleyha “artık genç ve güzel bile değilken”. Neticede Züleyha yeniden yazılmadı. Fakat onu ilk kez bu kadar yakından tanıdık. Tanıdık bir vak’anın arkasındaki akışları gördük.” “Ahsen’ü’l-kısas” hüsn-ü niyetini kaybetmeyen bir yazarın kaleminden okura ulaşıyor.

Süavi Kemal Yazgıç

Leave a comment

Your comment