Eyüp Can ; “Kavuşamazsın Aşk Olur”, Zaman , 12 Ağustos 2000

Timaş yayınları’nın Aşk Klasikleri dizisi iki yeni klasik kitapla okuyucuların ‘yeniden aşk’a davet ediyor.

‘Kavuşamazsın aşk olur!’

Aşk hikayeleri gibi aşklar da geçmiş zamanda mı kaldı?

Dürüst olalım; yoksa biz aşka değil aşkın hayaline mi aşığız?

Ya da Sebahattin Eyüboğlu’nun bir Anadolu köylüsüne atıfla zikrettiği o basit aşk tanımı mı, Doğu’da da Batı’daki gibi aşkı bitiren: ‘Kavuşamazsın aşk olur!’ Yoksa kavuştuk mu?

Eyüp CAN

Doğu-Batı karşılaştırılmalarını, karşıtlığa dönüşen bir klişe olarak görmeme ve bu tür değerlendirmeleri ‘ beylik’ bulmama rağmen, konu aşk olduğunda Doğu – Batı ayrışmasının kaçınılmazlığına inananlardanım. En azından edebiyat düzeyinde! En genel anlamda klasik Batı edebiyatında aşk; arzu, ihtiras ve kavuşamama ekseninde gelişir ve böyle olduğu için trajiktir! Oysa klasik Doğu edebiyatında aşk; tutku, arayış ve vuslat özlemiyle derinleşir ve böyle olduğu için dramatik olmakla beraber mistiktir. Romeo – Juliet’ten Madam Bovary’ye u-zanan klasik Batı edebiyatı çizgisinde çelişkilerin kucağında marazileşen aşkın trajik serüvenidir sizleri bekleyen… Oysa Leyla ile Mecnun’dan Hüsn’ü Aşk’a açılan klasik Doğu edebiyatı penceresinde, aşkın halleridir mecazdan asıla sizleri sürükleyen. ‘Olmak ya da olmamak’tır Batı’da aşk, ‘olmak ve de olmamaksa’ Doğu’da aşk!

İki yeni aşk

Timaş yayınları arasında çıkan iki kitap, bugünün dünyasında aşkın ne anlam ifade ettiğini sorgulayan okuyucuya, Doğu’nun Batı’dan ayrılarak izlediği aşk serüvenini iki usta kalemin yeni yorumuyla sunuyor. Divan edebiyatına vukufiyetiyle tanınan İskender Pala ‘aşkın gizli tarihinden’ bir perdeyi Leyla – Mecnun hikayesi ile aralamaya çalışırken, şiirsel üslubuyla bilinen Nazan Bekiroğlu ‘kalbinin üzerinde titreyen hüznü’ Yusuf ile Züleyha’da dindirmeye çabalıyor. Pala, ‘aşk imiş her ne var alemde / ilm bir kıyl u kal imiş ancak’ diyerek Leyla ile Mecnun’u ölümsüzleştiren büyük divan şairi Fuzuli’nin eserini esas alırken, bugüne kadar yazılmış onlarca Leyla ile Mecnun hikayesini de ihmal etmemis. Ayrıca Sezai Karakoç’un, bir şaheser olarak Leyla ile Mecnun’un unutuluşuna rıza gösterememesinin sonucu olarak manzumeleştirdiği hikayeye de, cesaretle yaslanmış. Sonuç olarak minyatürler ve beyitlerle süslediği yeni Leyla ile Mecnun yorumuyla, ortaya bir solukta okunacak estetik bir kitap çıkarmış.

Çölde aşk

Her ne kadar hikayeyi yeniden kaleme alırken klasik forma sadık kalsa da, çölde bir doğuşla dört nala başlattığı hikayesini ‘Bir başkadır çöl… Bambaşkadır çöl…9 diyerek aynı özde fakat başka tadda bir aşk hikayesine dönüştürmüş ve çölün kavurucu sıcağında, aşk pınarından beslediği kelimeleriyle ‘belalara sabır ile mertebelere eren, mecazdan hakikate yükselen’ mistik bir aşk hikayesine imza atmış. Pala’nın klasik tarza uygun hikayesine karşılık Nazan Bekiroğlu, Yusuf ile Züleyha’da şiirselliğin sınırlarını zorlayan, klasik öykü akışına rağmen, deneysel bir hikaye ile çıkmış okuyucunun karşısına. Her ne kadar Bekiroğlu klasik biçemleri kullanıp, çöl ile başlasa da hikayesine, Pala’dan farklı olarak, anlatıcının varlığını her aşamada hissettirmiş okuyucuya, böylece ‘geçmiş zamana takılı masalsı bir hikaye olmaktan çıkarıp Yusuf ile Züleyha aşkını, yazarın (dolayısıyla okurun) ‘kalbinin üzerinde titreyen hüzne dönüştürmüş.

Yazıcının yazılamayan rüyası

Gerçi Bekiroğlu ‘O kadar ki, rüyanın hikayesi demek olan bu hikayede yazılmadık tek rüya, yazıcının rüyası’ diyor; ama, ‘kendi yazdığı sonunda dönüp dolaşıp bana geliyor’ demekten de kendisini alamamış. ‘Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milattan sonra, aylardan Nisan’dı.’

Peki ama 1999’un Nisan’ında neden yeniden yazıldı bu hikaye? Yazıcının cevabı: ‘Anlattılar işte, gözlerimle görmedim, taşlara kazımadım. Ama yalancı da değilim. Yazılmış bir hikayenin üzerinden yeniden yazmak arzusuyla geçince yazdım, bu yüzden yazdım.’

Pala ise ‘unutuluşa rıza gösteremediği’ için yazdığını belirtiyor ve ekliyor; ‘Umarız Türk gençleri bütün zamanların bu en büyük aşkını tanımakla, genlerinde hep var olagelen sevgi tohumlarını gönüllerinde yeniden yeşertecekler.” Bu temenniye katılmamak da, klasik eserlerin yeniden okuyucu ile buluşmasını savunmamak da imkansız, fakat bu çağda yaşayan okurlar olarak, artık klasik aşk hikayelerinin yeniden yazımının yanı sıra, bu çağın aşk hikayelerinin sıfırdan yazımına da ihtiyacımız yok mu?

Yoksa aşk hikayeleri gibi aşklar da geçmiş zamanda mı kaldı?

Mutlaka Leyla-Mecnun, Yusuf-Züleyha, Ferhat-Şirin mi olmak gerekiyor?

Nerede yazıcının yazılamayan rüyası, nerede yeni aşklar? Dürüst olalım, yoksa biz aşk’a değil aşkın hayaline mi âşığız?

‘Batıda aşk yok’ klişesine sarılanlar, hani nerede Doğu, nerede aşk?

Yoksa Sebahattin Eyüboğlu’nun bir Anadolu köylüsüne atıfla zikrettiği o basit aşk tanımı mı, Doğu’da da Batı’daki gibi aşkı bitiren: ‘Kavuşamazsın aşk olur!’

Ah minel aşk! Yoksa kavuştuk mu ?

Leave a comment

Your comment