Mustafa Kutlu ; “Geleneği Yenilemek”, Yeni Şafak , 13 Eylül 2000

Geleneği yenilemek

Mustafa Kutlu

1 3 Eylül 2000, Yeni Şafak

Gelenek yeni nesiller tarafından yeniden üretilip yenilenebilirse canlılığını muhafaza eder, yaşar; yok eğer taklit ile muhafaza edilmeye çabalanırsa çaptan düşer, kurur, yokolur. Geleneğin yenilenmesi, yeniden üretilmesi de zor bir iştir.

Nazan Bekiroğlu son kitabı Yusuf ile Züleyha’da bu zor işe girişiyor ve başarılı bir metinle çıkıyor karşımıza.

Bir İbranî menkıbesi olan bu kıssa, Tevrat’ta ve Kur’ân-ı Kerim’de yer alır. Tevrat’ın “Tekvin” bölümünde, Kur’ân-ı Kerim’de ise Hz. Yusuf’un adı ile anılan sûrede geçer. Kur’ân’daki kıssaların en güzeli olduğu için “Ahsenü’l-kısas” adıyla anılmıştır. Arap, İran ve Türk edebiyatlarında mesnevî tarzında defalarca işlenen hikâye; Anadolu sahasında halk hikâyesi biçiminde de anlatılmaktadır.

Tanpınar XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde şöyle diyor: “Eski şairlerimizin aşk için, insan tabiatı için yazdıkları şeyler kendi kalplerini ve hayatlarını nasıl iyiden iyiye yakaladıklarını gösterir. Fakat şiirin şekli ve teksif nizamı bu dikkatlerin derinleşmesine mani olur. Eski mesnevi çerçevesi içinde bu dikkatlerin hikâyeye nakli ise gelenek yüzünden kabil değildi. Şark çizilmiş hadleri durmadan zorlar fakat ötesine geçemezdi.” Tanpınar’ın bu hükmünü tartışmayı bir yana koyalım. Mesneviler için “Şark’ın romanı” denilmiştir. Bu elbette bir yakıştırmadır. Ancak N. Bekiroğlu’nun eseri mesneviyi aşma çabasının ete-kemiğe bürünmüş bir örneği, modern bir denemesidir. O kadar ki sonlara doğru kurdu temize çıkarıp, Firavun’a şefkatle yaklaşan yazar, kendini de gün, yer ve saat belirterek metnin içine katar. N. Bekiroğlu’nun bu hamlesi esasen muhtevaya uygun yeni bir dil arayışına dayanıyor. Yazar bu dili halk edebiyatına doğru değil, divan birikimine doğru yürüyerek inşa etmektedir. Ardında kutsal metinleri, Şark efsanelerini, binlerce menakıbı, mazmunu, tasavvufî oluşumu, ifadeyi, ıstılahı, mesneviyi, gazeli, minyatürü, rengi, ışığı, kısaca muazzam bir lügati taşıyarak.

Tehlike şiirin nesre bulaşmasında yatmaktadır. Bu muhal çabaya sık sık şahit oluruz. Sonunda süslü bir şey çıkar ortaya. Bekiroğlu uçurumun kenarında dolaşmış. Yer yer oradan sarkarak “gazeller” yazmaya bile girişmiş. Ama metne rengini veren bunlar değil. “Irmak kendisine en uygun yatağa dökülmeden, varmadan ceylan pınara, yıldız ufka dokunmadan, bulmadan dolduracağı kabı su, tortulanıp gitmesin bu güzellik. Yusuf bilsin ve görsün beni”, gibi ifadeler. Demek istediğim dil çabası bunlar işte.

Pek tabii klasik metne ilave edilenler. Kurt, ayna, kuyu, suret, rüya, zindan ve benzeri sayısız unsurun yeniden yorumlanması, yeni bir vücut kazanması. Bekiroğlu kendisiyle yapılan bir konuşmada “Bu öykü biraz da Züleyha’nın aynalarıdır” diyor. “Züleyha’nın aynaları: ne güzel isim. Evet, öyle. Eser Züleyha’nın macerasını daha bir öne çıkararak önem kazanıyor.

Şark’ın hikmet ve âhengine varis olan, ve bunu layıkı ile günümüze taşıyan eseri bir solukta okuyabilirsiniz. İşte bu hata olur. Çünkü onun asıl tadı ateş denizinde yüzen mumdan gemilerle geçilmesinde yatmaktadır.

Nazan Bekiroğlu’nu kutluyor, gelenek zincirindeki bu yeni halkayı bütün okurlarımıza tavsiye ediyorum.

Leave a comment

Your comment