Süavi Kemal Yazgıç ; “Züleyha’ya Biraz Işık”, Yeni Şafak , 24 ağustos 2000

Süavi Kemal Yazgıç, Yeni Şafak, 24 Ağustos 2000

Züleyha’ya Biraz Işık

Kalemini ve yüreğini naif alanlar üzerinde gezdiren ve yazdıklarıyla çok kişinin yüreğini titreten Nazan Bekiroğlu, Züleyha’ya ışık tutttuğu kitabı Yusuf ile Züleyha ile yine gündemde. Bekiroğlu’yla kitabını konuştuk.

Yazılmış bir hikayeyi yeniden yazmak arzusundan bahseder misiniz?

Yusuf ile Züleyha gelenekten geliyor, bizse modern çocuklarız. Ama kültürel bilinç altımızda geleneğin kodları yatıyor, tartışmasız bu böyle ve onunla bir yerde buluşmak olası. Buradan başlayalım. Geleneğin anlatı türü olan mesnevi geleneğin bütün kavram ve biçim kalıplarını taşımakta. Bu da sınırlı malzemeyle farklı terkipler ortaya koyabilme yeteneğinin sergilenmesi anlamına gelmekte.

Bütün Yusuf u Züleyhalar özde aynı ama neticede Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha’sı, “Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha”sıdır. Gelenek içinde asırlar boyunca ortak bir ruh ikliminin süreğinde işlenmiş bir hikayeyi üstelik geleneğin inkıtaa uğradığı ama eksikliğinin bir hayli de hissedildiği bir dönemde kaleme almaya kalkışan yazıcı bir yanıyla bu inkitaın baskısıyla korkuludur ama bir yandan da kalbinde taşıdığı şifrelere güvenmektedir. Neticede o da zincire bir halka atmaktan kendisini alamaz. İster ki o aynaya bir de kendi görüntüsü düşsün. Görüntüsü bir hayli deforme olmuş, imajları bir hayli değişime uğramış olsa da, insan kalbinin değişmezliğine duyduğu güven ona bu yolda cesaret vermektedir.

Daha evvel yazılan mesneviler sizi ne kadar bağladı ya da serbest bıraktı?

Daha önce yazılanlar tarafından kıskıvrak bağlanmış, ama daha önce yazılanlara göre alabildiğine de özgür. Böyleydi. Sabit kalması gereken bir vak’a kalıbı var. Bunun sınırları, ortak motifleri belli ve hayatidir, bunlardan fedakarlık edemezsiniz. Kardeşleri tarafından kuyuya atılmazsa, güzel Züleyha’nın aşkı ile sınanmazsa, zindana düşmezse Yusuf, Yusuf olmaz.

Diğer yandan Kur’ani mesajla ters düşemezsiniz. Kur’an’da anlatılmayanları mesnevi sathında tezahür ettirseniz de o mesaj sizi kuşatır. Yazıcı kendisini bu bağlarla bağladıktan sonra ise alabildiğine özgürdür. Muhayyilesi işler ve önceki mesnevilerde rastlanmamış öyküler, gazeller, imgeler, göstermeye başlar. Bir bakıma yalan konuşmaktadır. Ama bu yalan onu, kendisini bağlayan gerçekten uzaklaştırmaz, ona daha çok yaklaştırır.

Züleyha adeta yeniden yazıldı. Bir söyleşide insanın değişmeyen yönüne ilgi duyduğunuzu söylemiştiniz. Bu bağlamda Züleyha’yı anlatır mısınız?

Hayır, bütün yeniden yazılmışlığına rağmen biz o eski biziz, Züleyha yine o eski Züleyha. Ama Züleyha’ya biraz ışık, bu oldu. Üstelik Züleyha’ya biraz ışık bizi Yusuf’a da yaklaştırdı. Düşünsenize peygamber güzeli Yusuf’u mesneviye düşmüş görüntüsü içinde de olsa (mesnevi de o uygarlığın hayata bakış açısından başka bir şey değil) kendisine bu kadar ağır bir iftira atan Züleyha ile evliliğe kadar götüren gerçeğin kavranması ne kadar çok çaba istiyor. Üstelik Fatma’nın (Karabıyık Barbarosoğlu) tabiriyle Züleyha artık “genç ve güzel bile değilken”. Neticede Züleyha yeniden yazılmadı. Fakat onu ilk kez bu kadar yakından tanıdık. Tanıdık bir vak’anın arkasındaki akışları gördük.

Büyük laflar etmeye cesaretim olsaydı yaptığımı mesnevi şerhi olarak yorumlamak isterdim. Bütün Yusuf u Züleyha mesnevilerinin. Çünkü bütün yazma serüveni boyunca yaptığımın büyük bir kısmı geleneğin oluşturduğu yumaktan zihnime takıla-gelen soruların cevaplanması ile ilgiliydi. Züleyha’nın zor yazgısının analizi bu problemlerin başta geleni idi elbet.

“Nun Masalları”na göre daha sade bir üslup tercih ediyorsunuz. Sebebi ne?

Metnin gelenek ile ilişkisinden kaynaklanıyor bu. Her metin kendi üslubu ile ilişki içinde olmak ister, dahası buna mecburdur. “Kaynağından ayrı düşen suyun menbaına kavuşma macerası (Tanpınar)” anlamına gelmekte olan şark hikayesini ancak su gibi akan bir üslupla anlatabilirsiniz. Şark hikayesi su gibi duru ve berraktır çünkü.

Farklı bir üslup denenemez miydi? Bunalımlı bir üslup, bilinç altı tekniği? Belki evet ama o zaman Yusuf ile Züleyha bir şark hikayesi değil romana dönüşürdü, ikisi farklı şeyler ve ben şark hikayesinin arkasındaydım. Öyle hissettim öyle yazdım. İçimden su gibi aktı hikaye ben de su gibi akarak yazdım. Hepsi bu.

Yeni Şafak – 24 Ağustos 2000 – Suavi Kemal Yazgıç (Yusuf ile Züleyha)

Süavi Kemal Yazgıç, Yeni Şafak, 24 Ağustos 2000

Züleyha’ya Biraz Işık

Kalemini ve yüreğini naif alanlar üzerinde gezdiren ve yazdıklarıyla çok kişinin yüreğini titreten Nazan Bekiroğlu, Züleyha’ya ışık tutttuğu kitabı Yusuf ile Züleyha ile yine gündemde. Bekiroğlu’yla kitabını konuştuk.

Yazılmış bir hikayeyi yeniden yazmak arzusundan bahseder misiniz?

Yusuf ile Züleyha gelenekten geliyor, bizse modern çocuklarız. Ama kültürel bilinç altımızda geleneğin kodları yatıyor, tartışmasız bu böyle ve onunla bir yerde buluşmak olası. Buradan başlayalım. Geleneğin anlatı türü olan mesnevi geleneğin bütün kavram ve biçim kalıplarını taşımakta. Bu da sınırlı malzemeyle farklı terkipler ortaya koyabilme yeteneğinin sergilenmesi anlamına gelmekte.

Bütün Yusuf u Züleyhalar özde aynı ama neticede Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha’sı, “Hamdullah Hamdi’nin Yusuf u Züleyha”sıdır. Gelenek içinde asırlar boyunca ortak bir ruh ikliminin süreğinde işlenmiş bir hikayeyi üstelik geleneğin inkıtaa uğradığı ama eksikliğinin bir hayli de hissedildiği bir dönemde kaleme almaya kalkışan yazıcı bir yanıyla bu inkitaın baskısıyla korkuludur ama bir yandan da kalbinde taşıdığı şifrelere güvenmektedir. Neticede o da zincire bir halka atmaktan kendisini alamaz. İster ki o aynaya bir de kendi görüntüsü düşsün. Görüntüsü bir hayli deforme olmuş, imajları bir hayli değişime uğramış olsa da, insan kalbinin değişmezliğine duyduğu güven ona bu yolda cesaret vermektedir.

Daha evvel yazılan mesneviler sizi ne kadar bağladı ya da serbest bıraktı?

Daha önce yazılanlar tarafından kıskıvrak bağlanmış, ama daha önce yazılanlara göre alabildiğine de özgür. Böyleydi. Sabit kalması gereken bir vak’a kalıbı var. Bunun sınırları, ortak motifleri belli ve hayatidir, bunlardan fedakarlık edemezsiniz. Kardeşleri tarafından kuyuya atılmazsa, güzel Züleyha’nın aşkı ile sınanmazsa, zindana düşmezse Yusuf, Yusuf olmaz.

Diğer yandan Kur’ani mesajla ters düşemezsiniz. Kur’an’da anlatılmayanları mesnevi sathında tezahür ettirseniz de o mesaj sizi kuşatır. Yazıcı kendisini bu bağlarla bağladıktan sonra ise alabildiğine özgürdür. Muhayyilesi işler ve önceki mesnevilerde rastlanmamış öyküler, gazeller, imgeler, göstermeye başlar. Bir bakıma yalan konuşmaktadır. Ama bu yalan onu, kendisini bağlayan gerçekten uzaklaştırmaz, ona daha çok yaklaştırır.

Züleyha adeta yeniden yazıldı. Bir söyleşide insanın değişmeyen yönüne ilgi duyduğunuzu söylemiştiniz. Bu bağlamda Züleyha’yı anlatır mısınız?

Hayır, bütün yeniden yazılmışlığına rağmen biz o eski biziz, Züleyha yine o eski Züleyha. Ama Züleyha’ya biraz ışık, bu oldu. Üstelik Züleyha’ya biraz ışık bizi Yusuf’a da yaklaştırdı. Düşünsenize peygamber güzeli Yusuf’u mesneviye düşmüş görüntüsü içinde de olsa (mesnevi de o uygarlığın hayata bakış açısından başka bir şey değil) kendisine bu kadar ağır bir iftira atan Züleyha ile evliliğe kadar götüren gerçeğin kavranması ne kadar çok çaba istiyor. Üstelik Fatma’nın (Karabıyık Barbarosoğlu) tabiriyle Züleyha artık “genç ve güzel bile değilken”. Neticede Züleyha yeniden yazılmadı. Fakat onu ilk kez bu kadar yakından tanıdık. Tanıdık bir vak’anın arkasındaki akışları gördük.

Büyük laflar etmeye cesaretim olsaydı yaptığımı mesnevi şerhi olarak yorumlamak isterdim. Bütün Yusuf u Züleyha mesnevilerinin. Çünkü bütün yazma serüveni boyunca yaptığımın büyük bir kısmı geleneğin oluşturduğu yumaktan zihnime takıla-gelen soruların cevaplanması ile ilgiliydi. Züleyha’nın zor yazgısının analizi bu problemlerin başta geleni idi elbet.

“Nun Masalları”na göre daha sade bir üslup tercih ediyorsunuz. Sebebi ne?

Metnin gelenek ile ilişkisinden kaynaklanıyor bu. Her metin kendi üslubu ile ilişki içinde olmak ister, dahası buna mecburdur. “Kaynağından ayrı düşen suyun menbaına kavuşma macerası (Tanpınar)” anlamına gelmekte olan şark hikayesini ancak su gibi akan bir üslupla anlatabilirsiniz. Şark hikayesi su gibi duru ve berraktır çünkü.

Farklı bir üslup denenemez miydi? Bunalımlı bir üslup, bilinç altı tekniği? Belki evet ama o zaman Yusuf ile Züleyha bir şark hikayesi değil romana dönüşürdü, ikisi farklı şeyler ve ben şark hikayesinin arkasındaydım. Öyle hissettim öyle yazdım. İçimden su gibi aktı hikaye ben de su gibi akarak yazdım. Hepsi bu.

Yusuf ile Züleyha, hem yakın hem uzak bize”, Zaman Pazar , sayı 86, 20 Ağustos 2000

Yusuf ile züleyha, hem yakın hem uzak bize

Yusuf ile Züleyha, sonsuza kadar olmasa bile belli bir sona kadar beraber yazılacak iki isim. Bir daha yazılamaz, artık söylenecek söz kalmamıştır denilebilecek bir zamanda Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha ‘yı yeniden kaleme alması, büyük aşkların da aşıkların da hâlâ var olduğunun bir delili. Yazıcı, Yusuf’tan çok Züleyha’yı anlattığı, kurt soyunu temize çıkardığı, aynayı konuşturduğu, firavunların en iyi kalplisini anlattığı kitabında, vapur düdüğü ve martı çığlığıyla Yakup’un hasretini yan yana koyarak, binlerce yıllık mesafeyi bir çırpıda aştırıyor okuyucuya.

Eyüp Can ; “Kavuşamazsın Aşk Olur”, Zaman , 12 Ağustos 2000

Timaş yayınları’nın Aşk Klasikleri dizisi iki yeni klasik kitapla okuyucuların ‘yeniden aşk’a davet ediyor.

‘Kavuşamazsın aşk olur!’

Aşk hikayeleri gibi aşklar da geçmiş zamanda mı kaldı?

Dürüst olalım; yoksa biz aşka değil aşkın hayaline mi aşığız?

Ya da Sebahattin Eyüboğlu’nun bir Anadolu köylüsüne atıfla zikrettiği o basit aşk tanımı mı, Doğu’da da Batı’daki gibi aşkı bitiren: ‘Kavuşamazsın aşk olur!’ Yoksa kavuştuk mu?

Eyüp CAN

Doğu-Batı karşılaştırılmalarını, karşıtlığa dönüşen bir klişe olarak görmeme ve bu tür değerlendirmeleri ‘ beylik’ bulmama rağmen, konu aşk olduğunda Doğu – Batı ayrışmasının kaçınılmazlığına inananlardanım. En azından edebiyat düzeyinde! En genel anlamda klasik Batı edebiyatında aşk; arzu, ihtiras ve kavuşamama ekseninde gelişir ve böyle olduğu için trajiktir! Oysa klasik Doğu edebiyatında aşk; tutku, arayış ve vuslat özlemiyle derinleşir ve böyle olduğu için dramatik olmakla beraber mistiktir. Romeo – Juliet’ten Madam Bovary’ye u-zanan klasik Batı edebiyatı çizgisinde çelişkilerin kucağında marazileşen aşkın trajik serüvenidir sizleri bekleyen… Oysa Leyla ile Mecnun’dan Hüsn’ü Aşk’a açılan klasik Doğu edebiyatı penceresinde, aşkın halleridir mecazdan asıla sizleri sürükleyen. ‘Olmak ya da olmamak’tır Batı’da aşk, ‘olmak ve de olmamaksa’ Doğu’da aşk!

İki yeni aşk

Timaş yayınları arasında çıkan iki kitap, bugünün dünyasında aşkın ne anlam ifade ettiğini sorgulayan okuyucuya, Doğu’nun Batı’dan ayrılarak izlediği aşk serüvenini iki usta kalemin yeni yorumuyla sunuyor. Divan edebiyatına vukufiyetiyle tanınan İskender Pala ‘aşkın gizli tarihinden’ bir perdeyi Leyla – Mecnun hikayesi ile aralamaya çalışırken, şiirsel üslubuyla bilinen Nazan Bekiroğlu ‘kalbinin üzerinde titreyen hüznü’ Yusuf ile Züleyha’da dindirmeye çabalıyor. Pala, ‘aşk imiş her ne var alemde / ilm bir kıyl u kal imiş ancak’ diyerek Leyla ile Mecnun’u ölümsüzleştiren büyük divan şairi Fuzuli’nin eserini esas alırken, bugüne kadar yazılmış onlarca Leyla ile Mecnun hikayesini de ihmal etmemis. Ayrıca Sezai Karakoç’un, bir şaheser olarak Leyla ile Mecnun’un unutuluşuna rıza gösterememesinin sonucu olarak manzumeleştirdiği hikayeye de, cesaretle yaslanmış. Sonuç olarak minyatürler ve beyitlerle süslediği yeni Leyla ile Mecnun yorumuyla, ortaya bir solukta okunacak estetik bir kitap çıkarmış.

Çölde aşk

Her ne kadar hikayeyi yeniden kaleme alırken klasik forma sadık kalsa da, çölde bir doğuşla dört nala başlattığı hikayesini ‘Bir başkadır çöl… Bambaşkadır çöl…9 diyerek aynı özde fakat başka tadda bir aşk hikayesine dönüştürmüş ve çölün kavurucu sıcağında, aşk pınarından beslediği kelimeleriyle ‘belalara sabır ile mertebelere eren, mecazdan hakikate yükselen’ mistik bir aşk hikayesine imza atmış. Pala’nın klasik tarza uygun hikayesine karşılık Nazan Bekiroğlu, Yusuf ile Züleyha’da şiirselliğin sınırlarını zorlayan, klasik öykü akışına rağmen, deneysel bir hikaye ile çıkmış okuyucunun karşısına. Her ne kadar Bekiroğlu klasik biçemleri kullanıp, çöl ile başlasa da hikayesine, Pala’dan farklı olarak, anlatıcının varlığını her aşamada hissettirmiş okuyucuya, böylece ‘geçmiş zamana takılı masalsı bir hikaye olmaktan çıkarıp Yusuf ile Züleyha aşkını, yazarın (dolayısıyla okurun) ‘kalbinin üzerinde titreyen hüzne dönüştürmüş.

Yazıcının yazılamayan rüyası

Gerçi Bekiroğlu ‘O kadar ki, rüyanın hikayesi demek olan bu hikayede yazılmadık tek rüya, yazıcının rüyası’ diyor; ama, ‘kendi yazdığı sonunda dönüp dolaşıp bana geliyor’ demekten de kendisini alamamış. ‘Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milattan sonra, aylardan Nisan’dı.’

Peki ama 1999’un Nisan’ında neden yeniden yazıldı bu hikaye? Yazıcının cevabı: ‘Anlattılar işte, gözlerimle görmedim, taşlara kazımadım. Ama yalancı da değilim. Yazılmış bir hikayenin üzerinden yeniden yazmak arzusuyla geçince yazdım, bu yüzden yazdım.’

Pala ise ‘unutuluşa rıza gösteremediği’ için yazdığını belirtiyor ve ekliyor; ‘Umarız Türk gençleri bütün zamanların bu en büyük aşkını tanımakla, genlerinde hep var olagelen sevgi tohumlarını gönüllerinde yeniden yeşertecekler.” Bu temenniye katılmamak da, klasik eserlerin yeniden okuyucu ile buluşmasını savunmamak da imkansız, fakat bu çağda yaşayan okurlar olarak, artık klasik aşk hikayelerinin yeniden yazımının yanı sıra, bu çağın aşk hikayelerinin sıfırdan yazımına da ihtiyacımız yok mu?

Yoksa aşk hikayeleri gibi aşklar da geçmiş zamanda mı kaldı?

Mutlaka Leyla-Mecnun, Yusuf-Züleyha, Ferhat-Şirin mi olmak gerekiyor?

Nerede yazıcının yazılamayan rüyası, nerede yeni aşklar? Dürüst olalım, yoksa biz aşk’a değil aşkın hayaline mi âşığız?

‘Batıda aşk yok’ klişesine sarılanlar, hani nerede Doğu, nerede aşk?

Yoksa Sebahattin Eyüboğlu’nun bir Anadolu köylüsüne atıfla zikrettiği o basit aşk tanımı mı, Doğu’da da Batı’daki gibi aşkı bitiren: ‘Kavuşamazsın aşk olur!’

Ah minel aşk! Yoksa kavuştuk mu ?

Fatma Karabıyık Barbarosoğlu ; “Kalbin Üzerinde Titreyen Hüzün” , Yeni Şafak , 4 Ağustos 2000

FATMA KARABIYIK BARBAROSOĞLU

fbarbarosoglu@yenisafak.com

‘Kalbin üzerinde titreyen hüzün’

Klasiklerin modernize edilerek yazılması beni daima çok ilgilendirmiştir. Fakat klasikteki, modernin oluşturulması safhasında eserin aslının bozulmaması gerektiği düşüncesini muhafaza ediyorum. Yani çorbadan saçı çıkan bir Jüliet figürü’ne; klasikleşmiş bir aşk hikayesinin zarar görmesinin yanısıra, modern insanı aşka kabiliyetsiz bir konuma düşüreceği için de karşı çıkıyorum. Bu manada Nazan Bekiroğlu’nun Yusuf ile Züleyha hikayesini modernize ediş tarzı, bundan sonraki çalışmalar için çığır açıcı bir önem taşıyor.

Hz. Yusuf’un gördüğü rüya, kardeşleri tarafından kuyuya atılması, Mısır’da Züleyha’nın kölesi olarak satın alınması, Züleyha’nın aşkı ve iftirası, firavunun rüyası, rüyanın Hz. Yusuf tarafından yorumlanması, Hz. Yusuf’un babasına kavuşması gibi bütün motifler, günümüz insanını kalbinden yakalayacak imajlar eşliğinde kullanılırken; aynı zamanda Bekiroğlu imzalı çağdaş Yusuf ile Züleyha mesnevisini diğer mesnevilerden ayıran bir özellik buluyoruz: Yusuf ile Züleyha hikayesinin Züleyha cephesini. Kur’an’da Yusuf ile Züleyha’nın evlendiğine dair bir ibare olmadığı halde Yusuf ile Züleyha hikayesinin bütün nüshalarında Yusuf ile Züleyha’nın evlendirildiğine şahit oluruz. İftiraların en ağırı, zina ile suçlanmış Yusuf, kendisine bu iftiraları etmiş bir kadın ile artık genç ve güzel bile değilken nasıl evlenmiştir?

Bekiroğlu’nun mesnevisini okumadan önce bu soruyu cevaplamakta ne kadar güçlük çekiyorsam, okuduktan sonra da o kadar kolay cevaplayabilir bir halde yakaladım kendimi. Çağdaşlarımız endam aynalarımızdır. Çünkü geçmişe bakışımız aynı bilincin izlerini taşır. İhtimal bu soru daha önce okuduğumuz hikayelerin zihnimizde bırakmış olduğu iz ile ilgilidir.Çünkü biz daha çok Yusuf cephesinde yaşananları biliriz. Züleyha’yı bıraktığımız nokta iftiranın noktasıdır. İftira eden Züleyha’nın pişmanlıklarını, yalnızlıklarını ve yangınlarını hiç bilmeyiz. Bütün bunları bilmezken hikayenin sonunda Yusuf ile Züleyha’yı evlenmiş buluverince şaşırırız elbet. Fakat Bekiroğlu “iftiracı” Züleyha’nın aynasında dolaştırıyor bizi uzun uzun. Züleyha’nın acılarını bulunca onu mazur görmeye başlıyoruz. Güzelliği kadınlara ellerini doğratacak kadar beşer üstü olan Yusuf’un cemalinde yaratıcısını idrak eden Züleyha, hikayenin sonunda bizi en masum çehresiyle karşılıyor.

Vahdettin Yiğitcan ; “Züleyha ki Yusuf’a Yandı ( Eserin sözbaşı kısmı )”, Akit , 4 Ağustos 2000

Züleyha ki Yusuf’a yandı…

Bundan böyle “Düşünce” ve “Edebi” eserlerde karşımıza çıkan ilginç “önsöz”lere yer vereceğiz. Bu çerçevede ilk kez Nazan Bekiroğlu’nun son eseri “Yusuf ile Züleyha” kitabına yazdığı “Sözbaşı” isimli “önsöz”ünü sunuyoruz.

Söz Başı

Bismihû.

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.

Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.

Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.

Önce iştiyak, arkadan sebat geldi.

Sözün yaradılışı Züleyha’nın yaradılışından evveldi. Adem, ki ona bütün isimler öğretildi. Yûsuf’un kaderi Züleyha’ya tecelli. Züleyha’nın kaderi Yûsuf’a tecelli. Kuyu. Zindan. Kuyu. Zindan. Önce çile arkadan ihsan. Züleyha vazgeçti mi maşukundan?

Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.

Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.

Söz de,

aşk da,

ne benim ne senin.

Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,

ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,

mayıs gülü,

ışıklı nisan yağmuru

ne kadar Allah’tansa,

mülk gibi söz de ve aşk da

O’ndan.

“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsa da,

beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,

hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, “gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor.

Değil mi ki her şey O’ndan,

gidecek yer yok O’ndan başka. Gelinen yer yok O’ndan başka.

insan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icabı, O’ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.

Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığa yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O’ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.

Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir:

Bir çiçeği, bir kuşu,

denizi, yağmuru,

gökyüzünü, yazıyı,

yazıyı yazanı, kalemi tutanı,

bir yaratılmışı hasılı.

Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Şirin Ferhâd’ı, Züleyha Yûsuf’u

sevdiğini zannedebilir.

Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.

Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?

Her aşk O’na çıkar sonunda, O’ndan başkasını sevmek imkansız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.

Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlarde bundan böyle, O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.

Küçük bir biliş farkı.

Mülk gibi aşk da Allah’tan.

Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O.

Tenin de O, canın da O, cismin de O.

Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.

Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.

Züleyha ki Yûsuf’u sevdi, ibtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecella eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha suretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri suretten nura yükselirken diğeri nurun surette tecellâ ettiğini idrak etti.

işte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kaderi, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu, yoksa Züleyha’nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.

Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu nasıl mazmun, diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan’ının önsözünde, yani ki Mukaddime sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir başka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tamam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.

Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

Şiir:

bu kez. birkaç kitap

yine aynı ayna

ve birkaç ruh

hepsinin içinde mevcûd

Züleyha’nın acısı acının Züleyha’sı

(Ayşegül Kösa)

Bismihû.

Esirge ve bağışla.

Öptüm kitapların da üzerindeki Kitâb’ı, öptüm ve koydum alnıma.

Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milâttan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgâr titriyorken. Ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken. Sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim.

Ben: Yazıcı. Kalbim çatladığında tanığım su kıyısında bir kavak ağacıydı.

İlk sözcükler mürekkebi mor kalemimin ucundan dökülürken, Ayasofya’da Topkandilin altında değil idiysem de Hamdullah Hamdı Hazretleri gibi (rahmet onun ve bütün Yûsuf u Züleyha yazıcılarının üzerine olsun), ben de suyun kıyısındaki kentte kendimce bir Ayasofya’daydım. Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf’un uyanıklığından farklıydı elbet ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.

Özcan Ünlü ; “Yusuf ile Züleyha”, Türkiye , 3 Ağustos 2000

Yusuf ile Züleyha

Önce söz vardı, hayat sonradan geldi. Sözün varlığı peygamber Yusuf’a güzellik olarak nüksetti. Nazan Bekiroğlu’nun “Yusuf ile Züleyha” isimli kitabı Timaş Yayınlan arasından çıktı. Kitap, “Söz Başı”, “Yusuf, “Züleyha”, “Firavun’un Rüyalan”, “Yusuf’un Duası” ve yazarın son sözünden oluşuyor. Kur’an-ı Kerim’de de geçen ve asırlardır okunan kıssaya mitolojik bir tarz vererek farklı bir üslup geliştiren Bekiroğlu, kitabında Yusuf’un kardeşleri tarafından kuyuya atılmasını, babasından ayrı düşmesini Züleyha’nın herşeyde Yusuf’u görmesini, Firavun’un onları evlendirmesini akıcı Türkçe’siyle okuyucularına sunuyor.

Yazıcının Son Sözü, Yazının Kaderi

YAZICININ SON SÖZÜ, YAZININ KADERİ

Yazının bedeli vardır bilirsiniz.

Kurban ister, kan ister. Ter ister, gözyaşı ister.

Bu yüzden kaderi ağırdır. Yazının kalbi vardır.

Kalbin titreşimi parmak uçlarının titreşimine uyduğunda ortaya çıkan sözün hükmü var.

Düştüğüm, parmak uçlarımın titreşimi kalbimin titreşimine uyduğu anda ortaya çıkan sözün kuyusuydu. Kervancılar olmadan, kolay çıkmak mümkün mü?

Anlattılar işte, gözlerimle görmedim, taşlara kazımadım. Ama yalancı da değilim. Yazılmış bir hikayenin üzerinden yeniden yazmak arzusuyla geçince yazdım, bu yüzden yazdım.

Bir kalp, bir kalp daha. Birleştirici bir kalp olarak yer alıyorsa arada, bir kalp için ne çok acı. Yakub, Yusuf, Züleyha. Hepsi bir tek, biri her bir kahraman: ölen ve yaşayan, yaşayan ve yazan. Ben katibü’l-esrarım. Kalpler kuşanırım. Sevdalar alırım. Uçurum kenarları bu yüzden rüzgar ve ölüm kokuyor. Bu yüzden kendi yazdığım sonunda dönüp dolaşıp bana geliyor.

O kadar ki, rüyanın hikayesi demek olan bu hikayede yazılmadık tek rüya, yazıcının rüyası.

Hayat, hayalin de arkasındaki hayalden nisbet olan o rüyaya dönünce:

Yusuf’un rüyası: Gerçekleşen bir rüya. Bir peygamber rüyası.

Züleyha’nın rüyası: Yanıltıcı bir rüya? ilk bakışta! Sonunda o da gerçekleşen bir rüya.

Firavn’ın rüyası: Bir hükümdar rüyası.

Görülmeyen bir rüya: Nil nehrinin rüyası.

Rüyaların rüyası: Yazıcının yazılmayan rüyası.

Ez-cümle: Eflatun’un mağarasında bir gölge.

Bütün anlamlara bitişik olarak bütün anlamların da üstündeki anlamı çözünce.

Dönünce mağaranın çıkışma yüzünü, bilince bilmenin bilincini,

Adem’e öğretilen isimlere dönüşüyor bütün sözcükler neticede.

Değil mi ki Kabe ile örtüsü arasına gece girdiğinde ve bulutlar gölgelerini konuşan ırmağın üzerine bıraktığında ve hasretle başlayıp kavuşmayla bittiğinde hikaye; tüm yaşananlar tabiri sonraya bırakılmış bir rüya gibidir ve bu dünyada aksa da Nil, cennetten çıkan dört nehirden biridir.

Değil mi ki ben katib-el-esrarım, kimi yazarak öldüm, kimi ölerek yazdım.

Vakit tamam! Üzerinden bir okuma geçmiş kitabı karşısında yazıcının duyduğu ürpertinin anısı, bütün anılara benzeyecek nasılsa. Bütün defterlerin özeti, mahşere kadar açık kalacak bir defter değil mi?

Konan göçer, doğan ölür elbet. Irmak denize, deniz ırmağa kavuşur sonunda; ruh kaynağına, kaynak da ruhuna muhtaç değil mi şunun şurasında?

Ne güzel, ölecek olmak ne güzel. Ne güzel, ölecek olmanın muştusu ölmeyecek olmanın tahayyülünden, ne güzel.

Beyit:

Minnet Hüdâ’ya devlet-i dünya fena bulur

Bakî kalır sahîfe-i alemde adımız

(Bakî)

Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 223, 224

Züleyha’nın İlk Duası

ZÜLEYHA’NIN İLK DUASI

Rabbini bilen Züleyha ilk dua olarak hemen oracıkta, Rabkim, dedi, gözlerimden bu acıyı kim silecek benim? Kim yıkayacak gözlerimin içini? Kim yıkayacak acılarla dolup taşan kalbimi?

Hemen arkasından da, olsun, dedi. Rabbim, her şeye razıyım. Hepsine razıyım. Yeter ki aşktan azad etme kalbimi. Yeter ki göz yaşlarımın serininde yıka içimi.

Göz yaşlarımı ve aşkımı alma, onlar bende kalsın. Bedel olsun. Ödül olsun. Bağış olsun. Yoksulluğum zenginliğim olsun.

Aşkım yeter, muhabbet denizinin kıyıları ne denli sınırsızmış göreyim. Aşkım yeter varlığımın anlamı neymiş, çözeyim.

Yeter aşkım, yeter ki aşkımın kalbime düştüğü yere kadar yükseleyim.

Aşkım yeter, tenimin kafesiyle düştüğüm kuyudan aşkımın tüyleriyle yükseleyim.

Aşkım yeter, tenimin beni hapsettiği zindandan aşkımın kanatlarıyla geçip gideyim.

Aşkla var olduğum yerde yine aşkla yok olayım.

Rabbim, acıya razıyım ama gözyaşım bende kalsın. Razıyım yoklukta var olayım.

Yitirdikçe bulayım. Öldükçe doğayım.

Canım çekildikçe aradan saf aşktan ibaret kalayım.

Rabbim, dedi Züleyha çıkar aradan takılıp kaldığım tenimi, kaldır aradan saf aşkla aramdaki perdeleri.

Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 139

Yusuf’un Duası: Rabbim Bana İstememeyi İsteyebilmeyi Nasib Et !

YUSUF’UN DUASI: RABBİM BANA İSTEMEMEYİ İSTEYEBİLMEYİ NASİB ET

Züleyha, gecesinin güzelliğini sererken Yusuf’un gözlerinin önüne, Yusuf da insandı. istek, insanın zaafıydı. Ama: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.

Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde Yusuf bu duasındaydı. Ve Yusuf biraz da bu dua ile, bu duayı edebilmiş olma yürekliliğiyle peygamberdi: Rabbim, bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et.

Değil mi ki ilk bakışta Züleyha Yusuf’a ötelerden gelen bir ses, bir cennet çiçeği gibi, susuzluğunun farkında bile olmayan çöl toprağına inen bir yağmur defteri.

Züleyha sılaya davet, ilk bakışta.

Çünkü nefis sonsuzluğu vaad ederek yanıltıyor,

Şeytan; hayrı hayr, şerri şer göremeyeni, eşyanın hakikatine inemeyeni,

ilk bakışta mavera

ile kandırıyor.

Vaad: Ezel sevinci, ebed muştusu,

vera, ilk bakışta.

Züleyha: Ezel, ebed, mavera, ilk bakışta.

Yasak bahçe, memnu meyve, zehirli sarmaşık aşeka: Züleyha son bakışta.

Üstelik Züleyha isteyici

Üstelik “Rabbinden bir işaret görmeseydi Yusuf da onu isteyecekti”.

Yusuf’un içinde işaretin gerçekleştirici gücü, Yusuf içinde istememeyi isteyebileceği işareti gördü.

Yüzünü gök katlarına çevirdi de, Rabbim, dedi, kuyunun karanlığında beni yalnız bırakmayan,

karanlığın ve derinliğin korkusunu bir anda aydınlığa, ümitsizliğimi bir anda muştuya çeviren o zaman,

hâlâ koruman altında değil miyim,

suç mu yazdın yoksa alnımdaki yazıya?

Bütün insanlarla birlikte benim de içimde taşıdığım, gizli ya da aşikar olan o meyil,

şimdi daha derin bir kuyuda değil miyim,

ki insan değil miyim?

Sen tutmazsan elimden şüphesiz meyledenlerden olurum.

Düştüğüm kuyudan daha derin ve karanlık bir kuyu değil mi güzeller güzeli Züleyha? Tut elimden yoksa boş yere mi göründü o rüya bana?

Rabbim, dedi, Yusuf, sen bana, kendi isteğimin dışında şu iklimde ve şu odada bulunduğum şu anda, Züleyha’yı istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Katından bir esirgeme ver. Değil mi ki isteğe yaklaşınca, istememeyi istemek artık imkansızlaşır. Bu yüzden değil mi Rabbim, senden gelen yasaklar “yapma” ile değil “yaklaşma” emri ile başlar. Yaklaşırsam eğer şu içimdeki doğal olan akışla Züleyha’nın ırmağına, yaklaştıktan sonra “yapmam” diyemem. Üstelik yaklaşırsam eğer yapmamayı da artık dua edemem. Daha kolay olan “yapma” değil “yaklaşma”.

Öyleyse aslolan: “Yaklaşma”. Öyleyse Rabbim, insan yaratılmışlığımın sorumluluğuyla en fazla baş başa kaldığım şu anda, şu odada, sen bana istememeyi isteyebilmeyi nasib et. Beni, insan yaratılmışlığımın en doğal akışını kendine ait olmayandan sakındıracak güçle insan et.

Rabbim, diye, devam etti Yusuf duasına. istemeyi istemek kadar, istememeyi istemek de zor. Biliyorum ki katından bir koruma dökülmezse varlığıma, nefsimin altından kalkamam. Son hızla aşağı doğru ilerleyen bir teknenin içinde yukarı doğru koşarak Bahr-i Umman’ı aşamam. Benim tedbirim senin takdirinden küçüktür.

Böyle dua edince Yusuf, ona Rabbinden bir işaret geldi. Her şeyin kalpte başlayıp kalpte bittiği mevsimde, her şeyin kalpteki rengine göre isim aldığı yerde. Masun ve masum olan Yusuf bu duayı etmiş olabilme yürekliliğiyle peygamberdi. Ve o iffet demekti.

Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 107 – 109

Çöl İle Başlasın Bu Hikâye

ÇÖL İLE BAŞLASIN BU HİKAYE

Her hikayenin bir başlangıcı, bir gelişmesi ve bir de sonu var.

Nokta ile başlar nokta ile biter hikaye. Sonra cümle. Bir cümle daha. Bir daha cümle.

Çöl ile başlasın mı bu hikâye?

Çöl ile başlasın bu hikaye.

Çünkü çölün merhametli kalbinde su her şey anlamına gelir de, yemin, on biri Yusuf’un rüyasına giren yıldızın üzerine edilir. Ve Yusuf, Züleyha’nın düşüne de gerçeğine de çölden gelir. Ve Yakub da Yusuf’a çölden gelir.

Susuzluğuyla çöller gezer aşık; öyle ki, Yusuf da, Züleyha da, Yakub da, hepsinin yolu çölden geçmektedir. Kervanın da, ceylanın da yolu, çölden geçmektedir.

Kervan yorgun, ceylan vurgun. Çölde yıldız damlaları. Bir yanı dağ bir yanı deniz çölün. Bir yanı fırtına bir yanı kum.

Ve üzerindeki gökten çölün, ışıklar saçarak gösterişli bir kuyruklu yıldız geçiyor. Geriye bıraktığı, sürüklenen bir iz ve bütün ırmaklardan daha mavi bir ırmağa düşen yansıma. Bir kez de yerde yaratılıyor. Sonra, sonsuza değilse de, sonuna değin görünmez oluyor.

Çöl ile başlasın bu hikaye.

Çünkü başlangıçta susan çöl, üzerinden geçenden geriye, bir ölüm bırakmıyorsa eğer, bir hikaye bırakıyor. Ve bütün bahaneler çölün sırtına kalsa da, kalbinin bir köşesi kedere dokunan hiçbir hikaye nedensiz yazılmıyor. Çölün aşka bahanesi var! Yoksa, çölün bahâ nesi var?

Uzak gibi görünse de, çöl, her hikayeye yakın. Bu hikaye de çöl ile başlasın. Çünkü başlarken susar çöl, ama söylenebilecek her şey onun esrarında gizlice yer alır. Çünkü ırmaklar kendi derinliklerinde boğulurken çöller de kendi susuzluklarında kavrulmaktadır.

Üstelik kendi hikayesini de, çöl, kendi yazmaktadır.

Avut beni ey çöl, hikayenle oyala!

Ne acı!

Yine de çölle başlasın bu hikaye. Çöl ile başlıyor da, kim bilir nasıl bitecek bu hikaye? Şaşılacak kadar eksik kalmayacak mı yine de, bitti zannedilen hikaye?

Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 18 – 19

Söz Başı

SÖZ BAŞI

Bismihû.

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.

Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.

Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.

Önce iştiyak, arkadan sebat geldi.

Sözün yaradılışı Züleyha’nın yaradılışından evveldi. Adem, ki ona bütün isimler öğretildi. Yûsuf’un kaderi Züleyha’ya tecelli. Züleyha’nın kaderi Yûsuf’a tecelli. Kuyu. Zindan. Kuyu. Zindan. Önce çile arkadan ihsan. Züleyha vazgeçti mi maşukundan?

Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.

Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.

Söz de,

aşk da,

ne benim ne senin.

Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,

ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,

mayıs gülü,

ışıklı nisan yağmuru

ne kadar Allah’tansa,

mülk gibi söz de ve aşk da

O’ndan.

“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsa da,

beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,

hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında, “gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor.

Değil mi ki her şey O’ndan,

gidecek yer yok O’ndan başka. Gelinen yer yok O’ndan başka.

insan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icabı, O’ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı.

Işık ki tek kaynaktan dağılır, ışığa yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır. Her şeyin O’ndan olması, ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder.

Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz. Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir:

Bir çiçeği, bir kuşu,

denizi, yağmuru,

gökyüzünü, yazıyı,

yazıyı yazanı, kalemi tutanı,

bir yaratılmışı hasılı.

Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Şirin Ferhâd’ı, Züleyha Yûsuf’u

sevdiğini zannedebilir.

Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir.

Çünkü ışığın kaynağı tektir ve kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?

Her aşk O’na çıkar sonunda, O’ndan başkasını sevmek imkansız gibidir. Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir, bilmese de bu böyledir.

Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek. İstese de insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok. Şans sözcüğü yok lügatlarde bundan böyle, O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok. Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark sadece bilmenin bilincinden ibaret.

Küçük bir biliş farkı.

Mülk gibi aşk da Allah’tan.

Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O.

Tenin de O, canın da O, cismin de O.

Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret.

Sevginin yanılgısı yok. Yanlış olan neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek. Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi.

Züleyha ki Yûsuf’u sevdi, ibtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi. Sonra aşkın kaynağını bildi, Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecella eden nuru sevdiğini fark etti. Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız ona secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi sonra nurun Züleyha suretinde tecellâ ettiğini fark etti. Biri suretten nura yükselirken diğeri nurun surette tecellâ ettiğini idrak etti.

işte bütün hikâye: Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu, Yakub mu, Züleyha mı? Zindan kimin kaderi, Yûsuf’un mu, Yakub’un mu, yoksa Züleyha’nın mı? Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında. Hepsi bir, hepsi O bir, hepsi tek bir.

Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu nasıl mazmun, diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan’ının önsözünde, yani ki Mukaddime sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir başka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tamam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.

Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

Şiir:

bu kez. birkaç kitap

yine aynı ayna

ve birkaç ruh

hepsinin içinde mevcûd

Züleyha’nın acısı acının Züleyha’sı

(Ayşegül Kösa)

Bismihû.

Esirge ve bağışla.

Öptüm kitapların da üzerindeki Kitâb’ı, öptüm ve koydum alnıma.

Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milâttan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgâr titriyorken. Ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken. Sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim.

Ben: Yazıcı. Kalbim çatladığında tanığım su kıyısında bir kavak ağacıydı.

İlk sözcükler mürekkebi mor kalemimin ucundan dökülürken, Ayasofya’da Topkandilin altında değil idiysem de Hamdullah Hamdı Hazretleri gibi (rahmet onun ve bütün Yûsuf u Züleyha yazıcılarının üzerine olsun), ben de suyun kıyısındaki kentte kendimce bir Ayasofya’daydım. Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf’un uyanıklığından farklıydı elbet ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.

Yûsuf İle Züleyha, Timaş yayınları, İstanbul, 2000, s. 13 – 17

Selçuk Orhan ; “Mor Mürekkep”, Dergah , sayı 126 , Ağustos 2000

MOR MÜREKKEP
Nazan Bekiroğlu daha Nun Masalları’nda yazıya ilişkin soru’nun yaşama ilişkin bir soru olduğunu duyurmuştu; Bekiroğlu yaşamı yazıya ve yazıyı yaşama bir ölüm kalım anının ince çizgisinden bağlamaya çabalayan bir retorikle konuşuyor. Nun Masalları’nın merkezindeki hattat şiirini aşkın bir meditasyonla şiire kavuşuyordu. Dünyevilik iradesizlikle, dolayısıyla şiire götüren halin yitimiyle ilişkiliydi. Yazma anı gündelik deneyimlerimizden farklı düzeyde bir deneyimi mi içerir?

Pek çok yazara ve şaire kalsa sorunun cevabı olumlu görünüyor; sözgelimi Fatma Karabıyık Barbarasoğlu yazma sorununu işlediği birkaç hikayesinde malzeme yokluğundan çok “hal”sizlikten yakındı.

Yazma anı bir “hal” veya meditasyon içinde mi geçer sorusunu cevaplayabileceğimi sanmıyorum; ancak bu konu Bekiroğlu’nun yazma sorununa bakışında önemsiz bir yer tutmuyor. Bekiroğlu’nun, Mor Mürekkepte topladığı, daha önce Zaman gazetesinde yayımlanan denemeleri de hikayelerinin izinde, ölüm-yazı, yazı-yaşam ilişkilerini düşünmeyi sürdürüyor. Sözgelimi gerçekten ölmek istemeyen yazarın yazıda ölerek ölümden kurtulduğu gibi bir düşünce çerçeveleniyor.

Bu sadece bir örnek; Bekiroğlu’nun yazdıkları bağlamında ancak yazının hayati derecede önemli bir öğe olarak yazarın yaşamını tamamladığı görüşünü destekleyecek bir örnek. Bekiroğlu’nun denemeleri her cümlede denemeliğini duyurduğundan ve öznel sesi enikonu benlik edindiğinden okuyan kişi ne ittifak ne de ihtilaf ediyor.

Mistik tarih ilgisi Bekiroğlu’na geçmişe duyduğu özlemi sanatlaştırmasını kolaylaştıran bir bilinç sağlamış. Daüssıla bilinci bütünüyle Bekiroğlu’na maledilemez kuşkusuz; doksanlar ve seksenlerin sonunda daüssıla edebiyatı adını koyabileceğimiz mistik, tarihle ve yitirilmiş estetikle ilgili bir edebiyat oluştu.

Bir daüssıla yazarı için kullanılan dil hikayenin veya denemenin yarısından fazlası demektir; daüssıla yazarı yaşadığı anı elde tutamamanın acısını yitirilmesi olanaksız olan bir geçmiş yaratarak örtbas etmeye çalışır, ancak hikayesinin (teknik açıdan değil tam tersine edebi anlamda olumlu olan) çıkmazı geçmişi yeniden inşayı basarsa da yitimi de kabullenmiş olmasıdır.

Bekiroğlu da, Cemal Şakar veya Berat Demirci gibi cümleleri ‘dinleyerek’ yazıyor; ahenk Türk edebiyatında ses demektir.

Cümleler ve paragraflar arasında duraksanacak, susulacak veya ses yükseltilecek yerleri belli ediyor. Okuru söylev vermeye veya aktörlük etmeye davet etmiyor; ağıt sayılmasa da Bekiroğlu’nun denemeleri Divan şiirindeki tatlı yakınmayı canlandırmayı talep ediyor.

Bekiroğlu’nun başlıca konularını yine, ancak parçalarına dönülebilen, bütünlüğü yitirilmiş bir geçmişe duyulan özlem ve yaşanan anın yozlaşmalar toplamı olduğu düşüncesi oluşturuyor.

Daüssıla bilinci yaşanan anı yozlaşma olarak görür; çünkü yaşanan anın kalıcı tek gerçeği geçiciliktir. Bekiroğlu ise eskiden beri intiharı düşünüyor; sanırım intihar etmeden de bir intihar mektubu yazılabileceğini kanıtlamaya çalışıyor. Yaşamdan duyulan bıkkınlık değil ama yaşamın, geçiciliğe karşı korunmalı bir alanına kaçma kaygısı ister istemez intiharı yüceltiyor.

Kapat gözlerini önce ve haydi

aç şimdi kendi içine

Bekiroğlu da iç sessizliğin hazzı uğruna geri çekildiğini ilan ediyor; ancak kalemin ve kağıdın iktidarından caymadan

Denebilir ki Türk Edebiyatı her iki yakasında da yazarların değil ama yazıların kişiliği bakımından dişileşiyor. Yapay yolla çıplaklaştırılmış bir Doğu’nun edebiyatında simgeleşeceği akla gelen her şey saf ve özünde edilgen bir arzunun odağı oluyor.

Delilik, intihar veya düşkünlük üçgeninde sanatçının klişe tanımı yeniden edebiyata sokuluyor. Bekiroğlu gerçi böyle bir değerlendirme içinde anılacak yazarlara mesafeli duruyor. Yine de sanatçılığı delilikle yakınlaştırması ve benzer eğilimleri silik de olsa bir ilişkiyi ortaya koyuyor. “Kuşku yok ki yazmasa deli olacaktı.”

“Mor Mürekkep” başlığı, fazlasıyla bir kadına ait olmayı vurguluyor. Oysa aslında Bekiroğlu’nun, Cihan Aktaş gibi çağdaşlarıyla kıyaslandığında kadın kimliği veya doğrudan kadın sorunlarıyla oluşturulmuş bir repertuarı yok.

Öte yandan yazar, üslubuyla edebiyatçı kadınlara atfedilegelen steryotipleri (hassasiyet, özel bir sezgi gücü, kırılganlık vs.) doğruluyor.

Bekiroğlu’nun apolitik bir yazar olduğunu söylemekse yazarın halihazırdaki gündelik yaşama yönelttiği eleştiriyi gözden kaçırmak olacak.

“Tüketim sarayları, plastik kredi kartları, ön koşullar ve son hükümler arasında o adam.” Tüketim toplumuna yönelik eleştiri hiç kuşkusuz Bekiroğlu ile başlamış değil; Bekiroğlu’nun politikası halihazırda olup bitenlere şöyle bir dönüp bakmamak olarak açıklanabilir.

Konuşurken kendini dışarıda tutmayı seviyor yazar. Bekiroğlu’nun yazmayı edilgen bir durum olarak kabul ettiğini sanmıyorum. Belki de sadece kısa bir yazıda okura yaşatabileceği kadar uzun bir rüya yaşatmak istiyordur. Bekiroğlu’nun yazılarından sonra çoğunlukla susuyoruz; ama nefesimiz de kesilmiyor.

“Ellerimi farkedişim bunca zaman üzerine. Ellerimi sevişim. Kendi gözlerimin içine girip de nasıl gördüğümü değil, nasıl baktığımı merak edişim.” Derken varoluşçu bir bulantıyı değil, olgunlaşmış ağır bir kişiliğin içe kapanıklıktan doğan öz sevgisini duyuyoruz.

Öz sevgi insanın zamana rağmen varlığına inanmak yolunda bir kanıt veya bir yanılsama nedeni sayılabilir. Bencillik değil ama öz sevgi kişiliğin yapıcı bir parçasıdır.

Nazan Bekiroğlu denebilir ki, aslında şiirselliğin ve asaletin alanından çıkmadan tarih yazmaya kalkıyor; yaşadığı paradoks ve buna bağlı olarak paradoksal düşünme takıntısı arayışının çelişkisiyle açıklanabilir.

Ütopya yazarlarının deneyimlerinde tarih sonu gelmez bir hayalkırıklıkları toplamıdır. “Mor hayat. Mor ölüm. Mor hayal. Mor gerçek. Mor masumiyet. Mor cesaret. Mor halk. Mor aristokrat.” Ütopyalar özünde genişletici ve bereketli değil, öz sevginin ürünü oldukları ölçüde totaliter ve tekdüzedir.

Büyünün geri getirilmesi de aynı biçimde anarşistçe değil oldukça muhafazakar ve kendini bilen bir istek.

Selçuk Orhan

Virgül – (Yusuf ile Züleyha)

**Yusuf ile Züleyha’yı kaleme alma projesinin çıkış noktası nedir?

**Yusuf ile Züleyha’nın yeniden kaleme alınması Timaş yayınevinin geleneksel aşk hikayelerini “yeniden yazdırma” projesi kapsamında geldi karşıma. Biliyorsunuz Leyla ile Mecnun, Yusuf ile Züleyha gibi mesneviler Fars ve Türk edebiyatlarında geleneksel dönem içinde defalarca farklı şairler tarafından kaleme alınmışlardır. Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı gibi halk hikayeleri de farklı biçimlerde anlatıla gelir yazılı olmayan halk geleneğinin içinde. Bunların her bireri temelde aynı hikayelerdir ama neticede Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’u, Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’udur. Mevcut malzemeyle farklı terkipler. Yani ayna aynı ama görüntü her defasında farklı. Hem aynı hem farklı. Bu özellik eski edebiyatın hem zaafını hem de meziyetini teşkil eder. Ben de yirminci asrın sonunda yaşayan yazıcının mevcut zincire yeni bir halka atıp atamayacağını düşündüm. Olası mıydı? Hayat bu kadar değişmişken. Mümkündü çünkü şahsi duruş ve ilgi noktam kadar kolektif bilinç altımızda da geleneğin kodlarının yattığını artık çok iyi biliyorum. Ama hayat değişmiş. O zaman, ayna aynı ama o aynaya bir de modern zamanların yazıcısının gözüyle bakmak ve görüntü düşürmek olası. Böyle başladı böyle yazıldı. Tabii bütün bu söylediklerim şimdi, şu an benim kendi yazdığıma akademik tecrübeyle dışardan bakıp söylediklerim. Bütün bunların üzerinde yazının kaderi vardır. Kaderinizde değilse, kırk proje bir araya gelse size bir satır yazı yazdıramaz. Vesile vardır sonuç için. Su değince sardunya kokusunu salar. Kalp hisseder kalem yazar. Bu kadar sade olmak mecburiyetinde. Gerisi işçilik ve emek, bu da önemli ama ikinci planda kalmak zorunda.

**Bir söyleşinizde “dünden bugüne aşk değişmedi, aşk hep aynıydı” diyorsunuz. Sizce bir şeyler değişmedi.

**Böyle bir cümle sarf etmiş olmamın beni aşk hususunda fazla iyimser bir bakış sahibi olmuş olmakla malul kılacağını zannetmiyorum. Aşk değişmez çünkü aşk kendisinden menkul bir kıymet değildir, o, mutlak bir kaynaktan yansıyan ışıktır. Aşk kalbe indirilir, ve kalbin tabakalarını aşarak o en içteki fuada değdirilir. Kim aşkının kendisinden menkul olduğunu iddia edebilir ki? Hani Kemal Sayar diyor ya “Her aşk bulunduğu kalbin şeklini alır”. Her kalp aşkı kendi kabiliyetine göre taşır. Aşk kalbe yansır, kalp aynadır. Işık özde aynıysa kabahati aynada aramalı. O zaman değişen kalptir, kalbin taşıma gücüdür, ifade gücüdür, tanıma yeteneğidir. Kalpler bir ayna ise ayna pas tutar, kir tutar. O halde kalp aynasının da parlatılması gerekir, kalpler eğitilebilir. Ve bazen aynalar çağın getirisi olarak topyekûn kirlenir, ki budur bize aşkın değiştiğini vehmettiren. Aşk (aşk ise eğer) masumdur, kalptir cürüm işleyen.

**Ferhat ile Şirin’in aşkında kahraman Ferhat’tır. Aşkı için dağı delmiştir. Yusuf ile Züleyha’nın gerçek aşkında ise kahraman Züleyha’dır. Ve Züleyha gelecek zamanlara, ve bütün aşk hikayelerinin kahramanlarına sesleniyor: “Bir ben gibisi olmayacak aranızda, aşk benim hakkım” diyor. Bunu biraz daha açar mısınız, nedir Züleyha’nın farkı?

**İki ayrı hikayeden gelen ama en çok birbirine benzeyen iki kahraman, Züleyha ile Ferhat’ın geniş kapsamlı ve mukayeseli bir araştırma neticesinde geleneksel hikaye kahramanlarımız içinde farklı duruş noktalarına sahip olduklarının gösterilebileceğini zannediyorum. Tabii bu farklı duruş, onları eski edebiyatın dünyasından çıkarmayacak yine de. Çok katmanlı bir karakter Züleyha. Bir yandan başlangıçta taşıdığı kötülük ve bu kötülüğe sahip çıkması ile yüklendiği aktivite, kaderi karşısında söz sahibi olmak için gösterdiği çaba ve aksiyonerlik onu modern bireye doğru yaklaştırıyor. Gerçekte Leyla, Şirin, Aslı gibi kadın hikaye kahramanları ile mukayese edildiği zaman Züleyha ne kadar farklı kalır değil mi? Diğerleri pasiftirler. Aşk ve aşk uğrunda eyleme girişmek onlar için neredeyse utanılacak, gizlenecek bir şeydir. Hepsi kendileri değil, aileleri için var kız çocukları masumiyetindedirler. Akıncı değil kaledirler, düşürülmeyi beklerler, gönüllü ama hep bekleyişte. Sesleri kısıktır. Oysa Züleyha’nın sesi yüksektir. Züleyha’nın bizi şaşkınlığa düşürmesi, onu sevmekle nefret etmek arasındaki bocalamamız hep bu yüksek sesten kaynaklanıyor. Züleyha’nın Yusuf’tan istediği şey herkesten isteme alışkanlığında olduğu bir şey değildir aslında, o hafifmeşrep bir kadın hiç değildir. Potifarla gerçekleşemeyen bir evliliği yürütür, adı hiçbir dedikoduya karışmamıştır vs. Fakat aşk ile karşılaştığı zaman Züleyha sesini yükseltir üstelik bu aşk henüz geleneğin hoş karşılayabileceği bir olgunluğa erişmemişken bile bu böyledir. Aşk biraz da hakkımız olmayanı istemenin adıysa ve göze almayı kaçınılmaz kılıyorsa, evet aşk Züleyha’nın hakkı. Züleyha karakterinin belkemiğini teşkil eden şey bu farklılık. Diğer kadın kahramanlardan farklılığı istediğini gerçekleştirmek uğrunda -velev ki tensel düzlemde başlayan bir süreçte olsun- mücadele etmesi. Bu en kestirme yoldan kaderi karşısında asi modern bireyi getiriyor aklımıza.

Ferhat’a gelince. Onu da mesela en fazla Mecnun ile mukayese etmek mümkün olabilir. Ferhat etken, dinamik, ne istediğini bilen, nesnel ve nesnelliği ile başı hoş, kaderi karşısında söz sahibi olmak isteyen kahramanın örneği gibi duruyor. Karşınıza dikilen dağı delmeye kalkışmak kaderle mücadelenin örneği değil mi? Onun, üzerinde yürüdüğü yol, her ne kadar suya doğru külünk sallıyorsa da, kaynağından ayrı düşen suyun menbaına dönmesi macerası kadar sade değil. Suyun akışına ters yönde külünk sallayarak suyu buluyor o. Şematik bir benzetmeyle, tıpkı Züleyha’nın zor yazgısından iffet çıkarması gibi. İffetin tersi yönde yürüyerek iffete varması gibi. Neticede gerek Ferhat, gerek Züleyha. Her ikisi de geleneğin mutlaka koyduğu sınırlar içinde kalmakla birlikte -bu sınır daima vardır ve Züleyha da Ferhat da daima eski edebiyattan kahramanlar olarak kalacaklar- mevcut içindeki farklılıkları ile tefrik olunuyorlar.

**Bu aşk hikayesinde göze çarpan üç önemli öğe var, kuyu, zindan ve ayna. Züleyha’nın sürekli aynaya bakıp kendinde geleceği görmesi mesela, ayna imgesinin çağrışımları nelerdir?

**Kuyu. Zindan. Ve ayna. Hikayenin bütünlüğü içinde, taşıdıkları ilk katman anlamların yanı sıra geleneğin simgeler hiyerarşisinde anlam taşımaya da müsait gibi duruyorlar. Kuyu ve zindan malum. Aynaya gelince. Tasavvufun ve geleneğin aynaya yüklediği ve benim burada tekrarlamaya kalkışmayacağım neredeyse sınırsız zenginlikteki ayna açılımları bir yana Züleyha biraz da aynalarından ibaret. Çünkü Züleyha bir Züleyha değil bu öyküde. Üç kimliği var onun. Aynalar önünde üç farklı giysi, üç farklı Züleyha. Başlangıçta Züleyha temiz ve masum. Yusuf ile ilk karşılaştığı sahnede bol ve beyaz giysiler içinde. Fakat bu beyazlık Züleyha’nın özgür bilinci ve iradesi ile gerçekleştirilmiş bir masumiyet değil. O bilmemenin bilincinde masum. Henüz günahın çağrısını ve tadını bilmiyor. Henüz ebedilik ağacından yememiş Havva. Çıplaklığının ve kötülüğünün farkında değil. İçindeki kötü uyanmadığı için masum. Başlangıçta, istese de günaha şansı yok. Çünkü Yusuf’u yok. Oysa aslolan nefsi bilmemek değil onu yenmek. Kötülüğünü yenmeyi başararak büyür insan. Bunu başardığı için melek insana secde eder. Züleyha melek değil, Züleyha melek olsa ona melekler secde etmeyecek. Onun gerçek manada sınanması ve aşkınlaşması için, gerçek Züleyha olabilmesi için nefsinin, o uyuyan çağrıcının uyandırılması gerek. Bu da ikinci kimliği Züleyha’nın. Aynalar önünde, kırmızılar giyer Züleyha. Kırmızının içerebileceği bütün çağrışımlarla yüklü. Günah kadar kırmızı günah kadar çağrıcı.. Elmas, koku, ışık, gölge, ten, ateş, kırmızı. Ve ayna. Hepsi Züleyha. En son siyahlar içindedir Züleyha. Kırmızıyı da beyazı da aşma bilinci. Siyah kadar acı çekmiş, siyah kadar pişmiş ve yanmış. O kadar ki siyah kadar aştığı ve olduğu yerde aynalar artık Züleyha’nın hayatından çıkar ve gider. Ve bir daha aynaya bakmaz Züleyha. Siyahın bütün değerleri sıfırlaması gibi Züleyha da bir anda siyah bir ölüm gibi aklanmaya hak kazanır. Neticede bu öykünün bir adı da Züleyha’nın Aynaları.

**Leyla’nın Mecnun’u, Şirin’in Ferhat’ı, Züleyha’nın Yusuf’u sevdiği zannedilebilir diyorsunuz. Gerçekte sevilen nedir?

**Işığı bilirsiniz. Yukardan dökülür ve rastladığı her cisim üzerinde o cismin parlaklık ve taşıyıcılık kabiliyetine göre yansıyarak dağılır. Işığa yakın olan aydınlık uzakta kalan karanlıktır. Işığın, aşkın ve güzelliğin kaynağının tek olduğunu bir kez fark ve kabul edebilirseniz (ki bu fark ediş, Yusuf ile Züleyha kapsamında konuşuyorsak, metnin tamamına yedirilmiş vahdet-i vücutçu görüşün deşifresini gerekli kılar) artık hiç kimsenin ışığının kendisinden menkul olduğunu iddia edemezsiniz. Bir parça ışık gören ona sevdalanır. Ana kaynağın farkındaysa ışığın nereden geldiğini ve neyi sevdiğini bilir. Ana kaynaktan uzaksa, o küçük yansıtıcının ışığının kendisinden menkul olduğunu zannederek onu sevdiğini zanneder. Ama zaman içinde ışık ile arasındaki mesafeyi kapatmayı başarabilirse ışığın kaynağını fark eder ve neyi sevdiğini bilir. Mecnun Leyla’yı sevdiğini zanneder önce. Oysa gerçekte sevilen Mecnun’da, Ferhat’ta, Yusuf’ta, dolayısıyla Leyla’da, Şirin’de, Züleyha’da tecella eden mutlak güzelliktir. Böylece sevmek biraz da neyi sevdiğini bilme eylemine dönüşür. Sevmek biraz da bilmenin bilinci anlamına gelir. Ay’ı seyrederken güneşi gözden uzak tutmanın imkanı yoktur. Çünkü ay’ın gücü güneşten öteye geçmez.

**Sardunya suya değdikçe kokusunu, güzelliğini salar. Züleyha’nın aşkını böyle bir güzellikte tasvir etmenizde kendinizi Züleyha’nın yerine koyarak aynı duyguları birebir hissederek yaşamanızın etkisi var mı?

**Empati, temel nazariyem. Yaşamadıklarını değilse de (her şeyi yaşamanın zaten imkanı yok) hissetmediklerini yazan yazıcılardan değilim. Sadece Züleyha değil, Firavn da, Yusuf da, Yakup da, Yusuf’u kuyuya atan kardeşleri de, ve hatta iftiraya uğrayan kurt da. Hepsi bende yaşadı, ben hepsinde yaşadım. Ateş yazıları yazmaya kalkışan yanmayı bilmek zorunda. Züleyha’yı yazmaya kalkışan Yusuf’u tanımak zorunda. Yusuf’u yazmaya kalkışan da rüyalarını kaydetmeli. Bu böyle uzayıp gider. Ve hepsi neticede bir kapıda birleşir. Çünkü hepsi tek bir, hepsi o bir kahraman. Yaşayan ve yazan.

**Yusuf ile Züleyha’nın aşklarına benzer kitaplar gelecek mi?

**Zannetmiyorum. Bir ömre bir Yusuf ile Züleyha yeter.