Mehmet Nuri Yardım; “Seçimim Kalpten Yana”, Kelam ve Kalem, Perşembe Kitapları, İstanbul, 2001)

Seçimim Kalpten Yana”

Konuşan: Mehmet Nuri Yardım

Mor Mürekkep’in güçlü kalemi Nazan Bekiroğlu, hikâ­yemizin de yeni ve sağlam soluğu… Öğretim üyesi olarak bulunduğu üniversitede roman üzerine uzmanlaşan, biyog­rafi kitaplarının ardından hikâye ve deneme vadisinde de başarılı eserleri yayınlanan Bekiroğlu ile hikâyeleri, Türk ro­manı ve son eseri “Yûsuf ile Züleyha” üzerine konuştuk.

Nazan Bekiroğlu’nun edebiyat serüvenini, yazıya başla­yış serencâmını kendisinden dinleyebilir miyiz?

Anlatacak fazla bir şey yok aslında. Görünürdeki ha­yatıyla; suyun kıyısına kurulmuş bulutu, yağmuru, denizi, dalgası, ufku bol bir kentte 1957 yılında dünyaya gelmiş, yaşadığı ömrün neredeyse tümünü aynı kentte geçirmiş, romanlar ve kadın edipler üzerine çalışmış bir Yeni Türk Edebiyatı doçentiyim. Fakat şu söyleşi manzumesinde be­ni size muhatap kılan başka bir serencamdan söz etmem gerekiyorsa eğer: Daha küçücük yaşlarda, yazmak için ya­ratıldığını, yazıdan başka bir şey yapamayacağını fark et­miş ve kendisini geleceğe bu ihtiyaç doğrultusunda birik­tirmiş bilinçli ve bahtlı yazarlardan değilim ben. Ancak ya­zı hayatında beni müstahak kılan bir şey varsa o da bilinç­siz arayışımın alabildiğine bilinçli sancısıydı. Arayış ama neyi ve nasıl? Aradığının ne olduğunu bile bilmeyenin bul­maktan söz etmesi abes elbet. Hatırladığım, dışımdaki kâ­inatla irtibat kurabilme ihtiyacının can acıtıcılığı. Bu işte, bu gerçekten çok erkendi. Yıldızlara akıp da “iyi ama şim­di ne olacak”, bunu bilmemenin sancısı. “Karanlığı delen yıldız”ı gösteren yok, varsa da gözleriniz yetersiz. Resimde aradım bir arada aradığımı. Oysa ne kötü seçimdi, edebiyat tahsil etmişken, resim tahsil etmemişken. Resim elbet­te yetmedi çünkü yetmezlik bendendi. Sonra nihayet yazı geldi. Kendimi yazı ile daha rahat ifade edebildiğimi fark ettim. Yazı ama bu defa da hangi kanaldan ve nereye ka­dar? Bunun hesabım hiç yapmadım. Sadece içimdeki -ne ise- onu tanıyayım, ona dokunayım, onu görünür kılayım ve biraz soluk alayım, paniğim buydu. Bir problem vardı’ ama neydi? Alt kat komşum üst kat komşum, öğretmenler odasındaki matematik hatta edebiyat öğretmeniyle konuşamadığım, konuşmaya kalkıştığımda yadırgandığım şey­ler. Yemek, örgü tarifleri, KDV fişleri, akşamki maç sohbet­leri, boğuluyordum.

Belki yıllar sonra ben artık olgun bir kadın/yolun ortasında bir akademisyen/yolun başında bir yazar iken (aslında bunlardan sadece biriyken, diğerlerine gölge düşürürken) Nigâr hanımın günlüklerini bu yüzden bu kadar iyi anladım. Sonra öğretim görevlisi olarak eğitim fakültesine geçtim. Bu işi hep beni kurtaran bir değişim olarak milatladım hayatımda.

Ve çok sorulan sorudur, nasıl bağdaştırıyorsunuz diye, bağdaştırmadım, böyle bir kompleks oluşturmadım, akademisyenliğim bana akademik disiplin ve yerleşik bir beğeninin boğucu bağlarından ziyade, ki onları bertaraf etmek zannedildiği kadar zor değildir, üniversite serazatlığını yakaladığım sınıf olarak geldi. Odamdan çok sınıftay­dım daima. Ve öğrettiğimden çok öğrendim. Öğrencileri­min, üzerimde hakkı büyüktür. Belki bu yüzden akademis­yenliğe bağlandığım nokta bende çelişki değil de rahatla­ma oluşturdu. Akademisyenliğime ve bunun bana sağladığı imkanlara çok şey borçluyum. Yazar filan olduğum için değil öğretim elemanı olduğumdan olacak o sıralarda Dolunay dergilerinden gönderiliyordu bana. Bahaeddin Karakoç’un dergisi, bilirsiniz. Diyebilirim ki yayımlanması için değil de bölüşmek için yazılarımdan birini, belki bir­kaçıydı, Bahaeddin Bey’e gönderdim. O, gençlere duyduğu inanılmaz güvenle yayımladı ve teşvik etti. Hiç yayımlama­yı düşünmediğim hikâyeler yazdım, şiirle kendimi ifadeye çalıştım, şimdi çok gülüyor ve bucak bucak saklıyorum şi­irlerimi. Sonra Türk Edebiyatı ve ardından Dergâh mace­rası. Sonra Mustafa Kutlu’nun tam zamanında ama tam zamanında uyarısı: “Şiiriniz oluşmakta olan hikâyenize zarar veriyor, bırakın”. Elbette. Çok da iyi oldu. Ama şiire yaslanan bir nesir doğdu. Neticede şiirin sanatların sultanı olduğuna inanan, şiirle uzaktan muaşakaya razı olur ve onu evine gizlice buyur eder. Hikâyemdeki şiirin iç yüzü bu işte. Neticede geç olsa da bana verilen dilin ne olduğu­nu fark ettim. Uzun zaman kitaba direndim. Sonra Nun Masalları geldi. Ardından da Şair Nigâr Hanım, Halide Edip Adıvar, Mor Mürekkep ve Yusuf ile Züleyha…

Şair Nigâr Hanım sanırım doçentlik teziniz. Daha son­ra Halide Edip Adıvar’ı yazdınız. Edebiyatımızın bu ilk hanım şair ve yazarını özellikle mi tercih ettiniz. Geçmişteki hanım edebiyatçılarımız hakkında yapılan araştır­maların yetersiz olduğuna inanıyor musunuz?

Doğru, Şair Nigâr Hanım doçentlik tezim. Halide Edip de doktoram. (Küçük bir başvuru kitabı olarak piyasaya çıkmış bulunan Halide Edip Adıvar kitabını bir başvuru kitabı olmaktan öte anlamlandırmıyor ve Halide Edip’le ilişkimi yayımlanmamış bir doktora tezi olan tek­nik çalışmayla sınırlı tutmayı yeğliyorum). Fakat doktora disiplininde beni terbiye eden, bir monografi mevzuu ola­rak Halide Edip değildi. Onun romanları üzerine çok teknik bir çalışma yapmıştım. Yirmi bir romanın temel yapı­sını ve roman unsurlarını bıkmadan usanmadan gözden geçiriyorsunuz teker teker ve bu tamamen eş zamanlı bir çalışma.Yani eser kendi içinde bütünlüğü kurulmuş bir ya­pı olarak ilgilendiriyor sizi. Halide Edib’in II. Abdülhamid ya da Cumhuriyet döneminde yaşamışlığı kadar bir kadın olması da sizi ilgilendirmiyor. Art zamanlılıktan bilinçle mahrum bırakılmış böyle bir çalışma sizi bir kadın yazar üzerinde çalıştığınızı unutma raddesine çok kolay getirebi­liyor. Diyebilirim ki bir kadın edip üzerine çalışıyor olma­yı bilmenin bilincini ancak Nigâr Hanım’da ve onun geti­rişi olan yan araştırmalarda yaşadım. Sorunuzun ikinci kısmına gelince; bir akademisyen ve/veya bir edebiyat ilgi­lisi olarak baktığımda sadece kadın edipler değil tümüyle edebiyatımız üzerindeki araştırmaların eksikliğini fark edenlerdenim. (Kadın ediplerden bir kısmı üzerine önem­li araştırmalar yapıldı fakat bunların dışında kalan ve araş­tırılması gereken pek çok isim ve alan var). Kadın edipler üzerine yapılacak araştırmanın tek başına bir anlam ifade etmeyeceğinin de bilinmesi gerek. Edebiyat tarihinin yazıl­madığı, biriktirenin dağıtmadığı, eleştiri geleneğinin otur­madığı oluşmadığı, asıllar olmadığı için sahtelerin yer kap­ladığı yerde neyin tamlığı ile teselli bulabiliriz ki?

Hikâyelerinizi geç de olsa Nun Masalları ismiyle kitaplaştırdınız. Bu hikâyelerde geçmişin güzelliklerini bir demet halinde bugünün insanına uzatıyorsunuz. Hikâyelerinizin ana ekseni sevgi. Bugünün insanına sevgiyi anlatmak zor mu? Anlaşılmamak korkusu hiç sardı mı içinizi?

İlgimin, salt geçmişin güzelliklerini günümüz insanla­rına göstermek kadar sade olmadığını açık kalplilikle ifade edeyim. Geçmişin güzellikleri beni zannedildiği kadar tek başına ilgilendirmiyor aslında. Cazibesine kapıldığım şey, nostalji edebiyatı ya da “ah Osmanlı” gibi durmasın. Okuyucu yazdıklarımda geçmişin güzelliğini görüyorsa, bir katmanında bunu da taşıdığındandır diyelim ama ben en fazla dünün, bugünün ve yarının da üzerinde duranın ne olduğunu merak ediyorum. Ana eksenin aşk olması bir bakıma bunun getirisi. Çünkü aşk dünü, bugünü ve yarını birbirine bağladığı gibi onu anlamların da üzerinde olana bağlayan sayılı birkaç müşterekten biri. Varlığın sağaltılma alanı. Evrenin özetine müsait bir suhuf. Öyle ki dramatik yapıları aşk ekseninde işlevsel kılınan bu kahramanların muhayyileleri, bilinçleri ve tecrübeleri kendi zamanlarının sınırları içinde haps olunmuş değil. Ben bir yirminci asırlıysam Alp Er Tunga’dan Descartes’e, Kanuni’den Edison’a, bütün bir geçmişin tecrübesiyle yüklüyüm. Benim muhayyilemin sınırları, gizli ya da aşikâr, ben farkında olayım ya da olmayayım, bunlardan örülmüştür. Hayata bakışımı bir on altıncı asırlının hayata bakışından ayıran budur. Ve be­nim hayata bakışımdan da bir yirmi dördüncü asırlının hayata bakışını, benzer şeyler ayıracaktır. O zaman muhay­yilesi yaşadığı zamanın dört beş asır sonrasının insanların­da görülebilecek problemler, meraklar, ilgiler, çözümler ya da çözümsüzlüklerle örülü kahramanlar sadece geçmişin kahramanları olamazlar. Onları geçmişin kahramanları olarak görmektense geçmişe, düne ve bugüne eşit mesafe­de duran ama geçmiş zaman elbiseleri giymiş kahramanlar olarak görmeyi yeğliyorum.

Anlaşılamamak? Bu günün insanına sevgiyi onun öz­nel düzlemde bir tezahürü, türevi olan aşkı anlatmak? Ben de bugünün insanıyken. Bu pek zora benzemiyor. Belki en fazla anlaştığımız yer orası. Hayat cömert ve ben konuşkanım. Ama sadece o kadar. Sadece o kadar, diyorum çünkü üzerine giydirilen elbise aşkı maruf kılıyor ve aşk o kadar­la kalıyor. Oysa hikâye daha yeni başlıyor. Ve anlaşılama­mak da işte burada başlıyor. Bu kadar anlaşılmazlığından şikâyet edilip de bu kadar anlaşılan bir yazıcı, nasıl olup da böyle oluyor, bunu da ben anlamıyorum. Korkuya gelince. Hayır. Anlaşılamamaktan korkum filan olmadı. Korksam yazmazdım. Bedeli hayat olan yazının anlaşılabilirliği ya da anlaşılmazlığı beni çok da fazla ilgilendirmiyor. Yazan, neticelerini göze almak zorunda. Okuyucu yazarını seçtiği gi­bi yazar da okuyucusunu seçer. Bir kişi anlasın yeter. Di­ğerlerini gözden çıkardığım anlamına gelmese de böyle bu.

Bir konuşmanızda ben seçimimi kalpten yana koyuyo­rum diyorsunuz. Kalpten kastınız nedir, biraz açar mısınız?

İnsan olarak tarihçemizi hem düşey ve hem de yatay olarak bölüyor kalp ve akıl, ruh ve beden. Akıllı olmakla de­ğilse de akılcı olmakla övünmekten yana değilim ve şimdilik kendisiyle irtibat kurmak istediğim mutlak hakikatle aramdaki ilişkiyi aklın değilse de akılcılığın düzenleyemeyeceğini bizzat o disiplinin kendisinden öğrenmiş bulunuyorum. Hakikatin ve mânâ’nın kapılarının sadece pozitif bil­gilerle açılmadığını öğreneli ise daha da çok oldu. Kendisiyle irtibat kurmaya çalıştığım hakikatle aramdaki en kuvvet­li bağ olduğu gibi bana ait sınırsız özgürlüğü sağlayan şey de kalp. Neticede bütün bunları yazdı yazıcı, bunu kalp hisset­ti bunu kalem yazdı, benim hikâyem bu kadar. Mektubat-ı Geylani’de deniyor ya, “kalp sensin, ama sen nesin”. Sanırım gerçek bilgiye giden yol benliği bilmekten geçiyor o da kal­bi işaret ediyor. Kalp ne kadar yorgun olsa da.

Kitaplaştırdığınız Mor Mürekkep yazıları köşe yazısı ol­maktan ziyade birer deneme. Hikâyeden yorulduğunuzda denemeye mi sığınıyorsunuz. Denemenin neredeyse edebi­yatçı ile okuyucu arasında en sağlam diyaloglardan birinin kurulmasına vasıta olduğu gözleniyor. Denemenin gücü nereden geliyor sizce?

Makale fazla ciddi ve resmi. Hikâye fazla kurgusal (Yine de bu cümle benim kendi adıma doğru adresin hikâye olduğu gerçeğini değiştirmesin). Kurgudan yorulan/bıkan/ ya da selâmetle çıkan, azade yazmalara kaçmak istiyor. Peçesiz, tereddütsüz. Bunun adı deneme. Okuyucu nezdinden baktığımızda, yazının asli parçası olarak görülen (öyle mi acaba?) yazara talip olan okuyucunun, hikâyede sarf edeceğinden daha az gayretle yazıcıya ulaşmak için çalaca­ğı kapı deneme. Sabırsız okuyucu hikâyeden çok deneme­ye talip. Deneme yazıcıyla okuyucuyu vasıtasız, perdesiz bir araya getiriyor. Fakat türler arasındaki sınırların epey­ce bulanıklaştığı böyle bir edebiyat dönemecinde deneme ile hikâye arasındaki farkın sözgelimi makale ile hikâye arasındaki kadar derin olmadığının da farkındayım. Bil­hassa taklide (mimesise) değil de tecride (soyutlamaya) dayalı bir hikâye anlayışı taşıyan yazıcı bizi denemeye ben­zer hikâyeler dahası hikâyeye benzer denemelerle karşı karşıya getirmekten imtina etmez. Ama aslolan hikâyeyse, yazıcı, denemeyi hikâye için var olduğu müddetçe mute­ber tutar. Kaleminin temrini, kalbinin temrini denemedir.

Yusuf ile Züleyha isimli eseriniz geniş yankılar uyandı­rıyor. Bir peygamber kıssasından yola çıkarak yaşanan bu hikâye aşkın nihai noktasına işaret ediyor… Halk edebiyatı­mızın en yaygın metinleri olan Kerem ile Aslı, Arzu ile Kam­ber, Leyla ile Mecnun gibi ölümsüz aşk hikâyelerine de günü­müz insanının büyük iştiyakı gözleniyor. Bu hasret aşkın bu gün deforme edilmesinden mi kaynaklanıyor?

Aşkın deforme edildiğine inanmıyorum, desem fazla iyimser mi görünürüm acaba? Fakat bu konuda iyimse­rim. Aşk ise, deforme olmaz, deforme zannedilen şey bir tanı eksikliğinin işaretidir. Aşkın, güzelliğin ve iyiliğin kay­nağı tek ve mutlaktır çünkü. Kalp bunu taşır ve yansıtır. Aşk değil kalptir deforme olan. Bu yüzden kalbin aynası­nın parlatılması ve cilâlanması gerekir ki, kalp aldığı ışığı iyi yansıtsın. Fakat diğer yandan kalp sezer ve özler. Ne ol­duğunu bile bilmediğini. Çünkü ezelde verdiği sözü fark etmese de hatırlamak ister. Öyleyse kalbin onarılması ge­rek. Geleneksel aşk hikâyelerine günümüz insanının ilgi göstermesi hasara uğramış kalplerdeki arayışın görüntüsü. Ki hasar bireysel hasar olmaktan ziyade kolektif bir hasar. Çağın yaralı ruhu. Ama uzak bir hatıra var. Kalp arıyor.

Uzmanı olarak Türk romanının bugün geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

Bu hususta fazla iyimser değilim. Türk romanının bu­gün geldiği durakta eğer birkaç münferit başarı varsa, ki bunların da bir kısmı popüler çarkın öne çıkardığı başarı­lı gibi gösterilen romanlardır, ya da arenada siyasi kıymetiyle yer tutan eserlerdir, nihayet bir kısmı ise gerçekten münferit ve münzevî başarılardır, bunların tek başına, bir Türk romanını var kılmaya yetmediğini görmek mümkün. Bir roman geleneği birbirinden en uzak gibi görünen ör­nekleri arasında dahi ortak bir ruhu terennüm eden ve ne kadar farklı da olsa aynı dünyadan soluk alıp vermiş, aynı kolektif bilinç katmanlarından geçmiş yazarların var ettiği romandır. Bunun arkasında da roman adına bir geçmişin, evrimin, geleneğin yer tutmuş olması gerekir. Biri devrim­ci biri değil, ama Rus romanı dünyaya Rus romanı gibi ba­kar. Bizde olmayan bu. Çok kısa zamanda bir şey olmayacağı da kesin. Bir müddet daha popüler köpükler ya da münferit ve münzevî başarılarla yetinmek zorundayız. Ka­ranlık gökte yapayalnız parıldayan birkaç ışık.

Size göre Türk romanının kilometre taşları kimlerdir? Veya kesinkes okunması gereken Türk romancıları… Bu soruyu en iyi Türk romanları hangileridir şeklinde de değişti­rebiliriz.

“En iyi Türk romanları hangileri” sorusuyla “Okun­ması gereken Türk romanları” sorusunu değiştirmeyelim isterseniz. Edebiyata merbut birisinin en iyilerinden olma­sa da mutlaka okumuş olması gereken romanlar vardır, inanıyorum ki her yazıcı Türk romanının evrimini kendi içinde idrak etmek zorunda. Klasik eğilimleri kendi tecrü­besinde tanımayanın romantik bilgiye erişmesine imkan yok. Romantik eğilimleri tecrübe etmeyen de realist bilgi­ye ulaşamaz. Ve bu böyle sürer gider. Edebiyat tarihi her yazıcının içinde bir kez daha kurulur. Tanzimat’tan başla­yarak 60’lara kadar gelelim. Namık Kemal: intibah ilk roman. Ekrem: Araba Sevdası; Sezai: Sergüzeşt, Küçük Şeyler (hikâyeyi de katalım). Sonra Servet-i Fünun. Halit Ziya: Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah; Mehmet Rauf, Eylül. Sonra Ömer Seyfettin’in hikâyeleri. Refik Halid: Memleket Hikâyeleri, Gurbet Hikâyeleri. Sonra Halide Edib: Handan, Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek. Reşat Nuri: Çalıkuşu. Yakup Kadri: Yaban, Kiralık Konak. Sait Faik’in hikâyeleri. Memduh Şevket Esendal’ın hikâyeleri. Sabahaddin Âli’nin hikâ­yeleri, Kuyucaklı Yusuf. Tanpınar: Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yaz Yağmuru, Abdullah Efendinin Rüyaları. Peyami Safa: Yalnızız, Matmazel Noralya’nın Koltuğu, 9. Hariciye Koğuşu. Tarık Buğra: Küçük Ağa, İbiş’in Rüyası. Kemal Tahir: Devlet Ana. Tabii bunun fakültelerde az çok Türk romanının kronolojisini kavratmak için izlediğimiz ve 1960’lara kadar ancak gelebilen sade bir müfredat olduğunu ilave edeyim. ’70 sonrası farklı bir hikaye.

En iyileri sorusuna gelince, bizde Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yalnızız ve Devlet Ana estetik romanın kilometre taşları olarak görülebilir. Sinekli Bakkal ilginç ve renklidir. Bu liste az çok değişik sıralama, ilave ya da çıkarmalarla elbette yeniden tanzim edilebilir. Benim seçtiklerime gelince: Sinekli Bakkal, 9. Hariciye Koğuşu, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü….

Nazan Bekiroğlu’nun halen yazdıkları ve yazacakları… Tezgahında şu anda dokunanlar…

Fazla bir şey yok. Uzun süre geniş çaplı bir şey yazabileceğimi zannetmiyorum.

28 eylül 2000

Leave a comment

Your comment