Hayati Ayçiçek ; “Yûsuf – Züleyha Aşkına”, Günebakış, 4 Eylül 2000

Yûsuf – Züleyha Aşkına
Hayati AYÇİÇEK

“Nun” yurduna yolu düşenler seyyahı mutlaka “hat ve rasat” karşılar. Dahası, hiç kimsenin yazmadığını ve hiç kimsenin söylemediğini farklı bir biçimde yazacağının inancı içindeki ‘rasıt’… Yazma iştiyakı ile yazamama çilesini yaşar . her seyyah, ‘rasıtın’ dünyasına ağır kanlı sokuldukça. ‘Rasıtın’ dünyasına ağır kanlı sokuldukça her seyyah, tiryakisi olur ‘rasıtın’ ve ‘Nun’ yurdunun.

Uzun söze ne hacet, tiryakisi olunmuştu, Nun Masalları’nın. Nazan Bekiroğlu ismi, dillerde.. Dergah’ta bölümler halinde yayınlanırken işbu Öyküler, eksiği, gediği üzerinde durulmaz, iyi niyetle övgüler yağdırılırdı sadece. Bunu hak ettiği düşüncesinde değilim demek, haksızlık olur.. Çünkü, bir çok bakımdan farklıklar bulmak mümkündü bu öykülerde. Her şeye rağmen kurgudan ifade .şekline, zaman sorunsalından mekan ilişkilerine değin taşların yerlerinde olup olmadığının sağlamasını yapacak denli kâvi bir eleştiri her zaman yararlı olmaz mı idi? ‘İmkanı var mı’ diyenleri, duyar gibi oluyorum; ‘bizde eleştiri yok’ deyip yalancıktan sızlanmaz mıyız? Değil mi ki övgüde karar kılmış cumhur, el pençe divan durmayıp karşı koyanın hali daima haraptır, harap!…

Nazan Bekiroğlu ismi, güçlü bir kalemi hatırlattı her zaman. Nun Masallanrı’nın kazandığı ün yıldıracak değildi ya… Kimi dergi ve özellikle Zaman gazetesinde birbirinden güzel denemeler kaleme alarak okurunu adeta yeniden oluşturdu.. Pazar günleri Zaman gazetesinin erkenden tükendiğini az görmedik bu yüzden!.. Tükenen gazeteyle birlikte kaçan yazılar ya fotokopi ile çoğaltılıyor ya da ‘meraklısının’ maharetiyle dost meclislerinde, mükalemeye uyum gösterme ihtimali belirdiği anda hatırlanıp bahse iliştiriliyor ve cümleten tefekkürün (yahut beğeni duygusunun) kapısı aralanıyordu böylece. Tek deneme kitabı Mor Mürekkep bu türden yazıların örnekleriyle doludur. Ben de severim.

Gelelim “Yusuf ile Züleyha / kalbin üzerinde titreyen hüzün” adlı son eserine

Timaş / Aşk klasikleri dizisinden çıkan bu kitap, bir kıssa, bir öykü olarak eskidir fakat, Nazan Bekiroğlu’nun kaleminden çıkması bakımından henüz çok yeni. Yusuf ile Züleyha’nın milenyum versiyonu da denilebilir.

Bilindiği gibi bu öyküde(!) Yusuf peygamberin hayatı anlatılır: Babası Yakub’un ona olan sevgisi, üvey kardeşlerinin bu sevgiyi kıskanmaları, kuyuya atılması, Mısır’a köle diye satılması, rüya yorumlamaları vs…

Öyküyü elbette okudum. Meraklı her insan gibi tuttuğum ‘notlar’ sorulara yol açtı. Ki bu yazı, bu sorulardan yola çıkılarak kaleme alındı. İşte bir kaçı:

Birincisi, eski öyküleri yeniden yazmanın mahzuru olmamakla birlikte, yeniden yazılmasının gerekçesini doğrusu merak ederim. Daha açık söylemek gerekse, Nazan Bekiroğlu’nun herkeslerce bilinen bir öyküyü yeniden yazmasındaki maksadını…

İkincisi, anlatı tekniği ve üslubu pek garip! Öykü, yazarın metafizik birikimlerini şiirsel üslupla aktarma takıntısından sürekli ikinci planda bırakılmış durumda. Örneğin, Yusuf’un kuyuya atılması kısmı ile kurdun, kuyunun ve aynanın konuşturulduğu kısım, sayfa adedi bakımından öyküden yana değil. Bu durum kitap boyunca sık sık yinelendiğinden öyküden çok, yazarın denemeci/şair kimliği öne geçmekte, “Yusuf ve Züleyha bahane, beni gör, beni dinle” denilmiş adeta. Ki bu yüzden öyküde aksiyon sıfırlanmış.

Üçüncüsü, tür olarak ne demeli, bu esere? Anlatı mı, modem mesnevi mi, fantastik öykü mü? Yoksa sadece öykü mü?…

Dördüncüsü» Galip Dede’nin “mîrî malı” bahsini hatarlatan ifade biçimleri…

“Ey örtüsüne bürünen gece…”

“ve madem ki Yusuf’un alnından yangın geçer, ateş geçer, ah geçer.”

“(..) Yusuf’un elleri, bir nar çiçeği bir nar çiçeğini ezebilir mi benim Yusuf’um?”

Çoğaltmak mümkün. Bu da gösteriyor ki, “mîrî malı” meselesi, postmodern bir yorumla yeni açılımlar kazanabilir önümüzdeki günlerde.

Ben olsam ne mi yapardım? ‘Nun Masalları’nı sorgulardım. Nun Masalları’nı… Ve ‘rasıtı’…

Leave a comment

Your comment