Nihal Bengisu Karaca, ; “Aşk, “bilmek”le olur, “bulmak” arkadan gelir”, Aksiyon , 28 Eylül 2000

Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir…

Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

NİHAL BENGİSU KARACA

Nazan Bekiroğlu Yusuf ve Züleyha’yı yeniden yazdı. Ne salt nübüvvete odaklanmış bir Yusuf hasebiyle, ne de tarihin büyük aşklarını kaleme alan masalsı bir cazibeyle… Dolayısıyla çölü aşan bir hikaye yazdı yazar, karakterlerin durmaksızın devindiği, aşkla beraber ve tıpkı aşk gibi, O’na yaklaşma nisbetinde ışıklandıkları bir hikaye. Beyazların ve grilerin, elde etme arzularının ve güzellik saplantılarının, adalet arayışlarının ve nedametlerin kol gezdiği, özde “Şark”, biçimde Şark’a yakın, yaklaşımda modern… Tenden çıkıp tin’e varan Züleyha’nın tutkusuna ve hüznüne hiç bu kadar yakından bakmamıştık; kardeşine gaddarlık eden Yehuda’ya hiç böyle bir merhamet duymamıştık… Yazar kendisinin de dahil olduğu bu serüvende zamanaşımına uğramayacak.

**Çölün aşka bahanesi var, diyorsunuz ve çölde başlıyor öykümüz. Romandan ve geleneksel bir anlatı şekli olan mesnevi’den nerede ayrılıyor bu yeni hikaye?

Yusuf ile Züleyha (ki tarihler milattan sonra iki bin), buna iki ucu açık bir metin diyelim. Çöl ile başlayıp çöl ile bitse de yine de hem evvele hem ahire irtibatlanmak isteyen bir metin. Çünkü onun yazıcısı, bir yandan bilincinin altındaki kültürel kodlanmayla geleneğe bağlı, diğer yandan da modern zamanları idrak etmiş. Yine hem N hem nûn olan bir yazıcı. Metnin bir ucuna mesnevi dersek öbür ucuna da roman dememiz gerekecek, ama hayır, bu metni romanla irtibatlı görmek niyetinde değilim. Beni asıl ilgilendiren mesnevi ile nerede irtibat kurduğu. Biçimsel ilgiyi fazla önemsemiyorum. Metnin geleneksel mesnevi biçimine bütün benzerliğine rağmen bunlar onun hayati manadaki belirleyicisi olamazlar. Zannımca bu metnin temel belirleyicisi kahramanlarının ve yazıcısının bilincinde taşınan dünyadır. Söylemek istediğim Yusuf, Züleyha, Yakup, Firavn… kendi yaşadıkları zamanın ve mekanın tahayyül ve bilinç düzeyindeki tecrübeye sıkışıp kalmış değiller. Dünyaya baktıkları göz ve bilinç bir yirminci asırlının sahip olabileceğine benziyor. O zaman? O zaman bence bu hikayeyi diğer mesnevilerden en fazla ayıran şey ortak bir vak’a akışı ve ortak bir karakter tablosu önüne, bilinç itibarıyle zamanından çok öne fırlamış kahramanların ve yazıcının ikame edilmiş olması. Doğru, çöl alışıldık duruşuyla bizi eski metne bağlar ama çölün imgesel tasarrufu bizi yeni bir bilinçten geçirir.

**Kötüyü kötü gösterme değil kötünün imgelem dünyasına kötülüğün içindeki “kuyuya” inme çabası var sanki. Bir “adalet” arzusu var ki, Eski Yunan’ın kahramanları onun için devlerle ve cinlerle çarpışırdı; Yusuf’un kardeşlerinin sahnede olduğu her an Şarkla garbın arasında farklı mitolojik bir gerilim yükleniyor, bu bir teknik mi, hikayenin yeniden yazılımında yüklenilen misyonun gereksinimi mi söz konusu olan?

Hem teknik ve evet hem de misyon. Kur’anî bir kıssayı, hem de kıssaların en güzelini, yazmaya kalkışan yazıcı bir anda kendisini azımsanamayacak bir sorumluluğun ağırlığı altında buluverir. Bu, onun için de epey kuvvetli bir terbiye demektir. Batı mitolojisiyle doğu kıssaları arasındaki temel yapılanma farklarına girmeyelim. Ama Müslüman şark mutlak kötüyü kabul etmez. Mutlak olan iyidir. Yanılgı vardır, eksiklik vardır, ışık alamama vardır. Bizim kötü zannettiğimiz bunlardır. Demeli ki bu hikayede kötülük dahi iyiliğin (ki iyilik mutlaktır, ışık mutlaktır) gösterilmesi için vardır ve kötülüğün kendinden menkul olmadığı kahraman sonunda iyi olmak zorundadır. Yine denebilir ki bu hikaye daha fazla kötülük kaldırmaz. Teknik yanına gelince. Bu konuda yazıcı kendi yazdığı hakkında çok fazla şey söylemesin. Ama bütün yazdıklarında mutlak kötünün olmadığını göstermek istedi. Bu salt iyimserlik değil. Sadece bütün çizdiği kahramanlar hep bir devinimi yüklendiler. Değiştiler değiştiler. Hep böyle oldu.

**Dahası (kötülük demişken), Yusuf ve Züleyha’da kötülüğü hayattan, kendinden, çölden ve aşktan menkul biri yok. Ne Yehuda, ne Firavn ne de Yusuf’a duydukları arzudan ellerini kesen kadınlar kötü; hatta bir masumiyet var , kadınlar “O iffetliydi ama biz de masumduk” diyorlar. Yusuf ve Yakup dışında beyaz yok, ama kara da yok, karekterler gri,bu onları oldukça komplike yapıyor; bir aşk masalı, bir mesnevi ve bir kutsal anlatı için ilginç korelasyon çıkıyor ortaya.

Tamam işte! Çünkü kötülük mutlak değil. Karanlık kimsenin kendisinden menkul değil. Mutlak olan ışıktır. Karanlığın, kötülüğün nedeni ışıktan uzak kalmışlık. Kimseyi başlangıçtaki kendi kötülüğünden dolayı itham edemezsiniz. Çünkü o ışıktan uzaktır. Onun sorumluluğu ışıkla arasındaki mesafeyi kısaltmakla yükümlü olduğu noktada başlar. Ancak çabasından sonra, bitişte hala kötüyse bundan sorumludur o. Yani alınan ezeli söz. Ben size dememiş miydim? A’raf 172 ile gerçek manada karşılaştığım gün hayatımın dönüm noktasını yaşadım, bütün sorular orada cevap buldu. Şimdi kimsenin kendiliğinden kötülük taşımadığı, herkesin bir nasiple ışığın o ya da bu mesafe ile yakınına ya da uzağına düştüğü yerde kimi mutlak kötü olarak çizeceksiniz? Yapacağınız (bir şark hikayesi yazıyorsanız tabii) hepsini ışığa yaklaşmak doğrultusunda arkadan iteklemeden ibaret.

**Yakup’un su katılmamış muhfazakâr iyiliği karşısında züleyha’nın deneyimle kaydettiği bir irtifa var.Züleyha fethedilmeyi bekleyen bir kale değil, yeniden doğmak için ölmeyi göze alan, bahanesi olmadan sevebilen bir kadın. Ateşten sükuneti, ölümden dirimi çıkarıyor da ,bunu nasıl biliyor en baştan? Yazgıyı yaşayanın ve rüyayı görenin; yaşam ve rüya tamamlanmadan bilebilmesi mümkün mü? “Züleyhanın gelecek zamanlara seslenmesi” yani?

Kahramanın kendi yazgısı hakkında zaman ve mekan sınırlarını aşan bilgiye sahip olması geleneksel metinler içinde yer tutmaz. Metin bu tavrıyla modernitenin ya da post modernitenin neresine oturtulur, onu edebiyatçılar düşünsün ama daha hikayenin başında zamanı ve mekanı yüzyıllar ölçeğinde aşarak ses veren bir Züleyha. Öyle büyüktür ki acısı Züleyha’nın, Yusuf uğrunda bir kadının kaybedebileceği en büyük şeyi, şerefli ismini öylesine kaybetmiş, ve diğer taraftan o kadar acılı bir yola da girmiştir ki, kendisini savunması yazıcının ağzından eksik kalır. Ve o savunmayı kendisi üstlenir, Züleyha’nın farklılığı bu bilinçte başlar.

**Mahir dalgıç, Züleyha’nın gülümsemesi gibi bölümler Yusuf Züleyha ve Yakup kanallarında akan hikayeye sinematoğrafik detaylar gibi eklemleniyorlar. Bunlar “yazıcı”nın anlatılamayan rüyasında yeniden bedenlenen figüranlar mı?

Bunlar teknik bir takım cilveler. Geleneksel mesnevide, ki her beyti kendi içinde kafiyeli büyük anlatılara müsait nazım şeklinin adıdır mesnevi, şairi bekleyen en büyük tehlike yeknesaklığa düşmektir. Bunun için mesnevi şairleri ana metnin içine ritmik değeri ve ses kıymeti ustalıkla ayarlanmış parçalar eklerler. Bunlar bir takım gazeller, tardiyeler, kıt’alar ve benzeri nazım parçalardır. O kadar ki usta bir mesnevi şairinin bu parçaları hem metni bütünleyen, yeknesaklığı kıran, o büyük bir suyun akışındaki muazzam dalgalanmayı ilave eden etkiler taşırlar ve hem de tek başlarına da okundukları zaman birer kıymet taşırlar. Leyla ve Mecnun’daki gazeller, Hüsn ü Aşk’ın o eşsiz tardiyyeleri gibi. Benim bu parçalarla elde etmek istediğim önce fonetik bir endişem vardı. Gerçekten hep anlatıyorsunuz, hep anlatıyorsunuz. Anlatmaktan anlatan da yorulur bazen, dinleyen de. Böylece monotonluğu kırmak için bazı oyunlar gerekir. Fakat önemli bir mesele de bir yandan kendi içinde bütün bir yandan da bir bütünü tamamlayan metinlerin şark felsefesi doğrultusunda yorumlanması. Tıpkı an’ın parçalarının birleşerek zaman dediğimiz mevhumeyi oluşturması gibi. Oysa şark an’ın oğludur. Ne yarın var ne dün. Her parça kendi başına bütün. Bir araya gelince, o ırmak.

**”Suret kendi zenginliğimizde tehlikesiz büyümektedir” Zenginliğimizin suret nezdinde güzelliğe beslediği bir meyil var. Ne Yusuf ne de Züleyha güzelliğe kayıtsızlar, fakat Yusuf’un bildiği aşkta güzellik “aşılması “gereken bir engel aynı zamanda. Aşkla suret (güzellik) arasındaki mesafe; gözün gördüğüyle gönlün varacağı yer arasındaki uzaklık ne kadar?

Çok ama çok uzak ve zahmetli. Züleyhaların yolu uzun. Suretin ve buna bağlı olarak aynaların eski kültürde taşıdığı inanılmaz zenginlik malum. Yusuf ile Züleyha’da suret bir araz ve aşılması gerek. Yusuf o kadar güzel olmasına rağmen güzelliğini kendi güzelliği olarak algılamaz, doğal olarak ona takılıp kalmaz. Güzelliğinin kaynağı olan güzelliği fark ederek büyür. Basit bir bedevi ona bu dersi verir, ayna, Yusuf’un bu aşkınlığı başardığını fark ettiği için mahzuzdur. Züleyha ki o kadar çok gençliğinin, güzelliğinin, kadınlığının, nefsinin, bedeninin kölesidir başlangıçta. Suretiyle başı hep derttedir. Kendisine yüklenen zor yolun sonunda o kadar çok acı ve gözyaşıyla vardığı arınmanın içinde suretinden vaz geçmeyi başarır. Gençliğini ve güzelliğini kaybetmesi halinde dahi taşımaya devam ettiği aşk artık tenle alıp veremediği kalmamış olması gereken saf bir aşktan ibarettir.

Ya Yusuf’a ne demeli? Yaşlı,hasta ve çirkin bir kadınla Yusuf’un evliliği, bu ne kadar muazzam bir şeydir böyle. Onun için Züleyha, suretini aştığı yerde (ve aştığı için) gençliği ve güzelliği kendisine geri verilse de, bir daha aynalara bakmaz bile. Züleyha’nın aynalarıdır bu öykü biraz da. Önce beyaz giyer Züleyha, masumdur; sonra kırmızı, günaha talepkardır. En son siyah giyer Züleyha. Siyah kadar yanmış ve artık beyaz bir ölümü müstahaktır.

**Aşkın hülasası: her sevda bir “hatırlayış” mıdır gerçekten? Ya artık” rüya” da göremeyen ve aşkı salt tutkulu bir “esrime” olarak bilenler? “Evrenin özeti” artık maşukda çıkmıyor sanki, dolayısıyla yol da kolay kolay Rabb’e çıkmıyor… Yusuf’un ve Züleyha’nın “bilişleri”nden nerede ayrılıyor modern insan’ın bilinci? (bu soruya yakın bir soruyu daha önce sormuştum, ama tekrar sormak istedim, biraz hikayenin dışına taşmak ve söyleşiyi güncellemek iyi geliyor, malum bir haftalık dergi…)

Şahsi duruş noktamla karşınızdayım. Bana göre, aşkın hülasası; evet her aşk bir hatırlama. Ezel tanışına bir aşinalık. Ama hesapta yanılgı da var. “Züleyha’nın yanılgısı”. Hatırladım zannedersiniz de o, ezelde gördüğünüz değildir. Dahası ezeldeki tanışınızı bu dünyada hiç bulamamak da var. Bu güne gelince. Onlar (yani bunlar), aşkı kendilerine gösterilenlerden öğreniyorlar önce. Sığ ve basit. Feryad ediyoruz. Öyleyse onlara öğretmeli ki öğrensinler. Aşk öğrenilmez denmesin, öğrenilir. Yarımını bulan tamamlandığını bilir. Bilirse bulur.

**En sevdiğim bölümlerden biri “Tanrıların başı: baş eğen tanrı; yani Firavn’ın kendi kendiyle hesaplaşması. Yazıcı ilgi çekici bir üslupla hiç olmadığı şekilde dahil oluyor Firavun’un kendine ve geleceğe serzenişine. Yazıcı Firavn’a hiç olmadığı kadar sevgi besliyor; onu çok korktuğu unutuştan koruyor. Sezarın hakkını Sezara, firavununkini firavuna veren, tarih değil yazıcı mı oluyor?

Yazıcının, yazdığının dışında kalmaya tahammülü yok çünkü o içinde olanı yazıyor. Böylece metnin başından itibaren neredeyse kendisinin de bir kahramana dönüştüğü bir süreç başlıyor. Üç rüya planına oturtulmuş olsa da Yusuf ile Züleyha, Firavn’ın, ülkesi adına gördüğü o düşten başka bir düşü daha olmuş olmalı. Hiç ehram yaptırmamışsa, Firavn’dan geriye rüyası kalır. Firavn’ı geleceğe bırakan bir düş görmüşse Firavn, o da uzak zamanların yazıcısı, yazıcının rüyası. Rüya gerçek olur inşaallah çünkü Yusuf’un Yusufluğu zahir. Daha ne diyebilirim ki? Kalbim Firavn’a tarihin kalbinden daha yakın.

**”…tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir” deniyor son sahifede. Sanırım bu cümle, ilk sahifelerde yer alan bir eksiklik duygusunun, “şaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?” diyerek girişilen bir maceranın nedeni oluyor, yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Metin içimizde süre gider. Tabiri sonraya bırakılsa da her rüyanın bir tabiri vardır. Ve içimdeki eksiklik duygusu! Zeyl yazmayı hep sevdim. Zeyl yazıyorsa yazıcı, yazdığı biteviye eksik kalıyor demektir. İyi ki de eksik kalıyor. Ya tamam, ben oldum, deseydim!

**Mor Mürekkep’te hayatın kelimelerden çıktığını sanan bir yazıcı vardı. Aşk ile kelime arasında da ontolojik bir bağ var sanki. Kelimeler ve kalpler kuşanıp sevdalar alan yazıcılar sayesinde göneniyor aşk; yanlış ve doğru bin bir biçimde yazın içinde var ediyor kendini. Aşk, kelime ve yazar arasındaki gerilimi nasıl izah etmeli?

“Hayat ve Kelimeler” ama “İbtida kelam vardır”. Âdem kendisine öğretilen sözcüklerin bilgisiyle sürgün edilir dünyaya. Aşk, içerebileceği bütün bilginin ağırlığıyla gökyüzünün tabakalarını aşarak iner kalbe, her ne kadar Kur’an’da aşk ve müştakları geçmese de! Aşk da her kelime kadar kelime. O da önce ayan-ı sabitede mevcut bir bilgi. Onun için aşk önce bilmekle gelir, onun için bulmak arkadan gelir. Ve her şey gibi sözün sahibi de biz değiliz. Yazıcıya düşen, her şey gibi sözün de kaynağına yaklaşmaya ve fark etmeye çalışmaktan ibaret. Başka bir şey yok. Bu, bir yazar olarak benim, beni okuyarak bana hak yükleyenlere türlü suret ses ve söz oyunlarının dışında söylemem gereken bir şey varsa onun ta kendisi.

Mehmet Nuri Yardım ; “Titrek Hüzünler”, Türkiye , 28 Eylül 2000

Mehmet Nuri Yardım

Türkiye 28 Eylül 2000

Mor Mürekkep’in güçlü kalemi Nazan Bekiroğlu, hikayemizin yeni ve farklı soluğu… Öğretim üyesi olarak bulunduğu üniversitede roman üzerine uzmanlaşan, biyografi kitaplarının ardından hikaye ve deneme vadisinde de başarılı eserleri yayınlanan Bekiroğlu ile hikayeleri, Türk romanı ve son eseri “Yusuf ile Züleyha” üzerine konuştuk.

• Hikayelerinizin ana ekseni sevgi. Bugünün insanma sevgiyi anlatmak zor mu? Anlaşılmamak korkuşu hiç sardı mı içinizi?

BEKİROĞLU: İlgimin, salt geçmişin güzelliklerim günümüz insanlarına göstermek kadar sade olmadığını açık kalplilikle ifade edeyim. Geçmişin güzellikleri beni zannedildiği kadar tek başına ilgilendirmiyor aslında. Cazibesine kapıldığım şey, nostalji edebiyatı ya da “ah Osmanlı” gibi durmasın. Okuyucu yazdıklarımda geçmişin güzelliğini görüyorsa, bir katmanında bunu da taşıdığındandır diyelim ama ben en fazla dünün, bugünün ve yarının da üzerinde durmanın ne olduğunu merak ediyorum. Ana eksenin aşk olması bir bakıma bunun getirisi. Çünkü aşk dünü, bugünü ve yarını birbirine bağladığı gibi onu anlamların da üzerinde olana bağlayan sayılı birkaç müşterekten biri. Varlığın sağaltımla alanı.

Sadece geçmiş değil

Evrenin özetine müsait bir suhuf. Öyle ki dramatik yapılan aşk ekseninde işlevsel kılınan bu kahramanların muhayyileleri, bilinçleri ve tecrübeleri kendi zamanlarının sınırları içinde haps olunmuş değil. Ben bir yirminci asırlıysam Alp Er Tunga’dan Descartes’e, Kanuni’den Edison’a, bütün bir geçmişin tecrübesiyle yüklüyüm. Benim muhayyilemin sınırları, gizli ya da aşikar, ben farkında olayım ya da olmayayım, bunlardan örülmüştür. Hayata bakışımı bir on altıncı asırlının hayata bakışından ayıran budur. Ve benim hayata bakışımdan da bir yirmi dördüncü asırlının hayata bakışını, benzer şeyler ayıracaktır. O zaman muhayyilesi yaşadığı zamanın dört beş asır sonrasının insanlarında görülebilecek problemler, meraklar, ilgiler, çözümler ya da çözümsüzlüklerle örülü kahramanlar sadece geçmişin kahramanları olamazlar. Onları geçmişin kahramanları olarak görmektense geçmişe, düne ve bugüne eşit mesafede duran ama geçmiş zaman elbiseleri giymiş kahramanlar olarak görmeyi yeğliyorum.

Yusuf ile Züleyha…

• Yusuf ile Züleyha isimli eseriniz, geniş yankılar uyandırıyor. Bir peygamber kıssasından yola çıkarak yaşanan bu hikaye aşkın nihai noktasına işaret ediyor…

BEKİROĞLU: Aşkın deforme edildiğine inanmıyorum, desem fazla iyimser mi görünürüm acaba? Fakat bu konuda iyimserim. Aşk ise, deforme olmaz, deforme zannedilen şey bir tanı eksikliğinin işaretidir. Aşkın, güzelliğin ve iyiliğin kaynağı tek ve mutlaktır çünkü. Kalp bunu taşır ve yansıtır. Aşk değil kalptir deforme olan. Bu yüzden kalbin aynasının parlatılması ve cilalanması gerekir ki, kalp aldığı ışığı iyi yansıtandan kalp sezer ve özler. Ne olduğunu bile bilmediğini. Çünkü ezelde verdiği de hatırlamak ister. Öyleyse kalbin onarılması gerek. Geleneksel aşk hikayelerine günümüz insanının ilgi göstermesi hasara uğramış kalplerdeki arayışın görüntüsü.

Romanın Görünümü

• Bir roman uzmanı olarak, Türk romanının bugün geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

BEKİROĞLU:Bu hususta? fazla iyimser degilim. Türk romanının bugün geldiği durakta eğer birkaç münferit başarı varsa, ki bunların da bir kısmı popüler çarkın öne çıkardığı başarılı gibi gösterilen romanlardır, ya da arenada siyasi kıymetiyle yer tutan eserlerdir, nihayet bir kısmı ise gerçekten münferit ve münzevi başarılardır, bunların tek başına, var kılmaya yetmediğini görmek mümkün. Bir roman geleneği birbirinden en uzak gibi görünen örnekleri arasında dahi ortak bir ruhu terennüm eden ve ne kadar farklı da olsa aynı dünyadan soluk alıp vermiş, aynı kolektif bilinç katmanlarından geçmiş yazarların var ettiği romandır. Bunun arkasında da roman adına bir geçmişin, evrimin, geleneğin yer tutmuş olması gerekir. Biri devrimci biri değil, ama Rus romanı dünyaya Rus romanı gibi bakar. Bizde olmayan bu. Çok kısa zamanda bir şey olmayacağı da kesin.

Aksiyon – 28 Eylül 2000 – Nihal Bengisu Karaca (Yusuf ile Züleyha)

Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir…

Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

NİHAL BENGİSU KARACA

Nazan Bekiroğlu Yusuf ve Züleyha’yı yeniden yazdı. Ne salt nübüvvete odaklanmış bir Yusuf hasebiyle, ne de tarihin büyük aşklarını kaleme alan masalsı bir cazibeyle… Dolayısıyla çölü aşan bir hikaye yazdı yazar, karakterlerin durmaksızın devindiği, aşkla beraber ve tıpkı aşk gibi, O’na yaklaşma nisbetinde ışıklandıkları bir hikaye. Beyazların ve grilerin, elde etme arzularının ve güzellik saplantılarının, adalet arayışlarının ve nedametlerin kol gezdiği, özde “Şark”, biçimde Şark’a yakın, yaklaşımda modern… Tenden çıkıp tin’e varan Züleyha’nın tutkusuna ve hüznüne hiç bu kadar yakından bakmamıştık; kardeşine gaddarlık eden Yehuda’ya hiç böyle bir merhamet duymamıştık… Yazar kendisinin de dahil olduğu bu serüvende zamanaşımına uğramayacak.

**Çölün aşka bahanesi var, diyorsunuz ve çölde başlıyor öykümüz. Romandan ve geleneksel bir anlatı şekli olan mesnevi’den nerede ayrılıyor bu yeni hikaye?

Yusuf ile Züleyha (ki tarihler milattan sonra iki bin), buna iki ucu açık bir metin diyelim. Çöl ile başlayıp çöl ile bitse de yine de hem evvele hem ahire irtibatlanmak isteyen bir metin. Çünkü onun yazıcısı, bir yandan bilincinin altındaki kültürel kodlanmayla geleneğe bağlı, diğer yandan da modern zamanları idrak etmiş. Yine hem N hem nûn olan bir yazıcı. Metnin bir ucuna mesnevi dersek öbür ucuna da roman dememiz gerekecek, ama hayır, bu metni romanla irtibatlı görmek niyetinde değilim. Beni asıl ilgilendiren mesnevi ile nerede irtibat kurduğu. Biçimsel ilgiyi fazla önemsemiyorum. Metnin geleneksel mesnevi biçimine bütün benzerliğine rağmen bunlar onun hayati manadaki belirleyicisi olamazlar. Zannımca bu metnin temel belirleyicisi kahramanlarının ve yazıcısının bilincinde taşınan dünyadır. Söylemek istediğim Yusuf, Züleyha, Yakup, Firavn… kendi yaşadıkları zamanın ve mekanın tahayyül ve bilinç düzeyindeki tecrübeye sıkışıp kalmış değiller. Dünyaya baktıkları göz ve bilinç bir yirminci asırlının sahip olabileceğine benziyor. O zaman? O zaman bence bu hikayeyi diğer mesnevilerden en fazla ayıran şey ortak bir vak’a akışı ve ortak bir karakter tablosu önüne, bilinç itibarıyle zamanından çok öne fırlamış kahramanların ve yazıcının ikame edilmiş olması. Doğru, çöl alışıldık duruşuyla bizi eski metne bağlar ama çölün imgesel tasarrufu bizi yeni bir bilinçten geçirir.

**Kötüyü kötü gösterme değil kötünün imgelem dünyasına kötülüğün içindeki “kuyuya” inme çabası var sanki. Bir “adalet” arzusu var ki, Eski Yunan’ın kahramanları onun için devlerle ve cinlerle çarpışırdı; Yusuf’un kardeşlerinin sahnede olduğu her an Şarkla garbın arasında farklı mitolojik bir gerilim yükleniyor, bu bir teknik mi, hikayenin yeniden yazılımında yüklenilen misyonun gereksinimi mi söz konusu olan?

Hem teknik ve evet hem de misyon. Kur’anî bir kıssayı, hem de kıssaların en güzelini, yazmaya kalkışan yazıcı bir anda kendisini azımsanamayacak bir sorumluluğun ağırlığı altında buluverir. Bu, onun için de epey kuvvetli bir terbiye demektir. Batı mitolojisiyle doğu kıssaları arasındaki temel yapılanma farklarına girmeyelim. Ama Müslüman şark mutlak kötüyü kabul etmez. Mutlak olan iyidir. Yanılgı vardır, eksiklik vardır, ışık alamama vardır. Bizim kötü zannettiğimiz bunlardır. Demeli ki bu hikayede kötülük dahi iyiliğin (ki iyilik mutlaktır, ışık mutlaktır) gösterilmesi için vardır ve kötülüğün kendinden menkul olmadığı kahraman sonunda iyi olmak zorundadır. Yine denebilir ki bu hikaye daha fazla kötülük kaldırmaz. Teknik yanına gelince. Bu konuda yazıcı kendi yazdığı hakkında çok fazla şey söylemesin. Ama bütün yazdıklarında mutlak kötünün olmadığını göstermek istedi. Bu salt iyimserlik değil. Sadece bütün çizdiği kahramanlar hep bir devinimi yüklendiler. Değiştiler değiştiler. Hep böyle oldu.

**Dahası (kötülük demişken), Yusuf ve Züleyha’da kötülüğü hayattan, kendinden, çölden ve aşktan menkul biri yok. Ne Yehuda, ne Firavn ne de Yusuf’a duydukları arzudan ellerini kesen kadınlar kötü; hatta bir masumiyet var , kadınlar “O iffetliydi ama biz de masumduk” diyorlar. Yusuf ve Yakup dışında beyaz yok, ama kara da yok, karekterler gri,bu onları oldukça komplike yapıyor; bir aşk masalı, bir mesnevi ve bir kutsal anlatı için ilginç korelasyon çıkıyor ortaya.

Tamam işte! Çünkü kötülük mutlak değil. Karanlık kimsenin kendisinden menkul değil. Mutlak olan ışıktır. Karanlığın, kötülüğün nedeni ışıktan uzak kalmışlık. Kimseyi başlangıçtaki kendi kötülüğünden dolayı itham edemezsiniz. Çünkü o ışıktan uzaktır. Onun sorumluluğu ışıkla arasındaki mesafeyi kısaltmakla yükümlü olduğu noktada başlar. Ancak çabasından sonra, bitişte hala kötüyse bundan sorumludur o. Yani alınan ezeli söz. Ben size dememiş miydim? A’raf 172 ile gerçek manada karşılaştığım gün hayatımın dönüm noktasını yaşadım, bütün sorular orada cevap buldu. Şimdi kimsenin kendiliğinden kötülük taşımadığı, herkesin bir nasiple ışığın o ya da bu mesafe ile yakınına ya da uzağına düştüğü yerde kimi mutlak kötü olarak çizeceksiniz? Yapacağınız (bir şark hikayesi yazıyorsanız tabii) hepsini ışığa yaklaşmak doğrultusunda arkadan iteklemeden ibaret.

**Yakup’un su katılmamış muhfazakâr iyiliği karşısında züleyha’nın deneyimle kaydettiği bir irtifa var.Züleyha fethedilmeyi bekleyen bir kale değil, yeniden doğmak için ölmeyi göze alan, bahanesi olmadan sevebilen bir kadın. Ateşten sükuneti, ölümden dirimi çıkarıyor da ,bunu nasıl biliyor en baştan? Yazgıyı yaşayanın ve rüyayı görenin; yaşam ve rüya tamamlanmadan bilebilmesi mümkün mü? “Züleyhanın gelecek zamanlara seslenmesi” yani?

Kahramanın kendi yazgısı hakkında zaman ve mekan sınırlarını aşan bilgiye sahip olması geleneksel metinler içinde yer tutmaz. Metin bu tavrıyla modernitenin ya da post modernitenin neresine oturtulur, onu edebiyatçılar düşünsün ama daha hikayenin başında zamanı ve mekanı yüzyıllar ölçeğinde aşarak ses veren bir Züleyha. Öyle büyüktür ki acısı Züleyha’nın, Yusuf uğrunda bir kadının kaybedebileceği en büyük şeyi, şerefli ismini öylesine kaybetmiş, ve diğer taraftan o kadar acılı bir yola da girmiştir ki, kendisini savunması yazıcının ağzından eksik kalır. Ve o savunmayı kendisi üstlenir, Züleyha’nın farklılığı bu bilinçte başlar.

**Mahir dalgıç, Züleyha’nın gülümsemesi gibi bölümler Yusuf Züleyha ve Yakup kanallarında akan hikayeye sinematoğrafik detaylar gibi eklemleniyorlar. Bunlar “yazıcı”nın anlatılamayan rüyasında yeniden bedenlenen figüranlar mı?

Bunlar teknik bir takım cilveler. Geleneksel mesnevide, ki her beyti kendi içinde kafiyeli büyük anlatılara müsait nazım şeklinin adıdır mesnevi, şairi bekleyen en büyük tehlike yeknesaklığa düşmektir. Bunun için mesnevi şairleri ana metnin içine ritmik değeri ve ses kıymeti ustalıkla ayarlanmış parçalar eklerler. Bunlar bir takım gazeller, tardiyeler, kıt’alar ve benzeri nazım parçalardır. O kadar ki usta bir mesnevi şairinin bu parçaları hem metni bütünleyen, yeknesaklığı kıran, o büyük bir suyun akışındaki muazzam dalgalanmayı ilave eden etkiler taşırlar ve hem de tek başlarına da okundukları zaman birer kıymet taşırlar. Leyla ve Mecnun’daki gazeller, Hüsn ü Aşk’ın o eşsiz tardiyyeleri gibi. Benim bu parçalarla elde etmek istediğim önce fonetik bir endişem vardı. Gerçekten hep anlatıyorsunuz, hep anlatıyorsunuz. Anlatmaktan anlatan da yorulur bazen, dinleyen de. Böylece monotonluğu kırmak için bazı oyunlar gerekir. Fakat önemli bir mesele de bir yandan kendi içinde bütün bir yandan da bir bütünü tamamlayan metinlerin şark felsefesi doğrultusunda yorumlanması. Tıpkı an’ın parçalarının birleşerek zaman dediğimiz mevhumeyi oluşturması gibi. Oysa şark an’ın oğludur. Ne yarın var ne dün. Her parça kendi başına bütün. Bir araya gelince, o ırmak.

**”Suret kendi zenginliğimizde tehlikesiz büyümektedir” Zenginliğimizin suret nezdinde güzelliğe beslediği bir meyil var. Ne Yusuf ne de Züleyha güzelliğe kayıtsızlar, fakat Yusuf’un bildiği aşkta güzellik “aşılması “gereken bir engel aynı zamanda. Aşkla suret (güzellik) arasındaki mesafe; gözün gördüğüyle gönlün varacağı yer arasındaki uzaklık ne kadar?

Çok ama çok uzak ve zahmetli. Züleyhaların yolu uzun. Suretin ve buna bağlı olarak aynaların eski kültürde taşıdığı inanılmaz zenginlik malum. Yusuf ile Züleyha’da suret bir araz ve aşılması gerek. Yusuf o kadar güzel olmasına rağmen güzelliğini kendi güzelliği olarak algılamaz, doğal olarak ona takılıp kalmaz. Güzelliğinin kaynağı olan güzelliği fark ederek büyür. Basit bir bedevi ona bu dersi verir, ayna, Yusuf’un bu aşkınlığı başardığını fark ettiği için mahzuzdur. Züleyha ki o kadar çok gençliğinin, güzelliğinin, kadınlığının, nefsinin, bedeninin kölesidir başlangıçta. Suretiyle başı hep derttedir. Kendisine yüklenen zor yolun sonunda o kadar çok acı ve gözyaşıyla vardığı arınmanın içinde suretinden vaz geçmeyi başarır. Gençliğini ve güzelliğini kaybetmesi halinde dahi taşımaya devam ettiği aşk artık tenle alıp veremediği kalmamış olması gereken saf bir aşktan ibarettir.

Ya Yusuf’a ne demeli? Yaşlı,hasta ve çirkin bir kadınla Yusuf’un evliliği, bu ne kadar muazzam bir şeydir böyle. Onun için Züleyha, suretini aştığı yerde (ve aştığı için) gençliği ve güzelliği kendisine geri verilse de, bir daha aynalara bakmaz bile. Züleyha’nın aynalarıdır bu öykü biraz da. Önce beyaz giyer Züleyha, masumdur; sonra kırmızı, günaha talepkardır. En son siyah giyer Züleyha. Siyah kadar yanmış ve artık beyaz bir ölümü müstahaktır.

**Aşkın hülasası: her sevda bir “hatırlayış” mıdır gerçekten? Ya artık” rüya” da göremeyen ve aşkı salt tutkulu bir “esrime” olarak bilenler? “Evrenin özeti” artık maşukda çıkmıyor sanki, dolayısıyla yol da kolay kolay Rabb’e çıkmıyor… Yusuf’un ve Züleyha’nın “bilişleri”nden nerede ayrılıyor modern insan’ın bilinci? (bu soruya yakın bir soruyu daha önce sormuştum, ama tekrar sormak istedim, biraz hikayenin dışına taşmak ve söyleşiyi güncellemek iyi geliyor, malum bir haftalık dergi…)

Şahsi duruş noktamla karşınızdayım. Bana göre, aşkın hülasası; evet her aşk bir hatırlama. Ezel tanışına bir aşinalık. Ama hesapta yanılgı da var. “Züleyha’nın yanılgısı”. Hatırladım zannedersiniz de o, ezelde gördüğünüz değildir. Dahası ezeldeki tanışınızı bu dünyada hiç bulamamak da var. Bu güne gelince. Onlar (yani bunlar), aşkı kendilerine gösterilenlerden öğreniyorlar önce. Sığ ve basit. Feryad ediyoruz. Öyleyse onlara öğretmeli ki öğrensinler. Aşk öğrenilmez denmesin, öğrenilir. Yarımını bulan tamamlandığını bilir. Bilirse bulur.

**En sevdiğim bölümlerden biri “Tanrıların başı: baş eğen tanrı; yani Firavn’ın kendi kendiyle hesaplaşması. Yazıcı ilgi çekici bir üslupla hiç olmadığı şekilde dahil oluyor Firavun’un kendine ve geleceğe serzenişine. Yazıcı Firavn’a hiç olmadığı kadar sevgi besliyor; onu çok korktuğu unutuştan koruyor. Sezarın hakkını Sezara, firavununkini firavuna veren, tarih değil yazıcı mı oluyor?

Yazıcının, yazdığının dışında kalmaya tahammülü yok çünkü o içinde olanı yazıyor. Böylece metnin başından itibaren neredeyse kendisinin de bir kahramana dönüştüğü bir süreç başlıyor. Üç rüya planına oturtulmuş olsa da Yusuf ile Züleyha, Firavn’ın, ülkesi adına gördüğü o düşten başka bir düşü daha olmuş olmalı. Hiç ehram yaptırmamışsa, Firavn’dan geriye rüyası kalır. Firavn’ı geleceğe bırakan bir düş görmüşse Firavn, o da uzak zamanların yazıcısı, yazıcının rüyası. Rüya gerçek olur inşaallah çünkü Yusuf’un Yusufluğu zahir. Daha ne diyebilirim ki? Kalbim Firavn’a tarihin kalbinden daha yakın.

**”…tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir” deniyor son sahifede. Sanırım bu cümle, ilk sahifelerde yer alan bir eksiklik duygusunun, “şaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?” diyerek girişilen bir maceranın nedeni oluyor, yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Metin içimizde süre gider. Tabiri sonraya bırakılsa da her rüyanın bir tabiri vardır. Ve içimdeki eksiklik duygusu! Zeyl yazmayı hep sevdim. Zeyl yazıyorsa yazıcı, yazdığı biteviye eksik kalıyor demektir. İyi ki de eksik kalıyor. Ya tamam, ben oldum, deseydim!

**Mor Mürekkep’te hayatın kelimelerden çıktığını sanan bir yazıcı vardı. Aşk ile kelime arasında da ontolojik bir bağ var sanki. Kelimeler ve kalpler kuşanıp sevdalar alan yazıcılar sayesinde göneniyor aşk; yanlış ve doğru bin bir biçimde yazın içinde var ediyor kendini. Aşk, kelime ve yazar arasındaki gerilimi nasıl izah etmeli?

“Hayat ve Kelimeler” ama “İbtida kelam vardır”. Âdem kendisine öğretilen sözcüklerin bilgisiyle sürgün edilir dünyaya. Aşk, içerebileceği bütün bilginin ağırlığıyla gökyüzünün tabakalarını aşarak iner kalbe, her ne kadar Kur’an’da aşk ve müştakları geçmese de! Aşk da her kelime kadar kelime. O da önce ayan-ı sabitede mevcut bir bilgi. Onun için aşk önce bilmekle gelir, onun için bulmak arkadan gelir. Ve her şey gibi sözün sahibi de biz değiliz. Yazıcıya düşen, her şey gibi sözün de kaynağına yaklaşmaya ve fark etmeye çalışmaktan ibaret. Başka bir şey yok. Bu, bir yazar olarak benim, beni okuyarak bana hak yükleyenlere türlü suret ses ve söz oyunlarının dışında söylemem gereken bir şey varsa onun ta kendisi.

Mehmet Nuri Yardım; “Seçimim Kalpten Yana”, Kelam ve Kalem, Perşembe Kitapları, İstanbul, 2001)

Seçimim Kalpten Yana”

Konuşan: Mehmet Nuri Yardım

Mor Mürekkep’in güçlü kalemi Nazan Bekiroğlu, hikâ­yemizin de yeni ve sağlam soluğu… Öğretim üyesi olarak bulunduğu üniversitede roman üzerine uzmanlaşan, biyog­rafi kitaplarının ardından hikâye ve deneme vadisinde de başarılı eserleri yayınlanan Bekiroğlu ile hikâyeleri, Türk ro­manı ve son eseri “Yûsuf ile Züleyha” üzerine konuştuk.

Nazan Bekiroğlu’nun edebiyat serüvenini, yazıya başla­yış serencâmını kendisinden dinleyebilir miyiz?

Anlatacak fazla bir şey yok aslında. Görünürdeki ha­yatıyla; suyun kıyısına kurulmuş bulutu, yağmuru, denizi, dalgası, ufku bol bir kentte 1957 yılında dünyaya gelmiş, yaşadığı ömrün neredeyse tümünü aynı kentte geçirmiş, romanlar ve kadın edipler üzerine çalışmış bir Yeni Türk Edebiyatı doçentiyim. Fakat şu söyleşi manzumesinde be­ni size muhatap kılan başka bir serencamdan söz etmem gerekiyorsa eğer: Daha küçücük yaşlarda, yazmak için ya­ratıldığını, yazıdan başka bir şey yapamayacağını fark et­miş ve kendisini geleceğe bu ihtiyaç doğrultusunda birik­tirmiş bilinçli ve bahtlı yazarlardan değilim ben. Ancak ya­zı hayatında beni müstahak kılan bir şey varsa o da bilinç­siz arayışımın alabildiğine bilinçli sancısıydı. Arayış ama neyi ve nasıl? Aradığının ne olduğunu bile bilmeyenin bul­maktan söz etmesi abes elbet. Hatırladığım, dışımdaki kâ­inatla irtibat kurabilme ihtiyacının can acıtıcılığı. Bu işte, bu gerçekten çok erkendi. Yıldızlara akıp da “iyi ama şim­di ne olacak”, bunu bilmemenin sancısı. “Karanlığı delen yıldız”ı gösteren yok, varsa da gözleriniz yetersiz. Resimde aradım bir arada aradığımı. Oysa ne kötü seçimdi, edebiyat tahsil etmişken, resim tahsil etmemişken. Resim elbet­te yetmedi çünkü yetmezlik bendendi. Sonra nihayet yazı geldi. Kendimi yazı ile daha rahat ifade edebildiğimi fark ettim. Yazı ama bu defa da hangi kanaldan ve nereye ka­dar? Bunun hesabım hiç yapmadım. Sadece içimdeki -ne ise- onu tanıyayım, ona dokunayım, onu görünür kılayım ve biraz soluk alayım, paniğim buydu. Bir problem vardı’ ama neydi? Alt kat komşum üst kat komşum, öğretmenler odasındaki matematik hatta edebiyat öğretmeniyle konuşamadığım, konuşmaya kalkıştığımda yadırgandığım şey­ler. Yemek, örgü tarifleri, KDV fişleri, akşamki maç sohbet­leri, boğuluyordum.

Belki yıllar sonra ben artık olgun bir kadın/yolun ortasında bir akademisyen/yolun başında bir yazar iken (aslında bunlardan sadece biriyken, diğerlerine gölge düşürürken) Nigâr hanımın günlüklerini bu yüzden bu kadar iyi anladım. Sonra öğretim görevlisi olarak eğitim fakültesine geçtim. Bu işi hep beni kurtaran bir değişim olarak milatladım hayatımda.

Ve çok sorulan sorudur, nasıl bağdaştırıyorsunuz diye, bağdaştırmadım, böyle bir kompleks oluşturmadım, akademisyenliğim bana akademik disiplin ve yerleşik bir beğeninin boğucu bağlarından ziyade, ki onları bertaraf etmek zannedildiği kadar zor değildir, üniversite serazatlığını yakaladığım sınıf olarak geldi. Odamdan çok sınıftay­dım daima. Ve öğrettiğimden çok öğrendim. Öğrencileri­min, üzerimde hakkı büyüktür. Belki bu yüzden akademis­yenliğe bağlandığım nokta bende çelişki değil de rahatla­ma oluşturdu. Akademisyenliğime ve bunun bana sağladığı imkanlara çok şey borçluyum. Yazar filan olduğum için değil öğretim elemanı olduğumdan olacak o sıralarda Dolunay dergilerinden gönderiliyordu bana. Bahaeddin Karakoç’un dergisi, bilirsiniz. Diyebilirim ki yayımlanması için değil de bölüşmek için yazılarımdan birini, belki bir­kaçıydı, Bahaeddin Bey’e gönderdim. O, gençlere duyduğu inanılmaz güvenle yayımladı ve teşvik etti. Hiç yayımlama­yı düşünmediğim hikâyeler yazdım, şiirle kendimi ifadeye çalıştım, şimdi çok gülüyor ve bucak bucak saklıyorum şi­irlerimi. Sonra Türk Edebiyatı ve ardından Dergâh mace­rası. Sonra Mustafa Kutlu’nun tam zamanında ama tam zamanında uyarısı: “Şiiriniz oluşmakta olan hikâyenize zarar veriyor, bırakın”. Elbette. Çok da iyi oldu. Ama şiire yaslanan bir nesir doğdu. Neticede şiirin sanatların sultanı olduğuna inanan, şiirle uzaktan muaşakaya razı olur ve onu evine gizlice buyur eder. Hikâyemdeki şiirin iç yüzü bu işte. Neticede geç olsa da bana verilen dilin ne olduğu­nu fark ettim. Uzun zaman kitaba direndim. Sonra Nun Masalları geldi. Ardından da Şair Nigâr Hanım, Halide Edip Adıvar, Mor Mürekkep ve Yusuf ile Züleyha…

Şair Nigâr Hanım sanırım doçentlik teziniz. Daha son­ra Halide Edip Adıvar’ı yazdınız. Edebiyatımızın bu ilk hanım şair ve yazarını özellikle mi tercih ettiniz. Geçmişteki hanım edebiyatçılarımız hakkında yapılan araştır­maların yetersiz olduğuna inanıyor musunuz?

Doğru, Şair Nigâr Hanım doçentlik tezim. Halide Edip de doktoram. (Küçük bir başvuru kitabı olarak piyasaya çıkmış bulunan Halide Edip Adıvar kitabını bir başvuru kitabı olmaktan öte anlamlandırmıyor ve Halide Edip’le ilişkimi yayımlanmamış bir doktora tezi olan tek­nik çalışmayla sınırlı tutmayı yeğliyorum). Fakat doktora disiplininde beni terbiye eden, bir monografi mevzuu ola­rak Halide Edip değildi. Onun romanları üzerine çok teknik bir çalışma yapmıştım. Yirmi bir romanın temel yapı­sını ve roman unsurlarını bıkmadan usanmadan gözden geçiriyorsunuz teker teker ve bu tamamen eş zamanlı bir çalışma.Yani eser kendi içinde bütünlüğü kurulmuş bir ya­pı olarak ilgilendiriyor sizi. Halide Edib’in II. Abdülhamid ya da Cumhuriyet döneminde yaşamışlığı kadar bir kadın olması da sizi ilgilendirmiyor. Art zamanlılıktan bilinçle mahrum bırakılmış böyle bir çalışma sizi bir kadın yazar üzerinde çalıştığınızı unutma raddesine çok kolay getirebi­liyor. Diyebilirim ki bir kadın edip üzerine çalışıyor olma­yı bilmenin bilincini ancak Nigâr Hanım’da ve onun geti­rişi olan yan araştırmalarda yaşadım. Sorunuzun ikinci kısmına gelince; bir akademisyen ve/veya bir edebiyat ilgi­lisi olarak baktığımda sadece kadın edipler değil tümüyle edebiyatımız üzerindeki araştırmaların eksikliğini fark edenlerdenim. (Kadın ediplerden bir kısmı üzerine önem­li araştırmalar yapıldı fakat bunların dışında kalan ve araş­tırılması gereken pek çok isim ve alan var). Kadın edipler üzerine yapılacak araştırmanın tek başına bir anlam ifade etmeyeceğinin de bilinmesi gerek. Edebiyat tarihinin yazıl­madığı, biriktirenin dağıtmadığı, eleştiri geleneğinin otur­madığı oluşmadığı, asıllar olmadığı için sahtelerin yer kap­ladığı yerde neyin tamlığı ile teselli bulabiliriz ki?

Hikâyelerinizi geç de olsa Nun Masalları ismiyle kitaplaştırdınız. Bu hikâyelerde geçmişin güzelliklerini bir demet halinde bugünün insanına uzatıyorsunuz. Hikâyelerinizin ana ekseni sevgi. Bugünün insanına sevgiyi anlatmak zor mu? Anlaşılmamak korkusu hiç sardı mı içinizi?

İlgimin, salt geçmişin güzelliklerini günümüz insanla­rına göstermek kadar sade olmadığını açık kalplilikle ifade edeyim. Geçmişin güzellikleri beni zannedildiği kadar tek başına ilgilendirmiyor aslında. Cazibesine kapıldığım şey, nostalji edebiyatı ya da “ah Osmanlı” gibi durmasın. Okuyucu yazdıklarımda geçmişin güzelliğini görüyorsa, bir katmanında bunu da taşıdığındandır diyelim ama ben en fazla dünün, bugünün ve yarının da üzerinde duranın ne olduğunu merak ediyorum. Ana eksenin aşk olması bir bakıma bunun getirisi. Çünkü aşk dünü, bugünü ve yarını birbirine bağladığı gibi onu anlamların da üzerinde olana bağlayan sayılı birkaç müşterekten biri. Varlığın sağaltılma alanı. Evrenin özetine müsait bir suhuf. Öyle ki dramatik yapıları aşk ekseninde işlevsel kılınan bu kahramanların muhayyileleri, bilinçleri ve tecrübeleri kendi zamanlarının sınırları içinde haps olunmuş değil. Ben bir yirminci asırlıysam Alp Er Tunga’dan Descartes’e, Kanuni’den Edison’a, bütün bir geçmişin tecrübesiyle yüklüyüm. Benim muhayyilemin sınırları, gizli ya da aşikâr, ben farkında olayım ya da olmayayım, bunlardan örülmüştür. Hayata bakışımı bir on altıncı asırlının hayata bakışından ayıran budur. Ve be­nim hayata bakışımdan da bir yirmi dördüncü asırlının hayata bakışını, benzer şeyler ayıracaktır. O zaman muhay­yilesi yaşadığı zamanın dört beş asır sonrasının insanların­da görülebilecek problemler, meraklar, ilgiler, çözümler ya da çözümsüzlüklerle örülü kahramanlar sadece geçmişin kahramanları olamazlar. Onları geçmişin kahramanları olarak görmektense geçmişe, düne ve bugüne eşit mesafe­de duran ama geçmiş zaman elbiseleri giymiş kahramanlar olarak görmeyi yeğliyorum.

Anlaşılamamak? Bu günün insanına sevgiyi onun öz­nel düzlemde bir tezahürü, türevi olan aşkı anlatmak? Ben de bugünün insanıyken. Bu pek zora benzemiyor. Belki en fazla anlaştığımız yer orası. Hayat cömert ve ben konuşkanım. Ama sadece o kadar. Sadece o kadar, diyorum çünkü üzerine giydirilen elbise aşkı maruf kılıyor ve aşk o kadar­la kalıyor. Oysa hikâye daha yeni başlıyor. Ve anlaşılama­mak da işte burada başlıyor. Bu kadar anlaşılmazlığından şikâyet edilip de bu kadar anlaşılan bir yazıcı, nasıl olup da böyle oluyor, bunu da ben anlamıyorum. Korkuya gelince. Hayır. Anlaşılamamaktan korkum filan olmadı. Korksam yazmazdım. Bedeli hayat olan yazının anlaşılabilirliği ya da anlaşılmazlığı beni çok da fazla ilgilendirmiyor. Yazan, neticelerini göze almak zorunda. Okuyucu yazarını seçtiği gi­bi yazar da okuyucusunu seçer. Bir kişi anlasın yeter. Di­ğerlerini gözden çıkardığım anlamına gelmese de böyle bu.

Bir konuşmanızda ben seçimimi kalpten yana koyuyo­rum diyorsunuz. Kalpten kastınız nedir, biraz açar mısınız?

İnsan olarak tarihçemizi hem düşey ve hem de yatay olarak bölüyor kalp ve akıl, ruh ve beden. Akıllı olmakla de­ğilse de akılcı olmakla övünmekten yana değilim ve şimdilik kendisiyle irtibat kurmak istediğim mutlak hakikatle aramdaki ilişkiyi aklın değilse de akılcılığın düzenleyemeyeceğini bizzat o disiplinin kendisinden öğrenmiş bulunuyorum. Hakikatin ve mânâ’nın kapılarının sadece pozitif bil­gilerle açılmadığını öğreneli ise daha da çok oldu. Kendisiyle irtibat kurmaya çalıştığım hakikatle aramdaki en kuvvet­li bağ olduğu gibi bana ait sınırsız özgürlüğü sağlayan şey de kalp. Neticede bütün bunları yazdı yazıcı, bunu kalp hisset­ti bunu kalem yazdı, benim hikâyem bu kadar. Mektubat-ı Geylani’de deniyor ya, “kalp sensin, ama sen nesin”. Sanırım gerçek bilgiye giden yol benliği bilmekten geçiyor o da kal­bi işaret ediyor. Kalp ne kadar yorgun olsa da.

Kitaplaştırdığınız Mor Mürekkep yazıları köşe yazısı ol­maktan ziyade birer deneme. Hikâyeden yorulduğunuzda denemeye mi sığınıyorsunuz. Denemenin neredeyse edebi­yatçı ile okuyucu arasında en sağlam diyaloglardan birinin kurulmasına vasıta olduğu gözleniyor. Denemenin gücü nereden geliyor sizce?

Makale fazla ciddi ve resmi. Hikâye fazla kurgusal (Yine de bu cümle benim kendi adıma doğru adresin hikâye olduğu gerçeğini değiştirmesin). Kurgudan yorulan/bıkan/ ya da selâmetle çıkan, azade yazmalara kaçmak istiyor. Peçesiz, tereddütsüz. Bunun adı deneme. Okuyucu nezdinden baktığımızda, yazının asli parçası olarak görülen (öyle mi acaba?) yazara talip olan okuyucunun, hikâyede sarf edeceğinden daha az gayretle yazıcıya ulaşmak için çalaca­ğı kapı deneme. Sabırsız okuyucu hikâyeden çok deneme­ye talip. Deneme yazıcıyla okuyucuyu vasıtasız, perdesiz bir araya getiriyor. Fakat türler arasındaki sınırların epey­ce bulanıklaştığı böyle bir edebiyat dönemecinde deneme ile hikâye arasındaki farkın sözgelimi makale ile hikâye arasındaki kadar derin olmadığının da farkındayım. Bil­hassa taklide (mimesise) değil de tecride (soyutlamaya) dayalı bir hikâye anlayışı taşıyan yazıcı bizi denemeye ben­zer hikâyeler dahası hikâyeye benzer denemelerle karşı karşıya getirmekten imtina etmez. Ama aslolan hikâyeyse, yazıcı, denemeyi hikâye için var olduğu müddetçe mute­ber tutar. Kaleminin temrini, kalbinin temrini denemedir.

Yusuf ile Züleyha isimli eseriniz geniş yankılar uyandı­rıyor. Bir peygamber kıssasından yola çıkarak yaşanan bu hikâye aşkın nihai noktasına işaret ediyor… Halk edebiyatı­mızın en yaygın metinleri olan Kerem ile Aslı, Arzu ile Kam­ber, Leyla ile Mecnun gibi ölümsüz aşk hikâyelerine de günü­müz insanının büyük iştiyakı gözleniyor. Bu hasret aşkın bu gün deforme edilmesinden mi kaynaklanıyor?

Aşkın deforme edildiğine inanmıyorum, desem fazla iyimser mi görünürüm acaba? Fakat bu konuda iyimse­rim. Aşk ise, deforme olmaz, deforme zannedilen şey bir tanı eksikliğinin işaretidir. Aşkın, güzelliğin ve iyiliğin kay­nağı tek ve mutlaktır çünkü. Kalp bunu taşır ve yansıtır. Aşk değil kalptir deforme olan. Bu yüzden kalbin aynası­nın parlatılması ve cilâlanması gerekir ki, kalp aldığı ışığı iyi yansıtsın. Fakat diğer yandan kalp sezer ve özler. Ne ol­duğunu bile bilmediğini. Çünkü ezelde verdiği sözü fark etmese de hatırlamak ister. Öyleyse kalbin onarılması ge­rek. Geleneksel aşk hikâyelerine günümüz insanının ilgi göstermesi hasara uğramış kalplerdeki arayışın görüntüsü. Ki hasar bireysel hasar olmaktan ziyade kolektif bir hasar. Çağın yaralı ruhu. Ama uzak bir hatıra var. Kalp arıyor.

Uzmanı olarak Türk romanının bugün geldiği noktayı nasıl buluyorsunuz?

Bu hususta fazla iyimser değilim. Türk romanının bu­gün geldiği durakta eğer birkaç münferit başarı varsa, ki bunların da bir kısmı popüler çarkın öne çıkardığı başarı­lı gibi gösterilen romanlardır, ya da arenada siyasi kıymetiyle yer tutan eserlerdir, nihayet bir kısmı ise gerçekten münferit ve münzevî başarılardır, bunların tek başına, bir Türk romanını var kılmaya yetmediğini görmek mümkün. Bir roman geleneği birbirinden en uzak gibi görünen ör­nekleri arasında dahi ortak bir ruhu terennüm eden ve ne kadar farklı da olsa aynı dünyadan soluk alıp vermiş, aynı kolektif bilinç katmanlarından geçmiş yazarların var ettiği romandır. Bunun arkasında da roman adına bir geçmişin, evrimin, geleneğin yer tutmuş olması gerekir. Biri devrim­ci biri değil, ama Rus romanı dünyaya Rus romanı gibi ba­kar. Bizde olmayan bu. Çok kısa zamanda bir şey olmayacağı da kesin. Bir müddet daha popüler köpükler ya da münferit ve münzevî başarılarla yetinmek zorundayız. Ka­ranlık gökte yapayalnız parıldayan birkaç ışık.

Size göre Türk romanının kilometre taşları kimlerdir? Veya kesinkes okunması gereken Türk romancıları… Bu soruyu en iyi Türk romanları hangileridir şeklinde de değişti­rebiliriz.

“En iyi Türk romanları hangileri” sorusuyla “Okun­ması gereken Türk romanları” sorusunu değiştirmeyelim isterseniz. Edebiyata merbut birisinin en iyilerinden olma­sa da mutlaka okumuş olması gereken romanlar vardır, inanıyorum ki her yazıcı Türk romanının evrimini kendi içinde idrak etmek zorunda. Klasik eğilimleri kendi tecrü­besinde tanımayanın romantik bilgiye erişmesine imkan yok. Romantik eğilimleri tecrübe etmeyen de realist bilgi­ye ulaşamaz. Ve bu böyle sürer gider. Edebiyat tarihi her yazıcının içinde bir kez daha kurulur. Tanzimat’tan başla­yarak 60’lara kadar gelelim. Namık Kemal: intibah ilk roman. Ekrem: Araba Sevdası; Sezai: Sergüzeşt, Küçük Şeyler (hikâyeyi de katalım). Sonra Servet-i Fünun. Halit Ziya: Aşk-ı Memnu, Mai ve Siyah; Mehmet Rauf, Eylül. Sonra Ömer Seyfettin’in hikâyeleri. Refik Halid: Memleket Hikâyeleri, Gurbet Hikâyeleri. Sonra Halide Edib: Handan, Sinekli Bakkal, Ateşten Gömlek. Reşat Nuri: Çalıkuşu. Yakup Kadri: Yaban, Kiralık Konak. Sait Faik’in hikâyeleri. Memduh Şevket Esendal’ın hikâyeleri. Sabahaddin Âli’nin hikâ­yeleri, Kuyucaklı Yusuf. Tanpınar: Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yaz Yağmuru, Abdullah Efendinin Rüyaları. Peyami Safa: Yalnızız, Matmazel Noralya’nın Koltuğu, 9. Hariciye Koğuşu. Tarık Buğra: Küçük Ağa, İbiş’in Rüyası. Kemal Tahir: Devlet Ana. Tabii bunun fakültelerde az çok Türk romanının kronolojisini kavratmak için izlediğimiz ve 1960’lara kadar ancak gelebilen sade bir müfredat olduğunu ilave edeyim. ’70 sonrası farklı bir hikaye.

En iyileri sorusuna gelince, bizde Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Yalnızız ve Devlet Ana estetik romanın kilometre taşları olarak görülebilir. Sinekli Bakkal ilginç ve renklidir. Bu liste az çok değişik sıralama, ilave ya da çıkarmalarla elbette yeniden tanzim edilebilir. Benim seçtiklerime gelince: Sinekli Bakkal, 9. Hariciye Koğuşu, Huzur, Saatleri Ayarlama Enstitüsü….

Nazan Bekiroğlu’nun halen yazdıkları ve yazacakları… Tezgahında şu anda dokunanlar…

Fazla bir şey yok. Uzun süre geniş çaplı bir şey yazabileceğimi zannetmiyorum.

28 eylül 2000

Zahidin kitabı

Zahidin kitabı
Atılmış her tarihin altına yeni bir tarih atarak okunur kitap. Tarih; iki nokta arasındaki mesafe. Su akışı. Yazmasını bitirdiği yerde başlar zahidin kendi yazdığı kitabı okuması.

Kendi yazdığını okuması zahidin, zor iştir. Bir özge dünyadan kopa gelen cümleler hatırlatmalar taşır da ağyar nazarında, kendi yazdığı yazanın yeni bir şey hatırlatmaz hatırlanmıştan başka. Çünkü yazılmışın kendisi şimdi bir hatıra. Sardunyanın mevsimi geçer. Bir güzün daha düşülür tam ortasına.

Raviler yalan söylemeye başlayınca yazının sadece yazılandan ibaret olmadığını öğrenmek, okuyanın derkenara bıraktığı notları bilmekle mümkün. Yazara kendi yazdığından bir nüsha kalmış mıdır bilmem; ama kendisini geleceğe bırakacak bir düş görmüşse yazıcı, o da zahidin rüyası.

Üç nokta. Üç noktanın noktaları arasındaki mesafe ufuklara maktul bir çığlık. Ki ufku olmayan, gökyüzü de olmayan, denizi de olmayan kenti kumsallarını döven dalgaları olmadığı için bıraktıktı. Ki o da yetmedi. Zahid görmediği rüyayı gördüm demedi.

* * *

Söz başında takılıp kalır zahid. Daha ileri geçemez.

Ne söylenecekse burada söylenmiş gibidir.

Okuduğu her şey ona hem daha önce okunmuş gibi tanıdık, hem ilk kez görüyormuş gibi yabancı gelir. Zahid ki yazılmasına vesile olduğu kitabı okurken garip ki sadece refakattedir.

Sevdiğini fark ettiğinde zahidin kendi kalbine koyulmuş olan karşısında duyduğu şaşkınlıkla başlar zahidin okuması. Bir yanı bu günden yarına, öbür yanı bu günden düne bakan bir kapı. Yani hep ilk defa. İlk isim. İlk fark ediş. İlk hatıra. İlk sezgi. Kalbin gözü ilk defa. Çeşm-i dil artık kendisine verilen geçmiş zamanın ismiyle Çeşmidildir. Çeşmidil, zahid için yazılan bir kitap ve zahidin yazdığı bir kitaba onu zahid yazmış gibi duruyorsa da- müellifdir.

İç içe yürümesi midir bu okumakları böyle sınırsız kılan? Biri yükselirken biri çekilir. Biri giderken öbürü gelir. Şimdi zahid bir kitapsa Çeşmidil kitabedir. Çeşmidilse kitap olan zahidin bahtına düşen nedir?

Kendi yükünden farklı yüklerle yüklenirken sözcükler, her hikaye bakire bir tanrıça, nurlu bir Meryem. Kendi örgüsünü kuramazsa zahid hikayenin üstüne, öyle ağır gelecek ki hikaye, zahid bir daha altından kalkamayacak. Kuşku yok ki bu yüzden hikaye artık Çeşmidil’in üzerine kalacak. Kuşku yok ki bu yüzden bu hikaye her okunuşunda yeniden okunsa da ilk kez okunuyormuş gibi olacak.

Kalbin halleri acaiptir. Mürekkebin renginin neden önce siyah sonra kırmızı olduğunu merak edenler için böyle söylenebilir. Mürekkebin rengi en son maviye döner, maviye. Bir kadın ki beyazlar giyerken, başında beyaz mine çiçekleri, birazdan yerini kırmızı alevden çiçekler istiare edecek. Ve o birazdan bambaşka bir kadına dönecek. Değil mi ki kalbin halleri acaiptir ve kalp halden haledir.

* * *

O kadar ki zahid, bütün yolu ve bütün yürünmüşleri hafızasının bilmeye tahsis edilmiş bir köşesinde sonuna değin saklayacak olmakla birlikte başlangıç noktasına dönünce. Ve bütün ömrünü aramaya adayan derviş dönüp dolaşıp da vardığının kendi dergahı olduğunu görünce.

Ömrünün üzerinden geçen ömürler her defasında bir öncekinden şiddetli. Sussa olmadı zahid susmasa olmadı. Her namazda bir Allahuekber, hani o bir damla gözyaşı. Zahid kıldığı bir namazı unutup da tekrar kılmasına neden olan kıyamet rüyaları görmeye başladığında rüyalarını kaydetmeyi bıraktı.

Bilinirken kaybolan bir nüsha yani ki. Hayatta bir cevabı olan gül kadar alımlı. Güle alışkın bir hayat somut bir varlıktan mukaddes bir varlığa adım adım çekerken gülü. Bir semaver bir kitap. Hâkiler giymiş gece yolcusu. Bütün hazırlıklar tamamlanıp yeni giysiler de giyildikten sonra, davetli davete icabet etmediği zaman ruhunun kendisine yetmediğini fark edince ne yapsın zahid? Bu sensin zahid ama muztarib. Sen de kalbimsin. Ama sen kimsin?

Gece biter. Zahid uyumasa da, gece, karanlığı günün ilk ışığına değdiği anda tükenir. Çünkü gece bilinmek için zahidin uykusuzluğu kadar kendi karanlığını da isteyicidir. Aynı yangından kiminin nasibine aydınlık, kiminin nasibine ateş düştüğünden. Görmediği rüyayı gördüm demedi zahid.

Okur zahid. Güzel sözün sadaka olduğunu fehmeder, okur. Hatırlar ama unutmaz. Ve birden anlar ki bütün sırrı keyfiyetinde toplayan sözün nasibi, sadakayı, daha yoksulun eline düşmeden kendi kalbine düşüren bir kalbin emniyetindedir. Bu yüzden fark eder zahid, bulunsa ve bilinse bütün manayı özetleyecek olan o duaya dönüşecek hal bu sözdedir. Kelam sözün bir halidir.

Uyur uyanır zahid. Uyurken rüyadadır, uyanıkken rüyadır.

Uyur uyanır zahid. İyi bir rüyadır. Kötü bir rüyadır.

Rüyanın rüyasıdır. Bir rüyadan arda kalır.

Ki uyandığında rüyası olan kitap yastığının altındadır.

Hem sınanmıştır hem sınavdır.

* * *

Dipnot yerine: Bu bir veda yazısı değil ama son yazı. Ki sebebi benden menkul sonucu bana menzil, sadece. Selamla ve sevgiyle.

Mustafa Kutlu ; “Geleneği Yenilemek”, Yeni Şafak , 13 Eylül 2000

Geleneği yenilemek

Mustafa Kutlu

1 3 Eylül 2000, Yeni Şafak

Gelenek yeni nesiller tarafından yeniden üretilip yenilenebilirse canlılığını muhafaza eder, yaşar; yok eğer taklit ile muhafaza edilmeye çabalanırsa çaptan düşer, kurur, yokolur. Geleneğin yenilenmesi, yeniden üretilmesi de zor bir iştir.

Nazan Bekiroğlu son kitabı Yusuf ile Züleyha’da bu zor işe girişiyor ve başarılı bir metinle çıkıyor karşımıza.

Bir İbranî menkıbesi olan bu kıssa, Tevrat’ta ve Kur’ân-ı Kerim’de yer alır. Tevrat’ın “Tekvin” bölümünde, Kur’ân-ı Kerim’de ise Hz. Yusuf’un adı ile anılan sûrede geçer. Kur’ân’daki kıssaların en güzeli olduğu için “Ahsenü’l-kısas” adıyla anılmıştır. Arap, İran ve Türk edebiyatlarında mesnevî tarzında defalarca işlenen hikâye; Anadolu sahasında halk hikâyesi biçiminde de anlatılmaktadır.

Tanpınar XIX. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’nde şöyle diyor: “Eski şairlerimizin aşk için, insan tabiatı için yazdıkları şeyler kendi kalplerini ve hayatlarını nasıl iyiden iyiye yakaladıklarını gösterir. Fakat şiirin şekli ve teksif nizamı bu dikkatlerin derinleşmesine mani olur. Eski mesnevi çerçevesi içinde bu dikkatlerin hikâyeye nakli ise gelenek yüzünden kabil değildi. Şark çizilmiş hadleri durmadan zorlar fakat ötesine geçemezdi.” Tanpınar’ın bu hükmünü tartışmayı bir yana koyalım. Mesneviler için “Şark’ın romanı” denilmiştir. Bu elbette bir yakıştırmadır. Ancak N. Bekiroğlu’nun eseri mesneviyi aşma çabasının ete-kemiğe bürünmüş bir örneği, modern bir denemesidir. O kadar ki sonlara doğru kurdu temize çıkarıp, Firavun’a şefkatle yaklaşan yazar, kendini de gün, yer ve saat belirterek metnin içine katar. N. Bekiroğlu’nun bu hamlesi esasen muhtevaya uygun yeni bir dil arayışına dayanıyor. Yazar bu dili halk edebiyatına doğru değil, divan birikimine doğru yürüyerek inşa etmektedir. Ardında kutsal metinleri, Şark efsanelerini, binlerce menakıbı, mazmunu, tasavvufî oluşumu, ifadeyi, ıstılahı, mesneviyi, gazeli, minyatürü, rengi, ışığı, kısaca muazzam bir lügati taşıyarak.

Tehlike şiirin nesre bulaşmasında yatmaktadır. Bu muhal çabaya sık sık şahit oluruz. Sonunda süslü bir şey çıkar ortaya. Bekiroğlu uçurumun kenarında dolaşmış. Yer yer oradan sarkarak “gazeller” yazmaya bile girişmiş. Ama metne rengini veren bunlar değil. “Irmak kendisine en uygun yatağa dökülmeden, varmadan ceylan pınara, yıldız ufka dokunmadan, bulmadan dolduracağı kabı su, tortulanıp gitmesin bu güzellik. Yusuf bilsin ve görsün beni”, gibi ifadeler. Demek istediğim dil çabası bunlar işte.

Pek tabii klasik metne ilave edilenler. Kurt, ayna, kuyu, suret, rüya, zindan ve benzeri sayısız unsurun yeniden yorumlanması, yeni bir vücut kazanması. Bekiroğlu kendisiyle yapılan bir konuşmada “Bu öykü biraz da Züleyha’nın aynalarıdır” diyor. “Züleyha’nın aynaları: ne güzel isim. Evet, öyle. Eser Züleyha’nın macerasını daha bir öne çıkararak önem kazanıyor.

Şark’ın hikmet ve âhengine varis olan, ve bunu layıkı ile günümüze taşıyan eseri bir solukta okuyabilirsiniz. İşte bu hata olur. Çünkü onun asıl tadı ateş denizinde yüzen mumdan gemilerle geçilmesinde yatmaktadır.

Nazan Bekiroğlu’nu kutluyor, gelenek zincirindeki bu yeni halkayı bütün okurlarımıza tavsiye ediyorum.

Hayati Ayçiçek ; “Yûsuf – Züleyha Aşkına”, Günebakış, 4 Eylül 2000

Yûsuf – Züleyha Aşkına
Hayati AYÇİÇEK

“Nun” yurduna yolu düşenler seyyahı mutlaka “hat ve rasat” karşılar. Dahası, hiç kimsenin yazmadığını ve hiç kimsenin söylemediğini farklı bir biçimde yazacağının inancı içindeki ‘rasıt’… Yazma iştiyakı ile yazamama çilesini yaşar . her seyyah, ‘rasıtın’ dünyasına ağır kanlı sokuldukça. ‘Rasıtın’ dünyasına ağır kanlı sokuldukça her seyyah, tiryakisi olur ‘rasıtın’ ve ‘Nun’ yurdunun.

Uzun söze ne hacet, tiryakisi olunmuştu, Nun Masalları’nın. Nazan Bekiroğlu ismi, dillerde.. Dergah’ta bölümler halinde yayınlanırken işbu Öyküler, eksiği, gediği üzerinde durulmaz, iyi niyetle övgüler yağdırılırdı sadece. Bunu hak ettiği düşüncesinde değilim demek, haksızlık olur.. Çünkü, bir çok bakımdan farklıklar bulmak mümkündü bu öykülerde. Her şeye rağmen kurgudan ifade .şekline, zaman sorunsalından mekan ilişkilerine değin taşların yerlerinde olup olmadığının sağlamasını yapacak denli kâvi bir eleştiri her zaman yararlı olmaz mı idi? ‘İmkanı var mı’ diyenleri, duyar gibi oluyorum; ‘bizde eleştiri yok’ deyip yalancıktan sızlanmaz mıyız? Değil mi ki övgüde karar kılmış cumhur, el pençe divan durmayıp karşı koyanın hali daima haraptır, harap!…

Nazan Bekiroğlu ismi, güçlü bir kalemi hatırlattı her zaman. Nun Masallanrı’nın kazandığı ün yıldıracak değildi ya… Kimi dergi ve özellikle Zaman gazetesinde birbirinden güzel denemeler kaleme alarak okurunu adeta yeniden oluşturdu.. Pazar günleri Zaman gazetesinin erkenden tükendiğini az görmedik bu yüzden!.. Tükenen gazeteyle birlikte kaçan yazılar ya fotokopi ile çoğaltılıyor ya da ‘meraklısının’ maharetiyle dost meclislerinde, mükalemeye uyum gösterme ihtimali belirdiği anda hatırlanıp bahse iliştiriliyor ve cümleten tefekkürün (yahut beğeni duygusunun) kapısı aralanıyordu böylece. Tek deneme kitabı Mor Mürekkep bu türden yazıların örnekleriyle doludur. Ben de severim.

Gelelim “Yusuf ile Züleyha / kalbin üzerinde titreyen hüzün” adlı son eserine

Timaş / Aşk klasikleri dizisinden çıkan bu kitap, bir kıssa, bir öykü olarak eskidir fakat, Nazan Bekiroğlu’nun kaleminden çıkması bakımından henüz çok yeni. Yusuf ile Züleyha’nın milenyum versiyonu da denilebilir.

Bilindiği gibi bu öyküde(!) Yusuf peygamberin hayatı anlatılır: Babası Yakub’un ona olan sevgisi, üvey kardeşlerinin bu sevgiyi kıskanmaları, kuyuya atılması, Mısır’a köle diye satılması, rüya yorumlamaları vs…

Öyküyü elbette okudum. Meraklı her insan gibi tuttuğum ‘notlar’ sorulara yol açtı. Ki bu yazı, bu sorulardan yola çıkılarak kaleme alındı. İşte bir kaçı:

Birincisi, eski öyküleri yeniden yazmanın mahzuru olmamakla birlikte, yeniden yazılmasının gerekçesini doğrusu merak ederim. Daha açık söylemek gerekse, Nazan Bekiroğlu’nun herkeslerce bilinen bir öyküyü yeniden yazmasındaki maksadını…

İkincisi, anlatı tekniği ve üslubu pek garip! Öykü, yazarın metafizik birikimlerini şiirsel üslupla aktarma takıntısından sürekli ikinci planda bırakılmış durumda. Örneğin, Yusuf’un kuyuya atılması kısmı ile kurdun, kuyunun ve aynanın konuşturulduğu kısım, sayfa adedi bakımından öyküden yana değil. Bu durum kitap boyunca sık sık yinelendiğinden öyküden çok, yazarın denemeci/şair kimliği öne geçmekte, “Yusuf ve Züleyha bahane, beni gör, beni dinle” denilmiş adeta. Ki bu yüzden öyküde aksiyon sıfırlanmış.

Üçüncüsü, tür olarak ne demeli, bu esere? Anlatı mı, modem mesnevi mi, fantastik öykü mü? Yoksa sadece öykü mü?…

Dördüncüsü» Galip Dede’nin “mîrî malı” bahsini hatarlatan ifade biçimleri…

“Ey örtüsüne bürünen gece…”

“ve madem ki Yusuf’un alnından yangın geçer, ateş geçer, ah geçer.”

“(..) Yusuf’un elleri, bir nar çiçeği bir nar çiçeğini ezebilir mi benim Yusuf’um?”

Çoğaltmak mümkün. Bu da gösteriyor ki, “mîrî malı” meselesi, postmodern bir yorumla yeni açılımlar kazanabilir önümüzdeki günlerde.

Ben olsam ne mi yapardım? ‘Nun Masalları’nı sorgulardım. Nun Masalları’nı… Ve ‘rasıtı’…

Tayfun Kandemir ; “Tasavvufun Moderncesi”, Zaman

Tasavvufun moderncesi:
Mor Mürekkep

Tayfun Kandemir

Orhan Veli İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı’nda öğrenime başlamış evvelâ; daha sonra Uygurca gibi dersler öğretilmeye başlanınca canı sıkılmış ve “Ben buraya, Uygurca öğrenmek için gelmedim.” diyerek okulu bırakmış.

Orhan Veli sanatçı olmak istiyordu ve üniversitede okumakla bunun mümkün olamayacağını anlayınca okulu bırakmak zorunda hissetti kendini. Doğrusu hem sanatçı. hem de akademisyenlik bir arada yürümüyor…

Nazan Bekiroğlu ise, yukarıda anlattığımız vasfa istisna teşkil edecek ediplerden; kendisi dil-edebiyat akademisyenliğiyle sanatçı olmayı birlikte yaşayan nâdir insanlardan birisi. Edebiyat teorisyeni

olmak, başarılabilecek bir şeydir; ama edip olmak değil Edip olmak için Nazan Bekiroğlu gibi yaradılıştan bazı kabiliyetlere sahip olmak gerekiyor. Her insan edebiyatçı olabiliyor; ama her insan edip-sanatçı olamıyor.

Ve Bekiroğlu’nun mor mürekkebi… Nazan Bekiroğlu, gazete yazılarından derlediği yazılarını bir kitap haline getirdi. Gazetedeki köşesiyle aynı adı taşıyan “Mor Mürekkep” kitabı, “Hayat ve Kelimeler”, “Eşik”, “Yol Arkadaşım”. Hüsn-i Ta’lil” ve “Senin İçin” isimli beş bölümden oluşuyor. Deneme, hikâye ve felsefe tadının birarada bulunabileceği kitapta Bekiroğlu, bu farklı üç türü kendine has bir üslûp içinde sunabilmiş.

Neden “mor”? sorusuna ise ancak kitabı okuyunca kendi hayal dünyanız çerçevesinde bir cevap bulabiliyorsunuz: İç âleminde yaşadığı ve yakalamaya çalıştığı biraz muhayyel, biraz gerçek bir dünyayı kağıda dökerken, orijinalliğinden bir şey kaybetmesin diye Mor Mürekkep kullanıyor belki de… Tahayyüllerin, zekânın, ruh âleminin vicdânın, menfezlerinde dolaşan edip, çoğu zaman düşündüklerini somut âleme ait “siyah – beyaz’la değil Mor Mürekkep’le anlatmaya çalışıyor.

İnsan, kendi iç âleminin soyut güzelliklerle dolu bîr seyran-gâh olduğunu bildiği halde, ‘içe bakış’ onun için her zaman zor olagelmiştir. Oysa dış âleme, somuta eşyaya açılan gözler ona oturduğu yerden keyifli ve meşakkatsiz bir seyir tadını her zaman verdiğinden, insan gözlerini yumup şöyle bir “iç’ine bakmayı ihmal eder.

Mor Mürekkep, içe bakışla karşımızda… iç dünyanın aslında dış dünyadan daha aydınlık olduğunu haykırıyor bizlere. Mor Mürekkep’te bulunan eşyaya âit her şey iç dünyanın bir simgesi olmuş; dış dünyadaki eşyanın, eşya olmaktan öte mânâları var orada. Ve bu var oluş, sadece Bekiroğlu’nun eşyaya yüklediğinden ibaret değil. Çoğumuzun, gerçekte içimize baktığımızda görebileceğimiz şeyleri derleyip koyuyor önümüze Bekiroğlu zahmet çekmeyelim diye;

tabii bütün bunlara Bekiroğlu’nun hikâyemsi kurguları da eklenince, doyumsuz güzellikte okunası yazılar çıkıyor karşımıza._ Hem deneme ve hem de hikâye tadı bulunan yazılar göz ucunuzdan akıp giderken aynı zamanda insanın içinde mekan ve boyut anlamında izler bırakabiliyorsa, bunu kurgusundaki hikaye tadına borçlu…

Yazılanlar, dedik hikaye tadında; ama hikaye değil. Olaylar ise muhtemel bir mekanda geçiyor; muhtemel bir dünyada düşünüyor kahraman, muhtemel bir düşü yaşıyor muhtemel bir zamanda ve muhtemeller üzerine kuruyor var oluşunu; ama şurası kesin ki; var olan bir izi takip ediyor; Sûfîlik yolu. Belki de kitap, tasavvufun modern bir izdüşümünü yaşıyor günümüzde. Varoluşu sorgulamadaki üslubu

da oldukça seviyeli. Sanıyorum siz de hak vereceksiniz.

Mehmet Gündem ; “Mor Mürekkep”, Yağmur , Eylül 2000

Mor Mürekkep
Nazan Bekiroğlu

(İyiadam Yayınları 0212 549 52 52)

Bazı yazılar vardır, açtıkları dünyalar için ‘gizli bir teşekkür’ büyütürüz içimizde. Kalemlerinin büyüsüne kapılır, bu büyünün etkisiyle yeni yapıtlarını bekleriz hep. Nazan Bekiroğlu, ‘Nun Masalları’ ve ‘Nigar Hanım’la böyle bir etki yapmıştı içimizde Şimdi ‘Mor Mürekkep’le geldi. ‘Mor Mürekkep’in efsunuyla kaldırıyor yüreğimizi. ‘Mor Mürekkep1, Nazan Bekiroğlu’nun hikaye tadındaki denemelerinden oluşuyor, deneme türünün o sıcak, o samimi atmosferini sunuyor bize. Bekiroğlu, edebiyata vukufiyetiyle birlikte şiirsel bir anlatımla bizi yazının içine çekerken, diğer taraftan tasavvuf ve felsefenin figürleriyle de başımızı döndürüyor. ‘Mor Mürekkep’ İyi Adam yayınlarının estetik sunumuyla okura ulaştırıldı. Bekiroğlu’nun yeni kitabı ‘Mavi Lale-Yitik Lale’ isimli kitabı da yine İyi adam yayınları tarafından önümüzdeki günlerde okura ulaştırılacak.

Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir… Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

Aşk, ‘bilmek’le olur, ‘bulmak’ arkadan’ gelir…

Aksiyon 2/8 Eylül 2000 (sf.66-68)

NİHAL BENGİSU KARACA

Nazan Bekiroğlu Yusuf ve Züleyha’yı yeniden yazdı. Ne salt nübüvvete odaklanmış bir Yusuf hasebiyle, ne de tarihin büyük aşklarını kaleme alan masalsı bir cazibeyle… Dolayısıyla çölü aşan bir hikaye yazdı yazar, karakterlerin durmaksızın devindiği, aşkla beraber ve tıpkı aşk gibi, O’na yaklaşma nisbetinde ışıklandıkları bir hikaye. Beyazların ve grilerin, elde etme arzularının ve güzellik saplantılarının, adalet arayışlarının ve nedametlerin kol gezdiği, özde “Şark”, biçimde Şark’a yakın, yaklaşımda modern… Tenden çıkıp tin’e varan Züleyha’nın tutkusuna ve hüznüne hiç bu kadar yakından bakmamıştık; kardeşine gaddarlık eden Yehuda’ya hiç böyle bir merhamet duymamıştık… Yazar kendisinin de dahil olduğu bu serüvende zamanaşımına uğramayacak.

**Çölün aşka bahanesi var, diyorsunuz ve çölde başlıyor öykümüz. Romandan ve geleneksel bir anlatı şekli olan mesnevi’den nerede ayrılıyor bu yeni hikaye?

Yusuf ile Züleyha (ki tarihler milattan sonra iki bin), buna iki ucu açık bir metin diyelim. Çöl ile başlayıp çöl ile bitse de yine de hem evvele hem ahire irtibatlanmak isteyen bir metin. Çünkü onun yazıcısı, bir yandan bilincinin altındaki kültürel kodlanmayla geleneğe bağlı, diğer yandan da modern zamanları idrak etmiş. Yine hem N hem nûn olan bir yazıcı. Metnin bir ucuna mesnevi dersek öbür ucuna da roman dememiz gerekecek, ama hayır, bu metni romanla irtibatlı görmek niyetinde değilim. Beni asıl ilgilendiren mesnevi ile nerede irtibat kurduğu. Biçimsel ilgiyi fazla önemsemiyorum. Metnin geleneksel mesnevi biçimine bütün benzerliğine rağmen bunlar onun hayati manadaki belirleyicisi olamazlar. Zannımca bu metnin temel belirleyicisi kahramanlarının ve yazıcısının bilincinde taşınan dünyadır. Söylemek istediğim Yusuf, Züleyha, Yakup, Firavn… kendi yaşadıkları zamanın ve mekanın tahayyül ve bilinç düzeyindeki tecrübeye sıkışıp kalmış değiller. Dünyaya baktıkları göz ve bilinç bir yirminci asırlının sahip olabileceğine benziyor. O zaman? O zaman bence bu hikayeyi diğer mesnevilerden en fazla ayıran şey ortak bir vak’a akışı ve ortak bir karakter tablosu önüne, bilinç itibarıyle zamanından çok öne fırlamış kahramanların ve yazıcının ikame edilmiş olması. Doğru, çöl alışıldık duruşuyla bizi eski metne bağlar ama çölün imgesel tasarrufu bizi yeni bir bilinçten geçirir.

**Kötüyü kötü gösterme değil kötünün imgelem dünyasına kötülüğün içindeki “kuyuya” inme çabası var sanki. Bir “adalet” arzusu var ki, Eski Yunan’ın kahramanları onun için devlerle ve cinlerle çarpışırdı; Yusuf’un kardeşlerinin sahnede olduğu her an Şarkla garbın arasında farklı mitolojik bir gerilim yükleniyor, bu bir teknik mi, hikayenin yeniden yazılımında yüklenilen misyonun gereksinimi mi söz konusu olan?

Hem teknik ve evet hem de misyon. Kur’anî bir kıssayı, hem de kıssaların en güzelini, yazmaya kalkışan yazıcı bir anda kendisini azımsanamayacak bir sorumluluğun ağırlığı altında buluverir. Bu, onun için de epey kuvvetli bir terbiye demektir. Batı mitolojisiyle doğu kıssaları arasındaki temel yapılanma farklarına girmeyelim. Ama Müslüman şark mutlak kötüyü kabul etmez. Mutlak olan iyidir. Yanılgı vardır, eksiklik vardır, ışık alamama vardır. Bizim kötü zannettiğimiz bunlardır. Demeli ki bu hikayede kötülük dahi iyiliğin (ki iyilik mutlaktır, ışık mutlaktır) gösterilmesi için vardır ve kötülüğün kendinden menkul olmadığı kahraman sonunda iyi olmak zorundadır. Yine denebilir ki bu hikaye daha fazla kötülük kaldırmaz. Teknik yanına gelince. Bu konuda yazıcı kendi yazdığı hakkında çok fazla şey söylemesin. Ama bütün yazdıklarında mutlak kötünün olmadığını göstermek istedi. Bu salt iyimserlik değil. Sadece bütün çizdiği kahramanlar hep bir devinimi yüklendiler. Değiştiler değiştiler. Hep böyle oldu.

**Dahası (kötülük demişken), Yusuf ve Züleyha’da kötülüğü hayattan, kendinden, çölden ve aşktan menkul biri yok. Ne Yehuda, ne Firavn ne de Yusuf’a duydukları arzudan ellerini kesen kadınlar kötü; hatta bir masumiyet var , kadınlar “O iffetliydi ama biz de masumduk” diyorlar. Yusuf ve Yakup dışında beyaz yok, ama kara da yok, karekterler gri,bu onları oldukça komplike yapıyor; bir aşk masalı, bir mesnevi ve bir kutsal anlatı için ilginç korelasyon çıkıyor ortaya.

Tamam işte! Çünkü kötülük mutlak değil. Karanlık kimsenin kendisinden menkul değil. Mutlak olan ışıktır. Karanlığın, kötülüğün nedeni ışıktan uzak kalmışlık. Kimseyi başlangıçtaki kendi kötülüğünden dolayı itham edemezsiniz. Çünkü o ışıktan uzaktır. Onun sorumluluğu ışıkla arasındaki mesafeyi kısaltmakla yükümlü olduğu noktada başlar. Ancak çabasından sonra, bitişte hala kötüyse bundan sorumludur o. Yani alınan ezeli söz. Ben size dememiş miydim? A’raf 172 ile gerçek manada karşılaştığım gün hayatımın dönüm noktasını yaşadım, bütün sorular orada cevap buldu. Şimdi kimsenin kendiliğinden kötülük taşımadığı, herkesin bir nasiple ışığın o ya da bu mesafe ile yakınına ya da uzağına düştüğü yerde kimi mutlak kötü olarak çizeceksiniz? Yapacağınız (bir şark hikayesi yazıyorsanız tabii) hepsini ışığa yaklaşmak doğrultusunda arkadan iteklemeden ibaret.

**Yakup’un su katılmamış muhfazakâr iyiliği karşısında züleyha’nın deneyimle kaydettiği bir irtifa var.Züleyha fethedilmeyi bekleyen bir kale değil, yeniden doğmak için ölmeyi göze alan, bahanesi olmadan sevebilen bir kadın. Ateşten sükuneti, ölümden dirimi çıkarıyor da ,bunu nasıl biliyor en baştan? Yazgıyı yaşayanın ve rüyayı görenin; yaşam ve rüya tamamlanmadan bilebilmesi mümkün mü? “Züleyhanın gelecek zamanlara seslenmesi” yani?

Kahramanın kendi yazgısı hakkında zaman ve mekan sınırlarını aşan bilgiye sahip olması geleneksel metinler içinde yer tutmaz. Metin bu tavrıyla modernitenin ya da post modernitenin neresine oturtulur, onu edebiyatçılar düşünsün ama daha hikayenin başında zamanı ve mekanı yüzyıllar ölçeğinde aşarak ses veren bir Züleyha. Öyle büyüktür ki acısı Züleyha’nın, Yusuf uğrunda bir kadının kaybedebileceği en büyük şeyi, şerefli ismini öylesine kaybetmiş, ve diğer taraftan o kadar acılı bir yola da girmiştir ki, kendisini savunması yazıcının ağzından eksik kalır. Ve o savunmayı kendisi üstlenir, Züleyha’nın farklılığı bu bilinçte başlar.

**Mahir dalgıç, Züleyha’nın gülümsemesi gibi bölümler Yusuf Züleyha ve Yakup kanallarında akan hikayeye sinematoğrafik detaylar gibi eklemleniyorlar. Bunlar “yazıcı”nın anlatılamayan rüyasında yeniden bedenlenen figüranlar mı?

Bunlar teknik bir takım cilveler. Geleneksel mesnevide, ki her beyti kendi içinde kafiyeli büyük anlatılara müsait nazım şeklinin adıdır mesnevi, şairi bekleyen en büyük tehlike yeknesaklığa düşmektir. Bunun için mesnevi şairleri ana metnin içine ritmik değeri ve ses kıymeti ustalıkla ayarlanmış parçalar eklerler. Bunlar bir takım gazeller, tardiyeler, kıt’alar ve benzeri nazım parçalardır. O kadar ki usta bir mesnevi şairinin bu parçaları hem metni bütünleyen, yeknesaklığı kıran, o büyük bir suyun akışındaki muazzam dalgalanmayı ilave eden etkiler taşırlar ve hem de tek başlarına da okundukları zaman birer kıymet taşırlar. Leyla ve Mecnun’daki gazeller, Hüsn ü Aşk’ın o eşsiz tardiyyeleri gibi. Benim bu parçalarla elde etmek istediğim önce fonetik bir endişem vardı. Gerçekten hep anlatıyorsunuz, hep anlatıyorsunuz. Anlatmaktan anlatan da yorulur bazen, dinleyen de. Böylece monotonluğu kırmak için bazı oyunlar gerekir. Fakat önemli bir mesele de bir yandan kendi içinde bütün bir yandan da bir bütünü tamamlayan metinlerin şark felsefesi doğrultusunda yorumlanması. Tıpkı an’ın parçalarının birleşerek zaman dediğimiz mevhumeyi oluşturması gibi. Oysa şark an’ın oğludur. Ne yarın var ne dün. Her parça kendi başına bütün. Bir araya gelince, o ırmak.

**”Suret kendi zenginliğimizde tehlikesiz büyümektedir” Zenginliğimizin suret nezdinde güzelliğe beslediği bir meyil var. Ne Yusuf ne de Züleyha güzelliğe kayıtsızlar, fakat Yusuf’un bildiği aşkta güzellik “aşılması “gereken bir engel aynı zamanda. Aşkla suret (güzellik) arasındaki mesafe; gözün gördüğüyle gönlün varacağı yer arasındaki uzaklık ne kadar?

Çok ama çok uzak ve zahmetli. Züleyhaların yolu uzun. Suretin ve buna bağlı olarak aynaların eski kültürde taşıdığı inanılmaz zenginlik malum. Yusuf ile Züleyha’da suret bir araz ve aşılması gerek. Yusuf o kadar güzel olmasına rağmen güzelliğini kendi güzelliği olarak algılamaz, doğal olarak ona takılıp kalmaz. Güzelliğinin kaynağı olan güzelliği fark ederek büyür. Basit bir bedevi ona bu dersi verir, ayna, Yusuf’un bu aşkınlığı başardığını fark ettiği için mahzuzdur. Züleyha ki o kadar çok gençliğinin, güzelliğinin, kadınlığının, nefsinin, bedeninin kölesidir başlangıçta. Suretiyle başı hep derttedir. Kendisine yüklenen zor yolun sonunda o kadar çok acı ve gözyaşıyla vardığı arınmanın içinde suretinden vaz geçmeyi başarır. Gençliğini ve güzelliğini kaybetmesi halinde dahi taşımaya devam ettiği aşk artık tenle alıp veremediği kalmamış olması gereken saf bir aşktan ibarettir.

Ya Yusuf’a ne demeli? Yaşlı,hasta ve çirkin bir kadınla Yusuf’un evliliği, bu ne kadar muazzam bir şeydir böyle. Onun için Züleyha, suretini aştığı yerde (ve aştığı için) gençliği ve güzelliği kendisine geri verilse de, bir daha aynalara bakmaz bile. Züleyha’nın aynalarıdır bu öykü biraz da. Önce beyaz giyer Züleyha, masumdur; sonra kırmızı, günaha talepkardır. En son siyah giyer Züleyha. Siyah kadar yanmış ve artık beyaz bir ölümü müstahaktır.

**Aşkın hülasası: her sevda bir “hatırlayış” mıdır gerçekten? Ya artık” rüya” da göremeyen ve aşkı salt tutkulu bir “esrime” olarak bilenler? “Evrenin özeti” artık maşukda çıkmıyor sanki, dolayısıyla yol da kolay kolay Rabb’e çıkmıyor… Yusuf’un ve Züleyha’nın “bilişleri”nden nerede ayrılıyor modern insan’ın bilinci? (bu soruya yakın bir soruyu daha önce sormuştum, ama tekrar sormak istedim, biraz hikayenin dışına taşmak ve söyleşiyi güncellemek iyi geliyor, malum bir haftalık dergi…)

Şahsi duruş noktamla karşınızdayım. Bana göre, aşkın hülasası; evet her aşk bir hatırlama. Ezel tanışına bir aşinalık. Ama hesapta yanılgı da var. “Züleyha’nın yanılgısı”. Hatırladım zannedersiniz de o, ezelde gördüğünüz değildir. Dahası ezeldeki tanışınızı bu dünyada hiç bulamamak da var. Bu güne gelince. Onlar (yani bunlar), aşkı kendilerine gösterilenlerden öğreniyorlar önce. Sığ ve basit. Feryad ediyoruz. Öyleyse onlara öğretmeli ki öğrensinler. Aşk öğrenilmez denmesin, öğrenilir. Yarımını bulan tamamlandığını bilir. Bilirse bulur.

**En sevdiğim bölümlerden biri “Tanrıların başı: baş eğen tanrı; yani Firavn’ın kendi kendiyle hesaplaşması. Yazıcı ilgi çekici bir üslupla hiç olmadığı şekilde dahil oluyor Firavun’un kendine ve geleceğe serzenişine. Yazıcı Firavn’a hiç olmadığı kadar sevgi besliyor; onu çok korktuğu unutuştan koruyor. Sezarın hakkını Sezara, firavununkini firavuna veren, tarih değil yazıcı mı oluyor?

Yazıcının, yazdığının dışında kalmaya tahammülü yok çünkü o içinde olanı yazıyor. Böylece metnin başından itibaren neredeyse kendisinin de bir kahramana dönüştüğü bir süreç başlıyor. Üç rüya planına oturtulmuş olsa da Yusuf ile Züleyha, Firavn’ın, ülkesi adına gördüğü o düşten başka bir düşü daha olmuş olmalı. Hiç ehram yaptırmamışsa, Firavn’dan geriye rüyası kalır. Firavn’ı geleceğe bırakan bir düş görmüşse Firavn, o da uzak zamanların yazıcısı, yazıcının rüyası. Rüya gerçek olur inşaallah çünkü Yusuf’un Yusufluğu zahir. Daha ne diyebilirim ki? Kalbim Firavn’a tarihin kalbinden daha yakın.

**”…tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir” deniyor son sahifede. Sanırım bu cümle, ilk sahifelerde yer alan bir eksiklik duygusunun, “şaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?” diyerek girişilen bir maceranın nedeni oluyor, yanılıyor muyum?

Hayır, yanılmıyorsunuz. Metin içimizde süre gider. Tabiri sonraya bırakılsa da her rüyanın bir tabiri vardır. Ve içimdeki eksiklik duygusu! Zeyl yazmayı hep sevdim. Zeyl yazıyorsa yazıcı, yazdığı biteviye eksik kalıyor demektir. İyi ki de eksik kalıyor. Ya tamam, ben oldum, deseydim!

**Mor Mürekkep’te hayatın kelimelerden çıktığını sanan bir yazıcı vardı. Aşk ile kelime arasında da ontolojik bir bağ var sanki. Kelimeler ve kalpler kuşanıp sevdalar alan yazıcılar sayesinde göneniyor aşk; yanlış ve doğru bin bir biçimde yazın içinde var ediyor kendini. Aşk, kelime ve yazar arasındaki gerilimi nasıl izah etmeli?

“Hayat ve Kelimeler” ama “İbtida kelam vardır”. Âdem kendisine öğretilen sözcüklerin bilgisiyle sürgün edilir dünyaya. Aşk, içerebileceği bütün bilginin ağırlığıyla gökyüzünün tabakalarını aşarak iner kalbe, her ne kadar Kur’an’da aşk ve müştakları geçmese de! Aşk da her kelime kadar kelime. O da önce ayan-ı sabitede mevcut bir bilgi. Onun için aşk önce bilmekle gelir, onun için bulmak arkadan gelir. Ve her şey gibi sözün sahibi de biz değiliz. Yazıcıya düşen, her şey gibi sözün de kaynağına yaklaşmaya ve fark etmeye çalışmaktan ibaret. Başka bir şey yok. Bu, bir yazar olarak benim, beni okuyarak bana hak yükleyenlere türlü suret ses ve söz oyunlarının dışında söylemem gereken bir şey varsa onun ta kendisi.