Müslüm Yücel ; “Yusuf ile Züleyha”, Gündem , 28 Ekim 2000

Yusuf ile Züleyha

Müslüm Yücel

İnsanlar gökyüzüne ellerini açarlar. Gökyüzünden istedikleri vardır ve istekler yaşamlarının daha iyi olması ya da “öteki dünyanın” bu dünyaya nazaran daha katlanılır olması içindir. Çöl ise gökyüzünün karşıtıdır her zaman. Burada her şey olduğu gibidir ve çölün duası kum ile sınırlıdır; bu yüzden “olmak” ile “oldu” arasındaki fark, başkasının “olsun” demesine bağlıdır; yine bu yüzden çöl iki şeyle geçilir: Aşk ve söz. Aşk ile bedene can vermek, sözün bittiğine işaret eder ve aşk çöl hikayelerinde, sözün gökyüzüne söylenmesi olarak tercüme edilir. Sözün tercümesi yeniden yazılmasıdır. Yazıcıya düşen ise tebdil-i kıyafettir. Her aşk hikayesi yeniden yazılarak büyür, her aşık kendine bir aşk hikayesi bularak, yüzyılına ayak uydurur ve yine her hikaye başkasının adına yazıya geçtiği zaman, herkesin hikayesi olarak okunur. Yusuf ve Züleyha gibi.

Doğu’da yazılan Yusuf ve Züleyha’larda Kur’an esas alınırken, Batı’da yazılan eserlerde Tevrat’ın etkisi vardır. Hendel’in Yusuf ve Kardeşleri oratoryusu, Thomas Mann’ın Yusuf ile Kardeşleri adlı romanı, Richard Starauss’un Yusuf Efsanesi adlı Opus 64 adlı pandomimi Yusuf ile Züleyha hakkında ilk akla gelen eserlerdir. Tabii bu arada Rilke ve Goethe’nin kimi şiirlerini de unutmamak gerekir. Nazan Bekiroğlu ise başka bir Yusuf ve Züleyha ile okur karşısına çıkıyor. Doğu’da bilinen hikayelerin yanı sıra Bekiroğlu, Tevrat’tan da yoğunca etkileniyor. (Nazan Bekiroğlu, Yusuf ile Züleyha- Kalbin üzerinde titreyen hüzün, Timaş yay., istanbul, 2000)

Mesnevi, roman ve şiir arası kurguların iç içe girdiği, zaman zaman da oluşturulan metinlerin şiirle paslaştığı Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha’sında; Yusuf başka, Züleyha başka, ama sonuçta mutlu bir sonla tekrar bir aşk hikayesi gündeme geliyor. Bekiroğlu’nun Yusuf ve Züleyha’sında kahramanların başına gelenler kimi zaman monolog, kimi zaman da birer mesnevi beyti gibi akıp duruyor. Kitap kapatılıp şöyle bir kitabın ve yazıcının dışından Yusuf ve Züleyha’ya bakıldığında ise başka bir manzara ile karşılaşıyor insan ve kendine soruyor: İsa’dan iki bin yıl önce yaşadıkları iddia edilen Yusuf ile Züleyha ile bugüne bakmak mümkün mü? Kapak aralanıp, satır araları yoklandığında söz konusu olanın Yusuf olmadığı, Züleyha olduğu çıkıyor karşımıza. Çünkü Züleyha aşkı uğruna bütün değerlerini ayakları altına alıp, kalbini savunurken, Yusuf yalnızca çektiği çile ile insanların aklında kalıyor. Ve dahası Züleyha eşi Potifar’a ihanet etmesine rağmen, bu ihaneti haklı gösteriyor, diğer kadınları buna inandırıyor; ve diğer kadınlar adeta, “ihanet içinde olan sen değil, biziz” diyorlar. Yazıcının dilinin altındaki zor bir meseledir bu…

Bir metni, özellikle herkesçe bilinen bir metni yazmak elbette ki zordur. Bu bilinen ve herkesin kolayca konuşabileceği bir aşk hikayesi ise iş daha bir zorlaşır. Bekiroğlu da yazarken bayağı zorlanmışa benziyor. Çünkü zaman zaman monologlara başvuruyor ve bu monologlar, ana metinle çakıştığı an, yazıcı kendini bir yana bırakmayı zorunlu hale getiriyor; böyle olunca “anlatma” zorunluğu gündeme geliyor ve ne monolog ne de salt mesnevi olarak dile getiriliyor. Diğer yandan dilsel, dinsel ve siyasal kimi kaygılar metnin oluşmasında olumsuzluklar, anlam içerisinde kimi anlamsızlıkların doğmasına neden oluyor. Sözgelimi yazıcı “kalp, yürek, gönül” gibi kelimeleri zaman zaman aynı, zaman zaman da ayrı anlamlar taşıyorlarmış gibi kullanıyor. Şöyle ki, “Onarırım kendi ellerimle kalbimi, kendi ellerimle severim kendi yüreğimi” gibi cümleler, çok güzel diyebileceğim, “Tek kişilik ölüm, tek kişilik bir yağmur” gibi cümleleri bile dilin uçurumlarından, bir çırpıda aşağıya itiyor. Yine dil olarak, kelimelerin aynı anlamda kullanılması anlatımı da zorlaştırıyor. “Pazar oldu olalı böyle mezat görmemişti”, ya da “çölde çiçek”, Çölde karaca” gibi içeriği daraltan ifadeler okumayı zorlaştırıyor. Diğer yandan dinsel olanın edebiyata maledilmesi- yani yeniden üretim sürecinde, kişi duyarlığının günce! ile bağdaştığı noktada, göstergelerin olduğu gibi metne yansıması olarak karşımıza çıkmıyor. Tam tersi duyarlılık politik göstergelerle kendini ifade etmeye çalışıyor ve nesneye yüklenen her anlam, politik bir içerikle gündeme geliyor; böylece metindeki et, kemikten kopuyor ve ortaya pankartlara yazılacak sözler kalıyor. Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılması ve kardeşlerinin Yakup’a, “kurt kaptı, bu da kanlı gömleği” ifadesini “Kurf’u konuşturarak yanıtlayan Bekiroğlu, şöyle bir cümle kuruyor: “Dağlar mekanımdır, adımın arkasında yatan efsaneler vardır. Beyhude değil, karakterini benimkiyle birleştiren kimi ulusların armasıyım. Görkemli başım görüntü bırakır kimi bayraklarda. (…) Şerefli adımın arkasında kocaman efsaneler vardır da bu küçük anlatılarla baş edemem bir türlü.” (Bekiroğlu, s., 50) “Benim adım Kurt” dedirtecek bu ifadeler, zanlı olan kurdu temize mi çekiyor? Yusuf ve Züleyha’nın Kur’an temelli edebiyat uyarlamalarının hemen hemen tümünde yer alan kişi ve motifler özgül bir zaman ve uzamın getirdiği ihtiyaçlara odaklanan kişi ve motifler değillerdir. Voltaire’nin deyimiyle bu kıssa “Affeden bir kahraman, insanı öcalandan daha çok duygulandırır.”

Kurt ve diğer dilsel arızalar dışında Bekiroğlu “Ama bir bakracı olup da ipi olmayana ya da ipi olup da bakracı olmayana (veyahut) ne bakracı ne de ipi olana ölümüm ben” diyerek kuyuyu güzelce tanımlıyor ve “her yuttuğum taş bağrımda bir yara açtı” diyor. Thomas Mann, “geçmişin kuyusu çok derin; belki de dipsiz demek daha doğru” diye sesleniyor ve ardından, “Ne kadar derinden seslenirsek, geçmişin derinlerine o kadar iniyor ve o kadar aşağılara batıyoruz, insanlığın ilk temellerini daha çok buldukça, tarih ve kültürünün kavranılmazlığı daha çok anlaşılıyor” diye ekliyor, ipimizi ne kadar tehlikeli derinliklere salarsak salalım, ipin daha derinlere uzanacağını da eklemeye gerek var mı? Elbette ki yok.

Çünkü orda merdivenli bir kuyu var ve kuyunun dibinden Kesikbaş bize bakmaktadır ve ben rüyamda gördüğüm bütün taşbaskısı Mevlitlerin arkalarında Kesikbaş destanını okudum. Gövdeden ayrılan başlar- ya da başı kesilmiş gövdeler bütün aynalarımın umutsuz gülümseyişleriydiler. Cizre’deydi kesikbaş ve taş merdivenlerle inilen bir kuyunun içinde Hızır’ın verdiği görevleri yerine getirme telaşındaydı. Kirdici Ali’ydi bu. Diğerinin adını bilmiyorum, üvey oğlu tarafından başı kesilerek öldürülen zengin bir tüccarın başının, oğlundan nasıl intikam alındığını duyardım. içinde uyuduğum sessiz harflerde. Sonra Orpheus uyandırırdı beni. Orpheus bir müzik ilahı. Karısı öldükten sonra, başka biriyle evlendirilmek istendi ve Meanadlar tarafından başı kesilerek bir ırmağa atıldı ve o kesik baş karısı için hep ağlayıp durdu. Beride ise Harran vardı ve kuyular hep taş ile doldurulmuştu. Sabiiler korkudan Merkür’e, kesik bir insan başı takdim ederlerdi. Kurbandı bu. Peki ya Yahya’nın Heridias’a gümüş bir tepsi içinde sunulan ve sorulan bütün sorulara cevap veren kesikbaşına ne demeli? Başlar kesildikçe, başları atacak kuyular da çoğaldı ve kitap kendini kuyuya atmanın bahanesi acı çekmekle mutluluk arasındaki dengeyi kuran ‘belki’ de buldu ve belki insan, insan kalsaydı hiç kitaba gereksinim duyulmayacaktı. Ne bileyim işte “buradan girerseniz, yol Urfaya çıkar” denilerek Ermeniler kuyuya atılmaz, arkasından odunlar atılmaz, ateş utancını gizlemek için tutuşmazdı. Ya da Kahtalı Barbus ayaklarına taş bağlayarak, kendini Fırat’a atmazdı. Ve Kürtçe’de Kuyu, unutmak anlamına gelen “Bir” olmazdı. Taşlar da belki kalbin yarasını sarmak içindi; ama artık büyük mağazaların naylon torbaları ile dolup taşan çöp tenekeleri ve yüzyılımızın adını taşıyan gökdelenler ve fabrika dumanları arasında Yusuf vasat bir işçidir, Züleyha aynı fabrikanın farklı bir katında sevgilisine rastla-yamayan zavallı bir sevgili. Kuyu bir ayna. Kuyunun ağzında duran- hatta su çeken-kuyunun içindekini görmez, gördüğü suda yalnızca suretidir. Suda yalnızca surettir geçmiş ve açıkça söylemek gerek, Yusuf’un bugün edebiyata aktarılması- kuyu ile musluğun yer değiştirmesi, barajların elektrikle hayatı boğmasından başka birşey değildir. Bir elinize Cami’yi, diğerine “kalbin üzerinde titreyen hüznü” koyun. Kuyunun ağırlığı, musluğun ağzını tıkayan kurdu da mutlaka görecektir.

Yusuf’un kuyusu, kalbin genişliğinde.

Ve aşkın çöle söylediklerinde gizlidir kıssa.

Kıvanç , Taha; “Her beğeniye bir kitap”, Yeni Şafak , 1 Ekim 2000

Her beğeniye bir kitap

Taha Kıvanç

Tarih sever misiniz? Bizde okullarda öğretilediği biçimiyle tarihi sevmek pek mümkün olmadığı için konuyu böyle bir soruyla açtım. Oysa tarih, hep biliyoruz, tekerrür etmemesi için de üzerine dikkatle eğilinmesi gereken bir disiplin… Elimden düşürmediğim kitapların başında tarihe ilişkin olanlar gelir benim, her gittiğim yerde mutlaka kitapçıların ‘tarih’ raflarına da iyi bir göz atanm.

Son seyahatimden getirdiğim zihin açıcı bir kitabın dilimize çevrildiğini görünce ne kadar sevindiğimi bilemezsiniz. Dünya tarihine biraz ‘aykırı’ bir açıdan yaklaşan ‘Alternatif dünya tarihi9 altbaşlıklı “Eğer öyle olsaydı” adlı kitap bu… Kitap, dünya tarihinin keskin virajlarında bildiğimiz sonuçların değil de başka alternatiflerin hayata geçmesi durumunda nasıl bir sonuç ortaya çıkmış olabileceğine ışık tutuyor. Sözgelimi, 2. Dünya Savaşı’nda Normandiya çıkartmasını Almanlar püskürtebilselerdi, ya da Napoleon Waterloo’dan galip çıksaydı ne olurdu? Buna benzer veya benzemez bir dizi soruyu meslekten tarihçilere veya tarihe ilgisi bilinen yazarlara yöneltmişler…

Tercümeyi yayımlayan Aykırı Yayıncılık (Tel: 216- 445 2214, faks: 216- 410 5299), tarihe o kadar da sempatiyle bakmayan tembel okuyucuyu bile kendine bağlayan bir kitabı dilimize kazandırmakla büyük bir hizmet görmüş. Hele, benzer bir kitabı kendi tarihimizle ilgili olarak hazırlattığını duyunca daha da sevindim. Merakla bekleyeceğim.

Mehmet Altan benim de uzunca bir süre yaşadığım ABD/Boston’da bir yıl geçirdi. Ekonomist olması yanında dünyayı ve ülkesini yakından izleyen bir aydın olarak, teneffüs ettiği havayı Türkiye’ye yazılarıyla yansıttı, izlenimlerine değer katan, bütün akademik hayatını Avrupa (özellikle Fransa) üzerinde yoğunlaşarak geçirmiş bir Türk yazarın ‘yeni dünya “yi nasıl algıladığına ışık tutuyor olması, iki farklı uygarlık alanı penceresinden Türkiye’ye göndermelerle dolu bir kitap “Amerikan rapsodisi”..

Gezi kitaplarını, bilmediğim ülkelerle ilgili izlenimler aktaran eserleri severim zaten, ancak Mehmet Altan’ın kitabı ayrıca bir günlük lezzeti de taşıyor; şaşkınlık yaşamama kararlılığıyla yola çıkmış bir okumuş kişinin, bir üniversite çevresinde yaşadıklarının günlüğü. Tabii o ülke ABD, üniversite Harvard. olunca gördükleri, işittikleri ve okudukları biraz şaşırtmış kendisini. Keyifle okunan rengârenk bir çağrışımlar meşheri bu kitap… (Can Yayınları, Tel.: 212- 252 5675, faks: 212- 252 7233).

Madern tarihle ilgilendiniz, yabancı diyarlara yelken açmaya niyetlendiniz, o halde daha yakın bir dönemle daha bizden bir atmosferi solumaya da hazırsınız demektir. Mehmet Barlas’ın “Türkiye’de darbeler ve kavgalar dönemi” adıyla yayımladığı araştırması, bugünlerde yaşadıklarımızın tohumlarının atıldığı Cumhuriyet’in ilk dönemine damgasını vurmuş kişileri ve birbirleriyle ilişkilerini sergiliyor. Tabii, Cumhuriyet-öncesi döneme hızlı flash-backler yapmayı ihmal etmeden…

Barlas’ın kitabına ayrı bir değer katan, sonuna eklediği Turan Güneş’le yaptığı mülakatın metni. Sol mücadelede önemli bir isim olan rahmetli Güneş, kendi yaşadıklarından hareketle yakın tarihimizi ince ayrıntılarıyla yorumluyor bu mülakatta. Bir ‘bilge9 siyaset adamının, partizanlığı aşarak yaptığı tahliller günümüz ortamı için de rehber anlamı taşıyor. Aynı yayınevi tarafından çıkartılan yine Mehmet Barlas imzasını taşıyan “Turgut Özal’ın anıları9’ ile “Türkiye’de darbeler ve kavgalar dönemi” birlikte okunduğunda, hem usta bir yazarın üslup zerafetiyle tanıştırması, hem de bildik dönemlere bazılarını bilmediğimiz zengin anekdotlarla yaklaşması sebebiyle uzun süre damağı terketmeyecek bir tat bırakıyor. (Birey Yayıncılık, Tel: 212- 511 3369; faks: 212- 511 7716).

Nazan Bekiroğlu benim her ürettiğini dikkatle izlediğim bir yazar. Onun ‘Şâir Nigâr Hanım’ monografisi (iletişim Yayınları) bir dönem kadınlarının iç dünyalarını öğrenmede rehberim oldu. Halide Edip Adıvar’ı (Şule Yayınları) ondan okumak ayrı bir keyifti. ‘Nun masalları’ başlığı altında yayımlanmış öyküleri (Dergâh Yayınları) ile Zaman gazetesindeki yazılarını toplayan ‘Mor mürekkep’ (İyi Adam Yayınları) bu çok yönlü edibi takdir etmek için yeterliydi. Ancak, şu sıralarda masamın üzerinden ayırmadığım ‘Yusuf ile Züleyha’ bir çok bakımdan öncekileri aşan bir büyük eser…

Geleneksel anlatımla çağdaş yazı ustalığını, ilahiyatla edebiyatı, tarihî ‘Yusuf ile Züleyha’ öyküsünün anlatıldığı bu kitapta birbiri içine geçmiş biçimde buluyoruz. Kur’an’da ve öteki kutsal kitaplarda yer alan, her devirde kalem erbabını teshir etmiş bir aşk, fedakârlık ve mazlumiyet öyküsünü inançlı bir kalbin hassas terazisinden okumak ayrı bir mutluluk… (Timaş Yayınları, Tel.: 212- 513 8415; faks: 212-512 4000).

Sami Selçuk adlî yılı açış konuşmasını yapalı neredeyse bir ay oldu; bir çok kişi konuşmanın tam metnine nasıl ulaşabileceğini sorup duruyor. Aslında, başkanı olduğu Yargıtay konuşmanın sınırlı bir baskısını yapıp o gün dağıttı, ama en iyisi bir yıl önceki konuşması (‘Demokrasiye doğru’) ile “Zorba devletten hukukun üstünlüğüne” adlı çalışmasını da yayımlayan Yeni Türkiye Yayınları’nın (Tel.: 312- 442 6242; faks: 312- 442 6252) değerini biçimine de yansıtarak yaptığı baskıyı edinin siz…

Bu kitaplardan biri mutlaka sizin için…

Süavi Kemal Yazgıç ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün”, Dergah , sayı 128 , Ekim 2000

KALBİN ÜZERİNDE TİTREYEN HÜZÜN

“Nun Masalları” pek çoğu Dergah’ta yayınlanan ve kitaplaşması okurları tarafından uzun süre beklenen öykülerdi. Hatta o günlerde Nazan Bekiroğlu kendisiyle yapılan bir röportajta “kitaptan kaçamazsın” sözüne cevaben “ben arifeyi daha çok seviyorum” demişti. Ancak arife “Nun Masalları” ile bitince ardından “Şair Nigar Hanım” ve “Halide Edip Adıvar” hakkında iki akademik çalışma ve denemelerden yapılan bir seçmeyi içeren “Mor Mürekkep” okuyucuya ulaştı.

Nazan Bekiroğlu, Timaş yayınlarından çıkan “Yusuf île Züleyha” ile modern yazarların pek de girişmeye cesaret edemeyeceği bir maceradan yüzünün akıyla çıkıyor. Zira Yusuf Kıssası hem Tevratta hem de Kur’an-ı Kerim’de geçen bir öykü. Kur’an-ı Kerim’de “Ahsen ü’1-kısas” (Kıssaların en güzeli) olarak nitelendirilen bu öykü pek çok mesneviye de konu teşkil etmiş. Pek çok sanatçı “Yusuf ile Züleyha”nın cazibesine kapılarak onu tekrar tekrar yazmış. Ernest Renan’ın tabiriyle en eski ve en güzel roman. Kısaca doğuda da batıda da bilinen ve sevilen bir öykü. Bu da onu tekrar yazmayı daha da zorlaştırıyor. Zira ‘kötü edebiyata’ yani sıradanlığa düşülmesi çok kolay. Hem kutsal kitapların hem de yüzlerce yıllık edebiyat birikiminin ayrıntıyla işlediği bir öyküyü tekraren biçim ve içerik olarak daha önce yazılanlara hem bağlı kalmak hem de metne kendi imzasını atarak yani edebiyat eserinin taşıması gereken orjinaliteyi kaybetmeden yazmayı başarmak her yazarın içinden çıkabileceği bir zorluk değil.

Nazan Bekiroğlu’nun “Yusuf ile Züleyha”sını entelektüel bir dedikodu malzemesi olan fakat ‘eser’e nadiren ulaşıldığı için meşhur bir meçhul olmaktan öteye gidemeyen ‘geleneğin’ bugün nasıl işlenebileceğine dair bir sentez denemesi olarak okumak mümkün. Hemen belirtmek zorundayım ki onu bir sentez olarak nitelendirirken ‘sentetik’ bir metin olduğunu vurgulamıyorum. Post-modernitenin oyunlaştırarak yeniden üreten ve bu arada da sıradanlaştırarak her türlü değerden arındırılmış profan metinlerinden biri değil “Yusuf ile Züleyha”. Estetize etmek adına plastiğe dönüşmekten dolayı sık sık rastladığımız hayat özürlü bir metinle değil kendine özgü nabzı yakalamış bir “eser”le karşı karşıyayız.

Ayrıca edebi açıdan “Yusuf ile Züleyha”nın taşıdığı bir tuzak daha var. Divan edebiyatında şiirin içinde yer alan bir konuyu bir nesre malzeme olarak seçince ister istemez şiirsellik belasına yakalanmamak da mümkün. Neticede iyi bir şiire özenen her metnin rüküşlüğe ve anlamsızlığa düşme tehlikesi vardır. Ancak Nazan Bekiroğlu bu tuzağa da yakalanmıyor. Bütün sınırlarına rağmen duru bir anlatım yakalayarak bu eskimeyen öyküye yakışan bir anlatımı kitap boyunca koruyor.

Nazan Bekiroğlu’nun “Yusuf ile Züleyha”sının en önemli ayırıcı özelliği ise Züleyha’yı daha önce hiç anlatılmadığı kadar ayrıntılı işlemesi. Yusuf’un Züleyha’nın iftirasıyla hapse düştükten sonra Züleyha’nın yaşadığı nefs muhasebesini anlatmak öyküye bambaşka bir boyut kazandırıyor. Nazan Bekiroğlu bu farklılığı Yeni Şafak gazetesinin kendisiyle yaptığı röportajda şöyle değerlendiriyor: “Züleyha’ya biraz ışık bizi Yusuf’a da yaklaştırdı. Düşünsenize peygamber güzeli Yusuf’u mesneviye düşmüş görüntüsü içinde de olsa kendisine bu kadar ağır bir iftira atan Züleyha ile evliliğe götüren gerçeğin kavranması ne kadar çok çaba istiyor. Üstelik Fatma’nın (Karabıyık Barbarosoğlu) tabiriyle Züleyha “artık genç ve güzel bile değilken”. Neticede Züleyha yeniden yazılmadı. Fakat onu ilk kez bu kadar yakından tanıdık. Tanıdık bir vak’anın arkasındaki akışları gördük.” “Ahsen’ü’l-kısas” hüsn-ü niyetini kaybetmeyen bir yazarın kaleminden okura ulaşıyor.

Süavi Kemal Yazgıç

Necmettin Şahinler ; Aynasını Arayan Adam “Aynaların Kırıklıkları” , İnsan Yayınları , İst. 2000

AYNALARIN KIRIKLIKLARI
Necmettin ŞAHİNLER (Aynasını Arayan Adam)

Geçmişte aynı sınıfı paylaşmıştık Nazan’la. Şimdi ise aynı şehri solukluyor olmamıza rağmen “şehrin yalnızlığı” farklı iklimlerde yaşatıyor bizi. Epey zamandır kendisin! görmüyorum ama geçen akşam Uzunsokak’tan eve dönerken Derya Kitapevi’nin dış vitrininde yeni bir kitabı ile karşılaştım. Mor Mürekkep… Aldım ve büyük bir dikkatle sadece satırları değil, “satır aralarını” da okumaya çalıştım. Özenle seçilmiş sözcükler, duyguyla yüklü cümleler, düşündürücü başlıklar, rumuzlu harfler gördüm içinde. Hatta yer yer yaşama dair küskünlüklere, karamsarlıklara, kırılganlıklara da rastladım. Sonra, geldiğimiz düşünce noktasında birbirleriyle örtüşen çok ortak paydalarımız olduğunu keşfettim. Mutlu oldum, sevinçten “mor gözyaşları” dökmeye çalıştım, beceremedim. Sevgili Nazan’a “Mor Ötesi” yolculuğunda başarılar diliyorum ve kitabından yaptığım “izinsiz” bir alıntıyla sizleri baş başa bırakıyorum.

“insanlık târihine tekerleğin keşfi kadar katkıda bulunmuş mudur, her zaman için merak edilebilir ayna, arkasında mâhiyetini veren sır kadar ürkütücü ve ürpertici.

Ürperti, aynanın “ölüye ölü diriye diri” oluşundan mı sadece ? Bir ayna tutulması kadar basit olduğundan mı ağızdan cihan son nefesin söylediğinin ? İlk nefesle buğulanır ayna, son nefesle temizlendiğinden mi? Her şeyin içinde mevcüd ama na-mevcüd olmasından mı? Gerçek olup da gerçeklik olmadığından mı? Ve dahi oynaya düşen görüntüye kimse dokunamadığından mı?

Belki

Ama aynanın asıl ürperticiliği kalbe dâir taşıdığı benzeyişten. Ve sırrı. Ve muhâsebesi.

Ayna kalp gibi, ne kadar ışık alırsa o kadarını veriyor. Ne görürse onu gösteriyor. Ama kirlenir ve paslanırsa görüntüyü bulandırıyor. Ve tıpkı kalp gibi, kırılırsa parçalanıyor, dağılıyor, üstelik içine düşürdüğü görüntüyü de parçalayıp dağıtıyor.

Öyleyse her ayna aynı kabiliyette değil.

Her kalp gibi. Gördüğünü gösteren ayna, mukabil vasfında. Gördüğünü gösteren kalp ise şahit makamında.

Kalp bütün zamanlardan önce verdiği söze şahit. Fakat unutkan.

Ayna mukabil vasfında, fakat kire müsait.

Aynanın mukabil vasfı, kalbin şahadeti. Aynanın kiri, kalbin ihmali.

Kalp ihmalkar olmasaydı araya giren zamanla ezelde verdiği sözü unutur muydu? Unuturdu. Çünkü kalp masivaya bulaşır, içine düşen ışığı, üzerine düşen görüntüyü, derünunda sakladığı anıyı yeteri kadar net yansıtamaz. “Aşkın estetiğinde” kalp aynasının, mukabil vasfınca seyredebilmesi için araya giren arazın temizlenmesi gerekir. Öyle parlak olmalı ki tecellî makamı olan kalbin oynaşı, üzerine düşen ezeli nuru yansıtsın. Ruh kendi sırrına aşina çıksın. O zaman kalp yaratılış anının safiyetinde ve sevinçli aydınlığında, verdiyi bütün sözleri hatırlar: En başta da “Bela” sözünü, evet, evet!. Ve oluşun başlangıcını: “Kaf u nun”.

Kirli ve paslı aynalar makbul meta değil mana pazarında. Çünkü verdiği görüntü perişan.

Perişan dağınık demek. Perişanı, aşkın birinci hali. Evvel, ama yine de aşkın hali. “Ama yetmiyor!” Gönül ehli”‘perişanı”nin aşk île toplanmasından yana. iştiyak. Gayret. Sebat, imtihan. Sonra ihsan. Mutasavvıf kesretten müşteki, şair dağılmaktan şikayetçi. “Bir büyük ayna kırılmış…”

Öyleyse bir de kırık aynalar var hesapta. Kalple ayna arasındaki benzetmenin en şaşırtıcı gerçekleşme dizini. Ayna kırılmasının “uğursuzluğuna” vehmederi batıl, benzetme düzlemindeki isabetinin farkında mı acaba? Öyleyse sezgi kuvvetli. Aynaydı, sonra kırıldı. Kalpli, şimdi kırık.

Görüntü şimdi şaşırtıcı ve dağınık. Hem aynanın, hem kalbin içindeki. Kırılan bir aynaya düşen suret sonsuz sayıda çoğalarak iade olunur geldiği yere. Kırılan kalbe düşün görüntü de öyle. Oysa aynanın görevi bütünü yansıtmak değil miydi? Vahdet değil miydi ezelî aşkın emeli? Ezelde, yegane olana söz verilmemiş miydi?

Ve dahi akşamın alaca karanlığında ve bir ayna karşısında; başındaki yaşmağı, hotozu, saçlarındaki iğneleri, süsleri teker teker çıkaran güzel bir kadının, tehlikeli duygusallıktaki bir çocuk rûhuna üflediği o şiddetli duygunun adı “dağılmaktan başka nedir? Abdülhak Şinasi’nin, Nigar Hanım karşısında yaşadığı ünlü tecrübeden söz ediyorum. O çok güzel fakat acı sahneden.

Bir kadının akşamın yarı karanlığı içinde ve bir anda “yok olmasa çocukta her şeyin gelip geçici olduğu duygusunu uyandırır. “Her şey, ama her şey” ayna karşısında dağılan Nigâr Hanım gibi, yokluca mahkumdur “En sağlam sandığı temeller ve kökler hafif dumanlar gibi havaya karışmakta”, her şey an içinde darılmaktadır.

“Ademi (yokluğu) gördüm ve anladım”, Abdülhak Şinâsi, artık küçük bir çocuk olmadığı zamanlarda böyle yorumlayacaktır bu tecrübeyi. Özet niyetine Mor Menekşeler.

Hayat dağılır, muhit dağılır, tabiat dağılır.

Söz dağılır, yazı darılır, ses dağılır.

Suret dağılır. Sîret dağılır.

Dağılan kalptir aslında vahdet ve talep makamında.

Aynadan beklediğimiz, söz- Aynaya verdiğimiz, söz.

Ya ayna kırılmışsa?

Kırık aynanın lisanı, hali kadardır.

Söz yok. Lisan-ı hal. O kadar.

Hüznün sularında kırılan ayna kendisinden başka ne gösterebilir ki?”

(Nazarı Bekiroğlu, Mor Mürekkep, s. 162-164, iyiadam Yayınları, istanbul, 1.baskı, Aralık 1999)