Necmettin Şahinler ; Aynasını Arayan Adam “Aynaların Kırıklıkları” , İnsan Yayınları , İst. 2000

AYNALARIN KIRIKLIKLARI
Necmettin ŞAHİNLER (Aynasını Arayan Adam)

Geçmişte aynı sınıfı paylaşmıştık Nazan’la. Şimdi ise aynı şehri solukluyor olmamıza rağmen “şehrin yalnızlığı” farklı iklimlerde yaşatıyor bizi. Epey zamandır kendisin! görmüyorum ama geçen akşam Uzunsokak’tan eve dönerken Derya Kitapevi’nin dış vitrininde yeni bir kitabı ile karşılaştım. Mor Mürekkep… Aldım ve büyük bir dikkatle sadece satırları değil, “satır aralarını” da okumaya çalıştım. Özenle seçilmiş sözcükler, duyguyla yüklü cümleler, düşündürücü başlıklar, rumuzlu harfler gördüm içinde. Hatta yer yer yaşama dair küskünlüklere, karamsarlıklara, kırılganlıklara da rastladım. Sonra, geldiğimiz düşünce noktasında birbirleriyle örtüşen çok ortak paydalarımız olduğunu keşfettim. Mutlu oldum, sevinçten “mor gözyaşları” dökmeye çalıştım, beceremedim. Sevgili Nazan’a “Mor Ötesi” yolculuğunda başarılar diliyorum ve kitabından yaptığım “izinsiz” bir alıntıyla sizleri baş başa bırakıyorum.

“insanlık târihine tekerleğin keşfi kadar katkıda bulunmuş mudur, her zaman için merak edilebilir ayna, arkasında mâhiyetini veren sır kadar ürkütücü ve ürpertici.

Ürperti, aynanın “ölüye ölü diriye diri” oluşundan mı sadece ? Bir ayna tutulması kadar basit olduğundan mı ağızdan cihan son nefesin söylediğinin ? İlk nefesle buğulanır ayna, son nefesle temizlendiğinden mi? Her şeyin içinde mevcüd ama na-mevcüd olmasından mı? Gerçek olup da gerçeklik olmadığından mı? Ve dahi oynaya düşen görüntüye kimse dokunamadığından mı?

Belki

Ama aynanın asıl ürperticiliği kalbe dâir taşıdığı benzeyişten. Ve sırrı. Ve muhâsebesi.

Ayna kalp gibi, ne kadar ışık alırsa o kadarını veriyor. Ne görürse onu gösteriyor. Ama kirlenir ve paslanırsa görüntüyü bulandırıyor. Ve tıpkı kalp gibi, kırılırsa parçalanıyor, dağılıyor, üstelik içine düşürdüğü görüntüyü de parçalayıp dağıtıyor.

Öyleyse her ayna aynı kabiliyette değil.

Her kalp gibi. Gördüğünü gösteren ayna, mukabil vasfında. Gördüğünü gösteren kalp ise şahit makamında.

Kalp bütün zamanlardan önce verdiği söze şahit. Fakat unutkan.

Ayna mukabil vasfında, fakat kire müsait.

Aynanın mukabil vasfı, kalbin şahadeti. Aynanın kiri, kalbin ihmali.

Kalp ihmalkar olmasaydı araya giren zamanla ezelde verdiği sözü unutur muydu? Unuturdu. Çünkü kalp masivaya bulaşır, içine düşen ışığı, üzerine düşen görüntüyü, derünunda sakladığı anıyı yeteri kadar net yansıtamaz. “Aşkın estetiğinde” kalp aynasının, mukabil vasfınca seyredebilmesi için araya giren arazın temizlenmesi gerekir. Öyle parlak olmalı ki tecellî makamı olan kalbin oynaşı, üzerine düşen ezeli nuru yansıtsın. Ruh kendi sırrına aşina çıksın. O zaman kalp yaratılış anının safiyetinde ve sevinçli aydınlığında, verdiyi bütün sözleri hatırlar: En başta da “Bela” sözünü, evet, evet!. Ve oluşun başlangıcını: “Kaf u nun”.

Kirli ve paslı aynalar makbul meta değil mana pazarında. Çünkü verdiği görüntü perişan.

Perişan dağınık demek. Perişanı, aşkın birinci hali. Evvel, ama yine de aşkın hali. “Ama yetmiyor!” Gönül ehli”‘perişanı”nin aşk île toplanmasından yana. iştiyak. Gayret. Sebat, imtihan. Sonra ihsan. Mutasavvıf kesretten müşteki, şair dağılmaktan şikayetçi. “Bir büyük ayna kırılmış…”

Öyleyse bir de kırık aynalar var hesapta. Kalple ayna arasındaki benzetmenin en şaşırtıcı gerçekleşme dizini. Ayna kırılmasının “uğursuzluğuna” vehmederi batıl, benzetme düzlemindeki isabetinin farkında mı acaba? Öyleyse sezgi kuvvetli. Aynaydı, sonra kırıldı. Kalpli, şimdi kırık.

Görüntü şimdi şaşırtıcı ve dağınık. Hem aynanın, hem kalbin içindeki. Kırılan bir aynaya düşen suret sonsuz sayıda çoğalarak iade olunur geldiği yere. Kırılan kalbe düşün görüntü de öyle. Oysa aynanın görevi bütünü yansıtmak değil miydi? Vahdet değil miydi ezelî aşkın emeli? Ezelde, yegane olana söz verilmemiş miydi?

Ve dahi akşamın alaca karanlığında ve bir ayna karşısında; başındaki yaşmağı, hotozu, saçlarındaki iğneleri, süsleri teker teker çıkaran güzel bir kadının, tehlikeli duygusallıktaki bir çocuk rûhuna üflediği o şiddetli duygunun adı “dağılmaktan başka nedir? Abdülhak Şinasi’nin, Nigar Hanım karşısında yaşadığı ünlü tecrübeden söz ediyorum. O çok güzel fakat acı sahneden.

Bir kadının akşamın yarı karanlığı içinde ve bir anda “yok olmasa çocukta her şeyin gelip geçici olduğu duygusunu uyandırır. “Her şey, ama her şey” ayna karşısında dağılan Nigâr Hanım gibi, yokluca mahkumdur “En sağlam sandığı temeller ve kökler hafif dumanlar gibi havaya karışmakta”, her şey an içinde darılmaktadır.

“Ademi (yokluğu) gördüm ve anladım”, Abdülhak Şinâsi, artık küçük bir çocuk olmadığı zamanlarda böyle yorumlayacaktır bu tecrübeyi. Özet niyetine Mor Menekşeler.

Hayat dağılır, muhit dağılır, tabiat dağılır.

Söz dağılır, yazı darılır, ses dağılır.

Suret dağılır. Sîret dağılır.

Dağılan kalptir aslında vahdet ve talep makamında.

Aynadan beklediğimiz, söz- Aynaya verdiğimiz, söz.

Ya ayna kırılmışsa?

Kırık aynanın lisanı, hali kadardır.

Söz yok. Lisan-ı hal. O kadar.

Hüznün sularında kırılan ayna kendisinden başka ne gösterebilir ki?”

(Nazarı Bekiroğlu, Mor Mürekkep, s. 162-164, iyiadam Yayınları, istanbul, 1.baskı, Aralık 1999)

Leave a comment

Your comment