Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir… Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir…

Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

NİHAL BENGİSU KARACA

Nazan Bekiroğlu Yusuf ve Züleyha’yı yeniden yazdı. Ne salt nübüvvete odaklanmış bir Yusuf hasebiyle, ne de tarihin büyük aşklarını kaleme alan masalsı bir cazibeyle… Dolayısıyla çölü aşan bir hikaye yazdı yazar, karakterlerin durmaksızın devindiği, aşkla beraber ve tıpkı aşk gibi, O’na yaklaşma nisbetinde ışıklandıkları bir hikaye. Beyazların ve grilerin, elde etme arzularının ve güzellik saplantılarının, adalet arayışlarının ve nedametlerin kol gezdiği, özde “Şark”, biçimde Şark’a yakın, yaklaşımda modern… Tenden çıkıp tin’e varan Züleyha’nın tutkusuna ve hüznüne hiç bu kadar yakından bakmamıştık; kardeşine gaddarlık eden Yehuda’ya hiç böyle bir merhamet duymamıştık… Yazar kendisinin de dahil olduğu bu serüvende zamanaşımına uğramayacak.

**Çölün aşka bahanesi var, diyorsunuz ve çölde başlıyor öykümüz. Romandan ve geleneksel bir anlatı şekli olan mesnevi’den nerede ayrılıyor bu yeni hikaye?

Yusuf ile Züleyha (ki tarihler milattan sonra iki bin), buna iki ucu açık bir metin diyelim. Çöl ile başlayıp çöl ile bitse de yine de hem evvele hem ahire irtibatlanmak isteyen bir metin. Çünkü onun yazıcısı, bir yandan bilincinin altındaki kültürel kodlanmayla geleneğe bağlı, diğer yandan da modern zamanları idrak etmiş. Yine hem N hem nûn olan bir yazıcı. Metnin bir ucuna mesnevi dersek öbür ucuna da roman dememiz gerekecek, ama hayır, bu metni romanla irtibatlı görmek niyetinde değilim. Beni asıl ilgilendiren mesnevi ile nerede irtibat kurduğu. Biçimsel ilgiyi fazla önemsemiyorum. Metnin geleneksel mesnevi biçimine bütün benzerliğine rağmen bunlar onun hayati manadaki belirleyicisi olamazlar. Zannımca bu metnin temel belirleyicisi kahramanlarının ve yazıcısının bilincinde taşınan dünyadır. Söylemek istediğim Yusuf, Züleyha, Yakup, Firavn… kendi yaşadıkları zamanın ve mekanın tahayyül ve bilinç düzeyindeki tecrübeye sıkışıp kalmış değiller. Dünyaya baktıkları göz ve bilinç bir yirminci asırlının sahip olabileceğine benziyor. O zaman? O zaman bence bu hikayeyi diğer mesnevilerden en fazla ayıran şey ortak bir vak’a akışı ve ortak bir karakter tablosu önüne, bilinç itibarıyle zamanından çok öne fırlamış kahramanların ve yazıcının ikame edilmiş olması. Doğru, çöl alışıldık duruşuyla bizi eski metne bağlar ama çölün imgesel tasarrufu bizi yeni bir bilinçten geçirir.

**Kötüyü kötü gösterme değil kötünün imgelem dünyasına kötülüğün içindeki “kuyuya” inme çabası var sanki. Bir “adalet” arzusu var ki, Eski Yunan’ın kahramanları onun için devlerle ve cinlerle çarpışırdı; Yusuf’un kardeşlerinin sahnede olduğu her an Şarkla garbın arasında farklı mitolojik bir gerilim yükleniyor, bu bir teknik mi, hikayenin yeniden yazılımında yüklenilen misyonun gereksinimi mi söz konusu olan?

Hem teknik ve evet hem de misyon. Kur’anî bir kıssayı, hem de kıssaların en güzelini, yazmaya kalkışan yazıcı bir anda kendisini azımsanamayacak bir sorumluluğun ağırlığı altında buluverir. Bu, onun için de epey kuvvetli bir terbiye demektir. Batı mitolojisiyle doğu kıssaları arasındaki temel yapılanma farklarına girmeyelim. Ama Müslüman şark mutlak kötüyü kabul etmez. Mutlak olan iyidir. Yanılgı vardır, eksiklik vardır, ışık alamama vardır. Bizim kötü zannettiğimiz bunlardır. Demeli ki bu hikayede kötülük dahi iyiliğin (ki iyilik mutlaktır, ışık mutlaktır) gösterilmesi için vardır ve kötülüğün kendinden menkul olmadığı kahraman sonunda iyi olmak zorundadır. Yine denebilir ki bu hikaye daha fazla kötülük kaldırmaz. Teknik yanına gelince. Bu konuda yazıcı kendi yazdığı hakkında çok fazla şey söylemesin. Ama bütün yazdıklarında mutlak kötünün olmadığını göstermek istedi. Bu salt iyimserlik değil. Sadece bütün çizdiği kahramanlar hep bir devinimi yüklendiler. Değiştiler değiştiler. Hep böyle oldu.

**Dahası (kötülük demişken), Yusuf ve Züleyha’da kötülüğü hayattan, kendinden, çölden ve aşktan menkul biri yok. Ne Yehuda, ne Firavn ne de Yusuf’a duydukları arzudan ellerini kesen kadınlar kötü; hatta bir masumiyet var , kadınlar “O iffetliydi ama biz de masumduk” diyorlar. Yusuf ve Yakup dışında beyaz yok, ama kara da yok, karekterler gri,bu onları oldukça komplike yapıyor; bir aşk masalı, bir mesnevi ve bir kutsal anlatı için ilginç korelasyon çıkıyor ortaya.

Tamam işte! Çünkü kötülük mutlak değil. Karanlık kimsenin kendisinden menkul değil. Mutlak olan ışıktır. Karanlığın, kötülüğün nedeni ışıktan uzak kalmışlık. Kimseyi başlangıçtaki kendi kötülüğünden dolayı itham edemezsiniz. Çünkü o ışıktan uzaktır. Onun sorumluluğu ışıkla arasındaki mesafeyi kısaltmakla yükümlü olduğu noktada başlar. Ancak çabasından sonra, bitişte hala kötüyse bundan sorumludur o. Yani alınan ezeli söz. Ben size dememiş miydim? A’raf 172 ile gerçek manada karşılaştığım gün hayatımın dönüm noktasını yaşadım, bütün sorular orada cevap buldu. Şimdi kimsenin kendiliğinden kötülük taşımadığı, herkesin bir nasiple ışığın o ya da bu mesafe ile yakınına ya da uzağına düştüğü yerde kimi mutlak kötü olarak çizeceksiniz? Yapacağınız (bir şark hikayesi yazıyorsanız tabii) hepsini ışığa yaklaşmak doğrultusunda arkadan iteklemeden ibaret.

**Yakup’un su katılmamış muhfazakâr iyiliği karşısında züleyha’nın deneyimle kaydettiği bir irtifa var.Züleyha fethedilmeyi bekleyen bir kale değil, yeniden doğmak için ölmeyi göze alan, bahanesi olmadan sevebilen bir kadın. Ateşten sükuneti, ölümden dirimi çıkarıyor da ,bunu nasıl biliyor en baştan? Yazgıyı yaşayanın ve rüyayı görenin; yaşam ve rüya tamamlanmadan bilebilmesi mümkün mü? “Züleyhanın gelecek zamanlara seslenmesi” yani?

Kahramanın kendi yazgısı hakkında zaman ve mekan sınırlarını aşan bilgiye sahip olması geleneksel metinler içinde yer tutmaz. Metin bu tavrıyla modernitenin ya da post modernitenin neresine oturtulur, onu edebiyatçılar düşünsün ama daha hikayenin başında zamanı ve mekanı yüzyıllar ölçeğinde aşarak ses veren bir Züleyha. Öyle büyüktür ki acısı Züleyha’nın, Yusuf uğrunda bir kadının kaybedebileceği en büyük şeyi, şerefli ismini öylesine kaybetmiş, ve diğer taraftan o kadar acılı bir yola da girmiştir ki, kendisini savunması yazıcının ağzından eksik kalır. Ve o savunmayı kendisi üstlenir, Züleyha’nın farklılığı bu bilinçte başlar.

**Mahir dalgıç, Züleyha’nın gülümsemesi gibi bölümler Yusuf Züleyha ve Yakup kanallarında akan hikayeye sinematoğrafik detaylar gibi eklemleniyorlar. Bunlar “yazıcı”nın anlatılamayan rüyasında yeniden bedenlenen figüranlar mı?

Bunlar teknik bir takım cilveler. Geleneksel mesnevide, ki her beyti kendi içinde kafiyeli büyük anlatılara müsait nazım şeklinin adıdır mesnevi, şairi bekleyen en büyük tehlike yeknesaklığa düşmektir. Bunun için mesnevi şairleri ana metnin içine ritmik değeri ve ses kıymeti ustalıkla ayarlanmış parçalar eklerler. Bunlar bir takım gazeller, tardiyeler, kıt’alar ve benzeri nazım parçalardır. O kadar ki usta bir mesnevi şairinin bu parçaları hem metni bütünleyen, yeknesaklığı kıran, o büyük bir suyun akışındaki muazzam dalgalanmayı ilave eden etkiler taşırlar ve hem de tek başlarına da okundukları zaman birer kıymet taşırlar. Leyla ve Mecnun’daki gazeller, Hüsn ü Aşk’ın o eşsiz tardiyyeleri gibi. Benim bu parçalarla elde etmek istediğim önce fonetik bir endişem vardı. Gerçekten hep anlatıyorsunuz, hep anlatıyorsunuz. Anlatmaktan anlatan da yorulur bazen, dinleyen de. Böylece monotonluğu kırmak için bazı oyunlar gerekir. Fakat önemli bir mesele de bir yandan kendi içinde bütün bir yandan da bir bütünü tamamlayan metinlerin şark felsefesi doğrultusunda yorumlanması. Tıpkı an’ın parçalarının birleşerek zaman dediğimiz mevhumeyi oluşturması gibi. Oysa şark an’ın oğludur. Ne yarın var ne dün. Her parça kendi başına bütün. Bir araya gelince, o ırmak.

**”Suret kendi zenginliğimizde tehlikesiz büyümektedir” Zenginliğimizin suret nezdinde güzelliğe beslediği bir meyil var. Ne Yusuf ne de Züleyha güzelliğe kayıtsızlar, fakat Yusuf’un bildiği aşkta güzellik “aşılması “gereken bir engel aynı zamanda. Aşkla suret (güzellik) arasındaki mesafe; gözün gördüğüyle gönlün varacağı yer arasındaki uzaklık ne kadar?

Çok ama çok uzak ve zahmetli. Züleyhaların yolu uzun. Suretin ve buna bağlı olarak aynaların eski kültürde taşıdığı inanılmaz zenginlik malum. Yusuf ile Züleyha’da suret bir araz ve aşılması gerek. Yusuf o kadar güzel olmasına rağmen güzelliğini kendi güzelliği olarak algılamaz, doğal olarak ona takılıp kalmaz. Güzelliğinin kaynağı olan güzelliği fark ederek büyür. Basit bir bedevi ona bu dersi verir, ayna, Yusuf’un bu aşkınlığı başardığını fark ettiği için mahzuzdur. Züleyha ki o kadar çok gençliğinin, güzelliğinin, kadınlığının, nefsinin, bedeninin kölesidir başlangıçta. Suretiyle başı hep derttedir. Kendisine yüklenen zor yolun sonunda o kadar çok acı ve gözyaşıyla vardığı arınmanın içinde suretinden vaz geçmeyi başarır. Gençliğini ve güzelliğini kaybetmesi halinde dahi taşımaya devam ettiği aşk artık tenle alıp veremediği kalmamış olması gereken saf bir aşktan ibarettir.

Ya Yusuf’a ne demeli? Yaşlı,hasta ve çirkin bir kadınla Yusuf’un evliliği, bu ne kadar muazzam bir şeydir böyle. Onun için Züleyha, suretini aştığı yerde (ve aştığı için) gençliği ve güzelliği kendisine geri verilse de, bir daha aynalara bakmaz bile. Züleyha’nın aynalarıdır bu öykü biraz da. Önce beyaz giyer Züleyha, masumdur; sonra kırmızı, günaha talepkardır. En son siyah giyer Züleyha. Siyah kadar yanmış ve artık beyaz bir ölümü müstahaktır.

**Aşkın hülasası: her sevda bir “hatırlayış” mıdır gerçekten? Ya artık” rüya” da göremeyen ve aşkı salt tutkulu bir “esrime” olarak bilenler? “Evrenin özeti” artık maşukda çıkmıyor sanki, dolayısıyla yol da kolay kolay Rabb’e çıkmıyor… Yusuf’un ve Züleyha’nın “bilişleri”nden nerede ayrılıyor modern insan’ın bilinci? (bu soruya yakın bir soruyu daha önce sormuştum, ama tekrar sormak istedim, biraz hikayenin dışına taşmak ve söyleşiyi güncellemek iyi geliyor, malum bir haftalık dergi…)

Şahsi duruş noktamla karşınızdayım. Bana göre, aşkın hülasası; evet her aşk bir hatırlama. Ezel tanışına bir aşinalık. Ama hesapta yanılgı da var. “Züleyha’nın yanılgısı”. Hatırladım zannedersiniz de o, ezelde gördüğünüz değildir. Dahası ezeldeki tanışınızı bu dünyada hiç bulamamak da var. Bu güne gelince. Onlar (yani bunlar), aşkı kendilerine gösterilenlerden öğreniyorlar önce. Sığ ve basit. Feryad ediyoruz. Öyleyse onlara öğretmeli ki öğrensinler. Aşk öğrenilmez denmesin, öğrenilir. Yarımını bulan tamamlandığını bilir. Bilirse bulur.

**En sevdiğim bölümlerden biri “Tanrıların başı: baş eğen tanrı; yani Firavn’ın kendi kendiyle hesaplaşması. Yazıcı ilgi çekici bir üslupla hiç olmadığı şekilde dahil oluyor Firavun’un kendine ve geleceğe serzenişine. Yazıcı Firavn’a hiç olmadığı kadar sevgi besliyor; onu çok korktuğu unutuştan koruyor. Sezarın hakkını Sezara, firavununkini firavuna veren, tarih değil yazıcı mı oluyor?

Yazıcının, yazdığının dışında kalmaya tahammülü yok çünkü o içinde olanı yazıyor. Böylece metnin başından itibaren neredeyse kendisinin de bir kahramana dönüştüğü bir süreç başlıyor. Üç rüya planına oturtulmuş olsa da Yusuf ile Züleyha, Firavn’ın, ülkesi adına gördüğü o düşten başka bir düşü daha olmuş olmalı. Hiç ehram yaptırmamışsa, Firavn’dan geriye rüyası kalır. Firavn’ı geleceğe bırakan bir düş görmüşse Firavn, o da uzak zamanların yazıcısı, yazıcının rüyası. Rüya gerçek olur inşaallah çünkü Yusuf’un Yusufluğu zahir. Daha ne diyebilirim ki? Kalbim Firavn’a tarihin kalbinden daha yakın.

**”…tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir” deniyor son sahifede. Sanırım bu cümle, ilk sahifelerde yer alan bir eksiklik duygusunun, “şaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?” diyerek girişilen bir maceranın nedeni oluyor, yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Metin içimizde süre gider. Tabiri sonraya bırakılsa da her rüyanın bir tabiri vardır. Ve içimdeki eksiklik duygusu! Zeyl yazmayı hep sevdim. Zeyl yazıyorsa yazıcı, yazdığı biteviye eksik kalıyor demektir. İyi ki de eksik kalıyor. Ya tamam, ben oldum, deseydim!

**Mor Mürekkep’te hayatın kelimelerden çıktığını sanan bir yazıcı vardı. Aşk ile kelime arasında da ontolojik bir bağ var sanki. Kelimeler ve kalpler kuşanıp sevdalar alan yazıcılar sayesinde göneniyor aşk; yanlış ve doğru bin bir biçimde yazın içinde var ediyor kendini. Aşk, kelime ve yazar arasındaki gerilimi nasıl izah etmeli?

“Hayat ve Kelimeler” ama “İbtida kelam vardır”. Âdem kendisine öğretilen sözcüklerin bilgisiyle sürgün edilir dünyaya. Aşk, içerebileceği bütün bilginin ağırlığıyla gökyüzünün tabakalarını aşarak iner kalbe, her ne kadar Kur’an’da aşk ve müştakları geçmese de! Aşk da her kelime kadar kelime. O da önce ayan-ı sabitede mevcut bir bilgi. Onun için aşk önce bilmekle gelir, onun için bulmak arkadan gelir. Ve her şey gibi sözün sahibi de biz değiliz. Yazıcıya düşen, her şey gibi sözün de kaynağına yaklaşmaya ve fark etmeye çalışmaktan ibaret. Başka bir şey yok. Bu, bir yazar olarak benim, beni okuyarak bana hak yükleyenlere türlü suret ses ve söz oyunlarının dışında söylemem gereken bir şey varsa onun ta kendisi.

Leave a comment

Your comment